Edebiyat, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

GÜMÜŞ AKÇE

0 23

1

Sonra o sergiyi gördüm.

Kim bilir hangi ilandan geriye kaldı, bilemedim. Yazılı tarafı yere serili olduğu için üzerindeki yazılar okunamıyor. Zamanında bir amaç için hazırlanan, yazı karakteri, rengi özenle hazırlanan, üstündeki hikmeti âleme gösteren bez afiş, şu an kaçıncı işlevinde, tahmin etmek zor. Eski atletlerden yer bezi yapan kadınları örnek alan bir uygulama. Muktesit halkımızın elinde tekrar tekrar kullanılmaktan eprise de her yeni işin altından kalkan. Üzerindeki yazı bir davetti belki, bir haber, çağırmıştı belki, bir şeyler almaya. Şu an ters çevrilmiş haliyle sergideki malları teşhir ediyor. Beyaz zemin müşterileri celbedecek eşyaları gösterişli kılıyor.

Hali hazır işi eski para ve eşyalar için zemin olmaktı, bezin. Eski diye değerleneceği umuduyla sergiyi kalabalıklaştıran kırık dökük eşyalar arasında kâğıt-demir Türk liraları, Özbek somları, Arap riyalleri, İran tümenleri, Rus rublesi, kraliçe şilinleri. Nümismatların beş para etmediğini bilebilecekleri kâğıtlar-metaller. Yanında birbiriyle ilgili ilgisiz süprüntü materyaller. Pazar yerinin ruhuna aykırı bir sergi. Açlığını bastırmaya, cebindeki parayla mutfağı donatmaya çalışırken böyle cins ilgiler lüks geliyor pazarda gezinenlere.

Bense neyin peşindeyim, bilmiyorum. Sergiye üstünkörü bir bakış atarken gümüş metal, parıltısıyla dikkatimi çekti. Serginin orta yerinde bir başka duruyordu. Gözlerimi alamadım. Gün gelip süsleyeceği müze vitrinini bekleyen asalet içinde. Sebze-meyve tezgâhlarının yanı başında, boynu büküktü. Demet-demet yeşillikler, bağ-bağ turplar, üst-üste dizilmiş havuçlar, çamuru üzerinde patatesler, sapları fışkıran yeşil soğan-pırasalar, mor patlıcanlar, sivri biberler arasında.

Düştüğü yerden kaldırılmayı bekleyen tarihin mahzun soluğunu duydum sanki. Hafif kararmış, nokta nokta parlayan yazılar saygı istiyor, ehlinden ilgi bekliyor. Royal bir duruşu vardı, hümayun da olabilir. Bu fakirin bakışlarını üzerinde toplayabildi ancak. Ben bunu almalıydım, neye mal olursa olsun. İncelemeye gerek yoktu, ortadaydı ihtişamı ve ben karar vermiştim bile.

Sikke olacak kadar değer kazanmış metal görmezden gelinemez, fikrindeyim. Kitaplarda yeri vardır, efsanelerde hikâyesi. Benim ilgimi çekense tarihi değeri. Ben ne kadar karanlıktan, yokluktan çıkıp gelmişsem, gümüş lira o kadar aydınlık, güçlü bir geçmişten, asil adımlarla çıkıp geliyordu işte. Sokak sergilerine Bizans altını, Venedik dukası, altın dinarlar düşmez. Bulunduğu anda büyük hesapların arasında elden ele gezer onlar. Lüks salonlarda astronomik fiyatların konuştuğu müzayedelerde. Mahalle pazarında gümüş akçe, kaderin cilvesi, sahip olana büyük ikramiye.

Nümismat değilim ama sikkelerim vardı. Aristokrat zevk sahibi de değildim, koleksiyon yapacak kadar zengin de. Köylü, taşralı olmam, takıntım yok anlamına gelmezdi. Büyülenmiş bir halde, tutukladı beni o an parıltısıyla. Belki parıltı benim gözlerimdeydi. Tarih sayfalarından çıkıp gelmiş hamasi bir hatıra. Belki para hırsı. Tanıdıktı, elimde tutmuştum daha önce. Hatta tıpkısının aynısı. Telkâri minyatür bir sandıkta tek başına duran akçeme eş olurdu bu. Biriktirmeye anlam katacak bir antika, tarihin efsanesinden manevi bir hatıra.

Dünyayı, günleri, saati, çevremi, her şeyi unuttum. Pazarın uğultulu sağırlığı sisler ardında silindi. Karatahta gibiydi hafızam. Yarısı silik, üzerinde okunamayan belirsiz harfler, anlamsız heceler. Pazarın uğultusu kulaklarıma ulaşmıyor, kalabalıklar anlamlı gelmiyor. Varsa yoksa o gümüş. Göz alıcı, albenili. Dürtüp duruyor içten içe. Sabrım tükendi, yaklaşıp bodoslama daldım; 
-Şu kaç para?
Elimle gösterdiğim yere göz ucuyla baktı sadece.
İçimden uygun bir fiyat söylesin diye bin bir hesap. Satıcının gerçek değerini bilmediği bir piyangoya ulaşmak. Bir adım sonra. O da ne?
-Satılık değil! 
Kan beynime sıçradı.
-Ne demek satılık değil? Sergilemişsin ya!
Adamın yüzüne alaycı, hor gören bir tebessüm. 
-Serginin mankeni o!

Boş verebilir, geçip gidebilirdim. Hayatta iddialarımdan çok vurulmuştum, yenilgilerim sayısızdı. Bu eklenebilirdi onlara. Kaldı ki yenilgi sayılmazdı daha. Isrardan uzak durur, herhangi bir sorunu dert edinmeyi hepten boşlamıştım. Hayır deyince, inadım tuttu. İnatta bir murat değil mi?

Dünyayı market rafı sananların sürekli sordukları o soru. Bana da vird olmuş.
-Olsun, kaç lira?
Muradımı yüzümden anladı satıcı. Poker oyuncusu olamazdım işte. Okeyde bile birden fazla dönemezdim tezcanlılıktan. Bitmek üzere olduğumu anlardı anında rakipler. Cascavlak ortadaydı ihtirasım. Duygularım çıplak dolaşıyordu. Bunu apaçık görmenin güveniyle tebessümü yüzüne yayılıverdi adamın. Halıya dökülen süt gibi. Hayır demenin gücüyle kasıldı da biraz:
-Oltaya takılan yem, hocam o!
Sabırsızlık, pazarlık gücümü alıverdi elimden. Adama dikkatle bakmak zorunda kaldım. Serginin yanı başında gümüşün parlaklığına düşen kara bir gölgeydi mevcudiyeti. Silik bir siluetti. Özne olmaya yürüyordu ben talep ettikçe. Satılık değil demenin gücünü arkasına almış. Avını gözleyen sokak kedisi, kaplan, pars, panter, leopar, jaguara doğru yer değiştirip duruyor. Belki o sakin, av heyecanlı. Gözlerim yanıp sönen farlar gibi. Son sürat gelen sürücünün geriden yaptığı selektör gibi. Sanki yetişecek bir yerlere.

Oltayı sermişsin, iyi, işte kılçıksız balık hazır önünde. Benim olacak arzusuna kapılmış, yeme koşan balık tezcanlılığı ile. Yüzüme baktıkça, tebessümü kışkırtıcı bir hal alıyor. Sende bunu alacak göz yok. Hadi başka kapıya, der gibi.
-Ne demek yem, hocam!
-Serdiğim ağlara sazanların gelmesi için o!
Umudum yere kapaklandı. Kurnaz olan bendim, saf olan O. Tutkum yere düşerken kollarına girecek bir anlayış yok satıcıda. Hatta tavrı, balona iğne ile yaklaşan hoyratlık içinde. Artık papaz olacaktım. Cebimde para vardı, bankada hesabım. Yetmezse kredi kartım. Her bi şeyim vardı çok şükür, isteğim, arzum, hevesim. 
-Bak hocam, dedim. Ben bunu istiyorum, satmak zorundasın. 
Hocam diyordum habire. Kendini değerli hissetsin diye, gümüş akçe; bir nesne nihayetinde. Karşımda bir insan duruyor artık. Değerli olan o, imiş gibi bakıyorum. En azından sezdirmek niyetim. Maksat muhabbet olsun. Alış veriş cabası.

Satıcı gözüme baktı ilkin, sonra alttan yukarı süzdü beni. Bu bakış bir antropologun bulunan yeni insan türüne yönelik dikkatini andırıyor. Ölçüp biçti. İçimde “hadi inşallah” umudu. Şirinlik gösterisinde maymun coşkusuyla gülümsüyorum bir yandan da. Sanki akçesinin gideceği insanı önceden zihninde belirlemiş, ben de ona yakın düşmek çabasındayım.
Bu akçeye ulaşmak için yedi diyar dört iklimi araştıran, ömrünü bu uğurda harcayan, nihayet ulaşınca kapıldığı heyecanla yerinde duramayan bir arkeolog duyarlılığı bende. 
O hala satılık değil durağında.
Yaranma mimiklerim, oyun gibi mi yansıyor ona? Bana baktıkça aramızdaki med-cezir sürüyor ama renkten renge giren benim sadece. Deniz bende dalgalı. Onda yaprak kıpırdamıyor. Yüzüm aldan mora, yeşile en sonunda gümüş rengine geçiş yaptı. Halden hale geçişimi satıcının yüzünde seyrediyorum.
Gerilim geriniyor habire. Düelloya ramak kaldı. Ne yapacağız? Kılıç mı, kargı mı yoksa silah mı tercihimiz? Göğün altında her şey mümkün. Pazar yerinde pazarlık yapılır. Düello nereden çıktı? Bana başka bir tercih görünmüyor, her şey ortada.
Kılıç çekmemiştik daha. Bakışlara yüklemiştik keskinliği. Beklentimin tabanı erkenden çöktü, duvarları yıkıldı, sarsılıyor. Öfkem omuz vermese enkaza dönüşecek. Hızır gibi dayanıyorum duvara. Akçenin tarihi değeri ortaya saçılmasın diye.

Gözümü karattığımı anla artık, be adam. Öfkeliyim görmüyor musun? Üzgün, hayal kırıklığı içinde, perişan etmeye ne hakkın var? Duygu aktarımı düellodan etkilidir belki. Bakışlarımda kızgın, öfkeli, hiddetli, bela arayan deliliğe geçiş yapan bir ışık belirsin, arzusundayım. Keşke tiyatrocu olsaydım. Şu an rol yapıyorum ama ne kadar başarılıyım bilemedim. Yönetmenden ses yok. Karşımdaki seyirci de put gibi. Belli etmiyor takdirini.

Seyrettiği bile şüpheli, bak şuna bak. Lazer olup kesip parçalamalı bakışlarım. Öfkemin doğurduğu enerji, yerlere yıksın. Ben de hiddet çoğaldıkça sakinleşiyor karşımdaki. 
Dünya yıkılası zalim bir gezegen, insanlar kötü, heveslerim ulaşılmaz Kaf Dağında. Bir keramet göstermedim bugüne kadar. Allahım bir mucize olsun. Gözlerimden fışkıran ışınlar, balmumu gibi eritsin şu duyarsızı, önümde diz çöksün, ben yaptım sen yapma desin, “ne istiyorsan al, hepsini al, ne varsa sergide” desin. Zavallı olduğunu anlatan delici nazarlara dönüşsün bakışlarım. Bu kadar mucize-keramet okudum, hiç biri nasip olmadan mı geçip gideceğim bu dünyadan?

O sakin, yılların yorgunluğu bugün belirmiş gibi. Hayatın şenlikli yanını anlatmaya niyetlenmiş gibi. Nasırlı elleriyle sergideki eşyaları düzenliyor. Aralarında duygusal bağ oluşmuş, kedi yavrusu sanki her bir eşya. Daha bir hiddetlendim, öfkenin kıvılcımları akçeyi bile gölgede bıraktı artık. Bak mucize görünmeye başladı, diyorum bir yandan kendime. Tutku bu azizim, azmedersen tahtayı bile deler.
Koca cüssesi ile benden korkmuş bir hali yok. Kapışacak olsak, sonuç belliydi. Ayakları altında ezer büyük ihtimal beni. Tarafsızdı üstelik. Böyle bir kapışmak aklının ucundan geçmiyor onun. Hüzünlü bir of çekerek yere sabitleniyor gözlerim. Sevgi ile bak. Etrafındaki hale olumluya yöneltsin satıcıyı.

Küçük bir adımla, yaklaştım biraz daha. Sesimi yumuşatıp insana dair umut bahşeden bir sesle;
-Ne o öyle satılık değil! 
Diye sitemkâr perdesini açtım. 
Yoksa dağıtırım ben burayı, dalarım bak, kabaran bir horoz gibi.
Efelenmem bana bile inandırıcı gelmedi.

Doğrusu kavgacı biri değildim; Zaloğlu Rüstem, Kara Murat, elinde yatağan bıçkın bir yeniçeri hiç değildim. Savaşa giden askerler gibi elimde bir tuğ, sancak, bayrak, alem kim kaybetmiş de ben bulayım. Bir hareketimle ilerleyen bir ordu yok peşimde. Varlıklarıyla oyunculara cesaret veren seyirciler arama. Tek başınayım. Karşımda kalabalık bir cüsse. Ben sanki küçük bir lekeyim, dünyanın aydınlık yüzünde kara bir nokta.

Hayatım sağı solu iğnelemekle geçti. Kılçık atıp ironik laflar sokuşturmakla. Düşman kazanma sanatında üstüme kimseyi tanımam bu yüzden. Gerçi bunu saymazsak zararsız biriyim. Kimseye kötülüğüm dokunmadı daha. Bugün değiştireyim sayfayı. Çizikler, lekeler, morluklar oluşsun, renklensin günlüğüm. İşte meydan, dedim kendime. Uzaktan cesaret gösterisi kolay, sağa sola laf çakmalar. Hadi çaksana bi yumruk adama. Her şeyin bir ilki vardır. Denemeyince gücünün sınırlarını bilemezsin!

Bu akçe için ne savaşlar olmuş, canlara meydanlar dar gelmiş, ganimet için ne yiğitler telef olmuştu kim bilir. Çevremde savaş çığlıkları, nal-kılıç şakırtıları. Toz duman. Buğulu bir tarih sayfasından çıkıp gelmiş gibi okuduğum bütün savaş imgeleri akıp duruyor hafızamda. Yılların hamaseti zihnimi hareketlendirdi, algılarım teyakkuza geçti. Çaresizliğin uyarıcı etkisi. İlk defa gerçekten kavgayı göze alan bir kararlılık oluştu zihnimde. Dayak yemeyi göze alırsan, kavgaya girmek kolaydır, diye düşündüm.

Ceddin deden-Neslin baban-Hep kahraman… marşı çınlıyor zihnimde. Kabardı yüreğim, hayatım boyunca dinlediğim bütün o mehter marşları koroya katıldı. Ben galibiyetin müminiydim. Gün bugündü işte. Elimi bir kılıç yapabilirdim, kafamı gürz. Ayağımı kargı, bedenimi kalkan. ‘Urun yiğitlerim!’ diye bir nara bile işittim o anda. İsmail’dim artık, işitmiştim; o halde itaat edecektim. Geriye dönüş olur mu olmaz. Tarihi galibiyetler, sayısız zaferler, küçük birliklerin kalabalık orduları yendiği meydan savaşları… Hızla akıp geçiyor zihnimin prompterinden. 
Kürşat benimle değildi, kırk yiğit de. Hiç kimse benimle değildi. Çanakkale’yi yanıma alamazdım bu halimle. Şahsi meseleme katılmasını istesem de büyük hatıraların küçük insanlara katık olması beklenir mi? Çanakkale uzaksa Bedir semtime uğrar mı?

Tehdit edici alameti yoktu varlığımın. Armağan ede ede yok olmuştu neredeyse. Ufak tefek, minyon bir karaltı, o kadar. Gözlüğümse aleyhime bir aksesuar. Kervanın taşıdığı zücaciye gibi.

Bakışlarındaki gizli alay silinmedi yüzünden adamın. “Aydın geçinen sünepe bir okumuş. Kelimelerle mücadele edip kavga cümleleri kurabilir ama el kol yumruk tekme kafa; organlarını silaha dönüştürüp dünyayı rakiplerine dar edecek yiğitlik buna mı kalmış?”

Bir dava için taş yememiştim o güne kadar. Dayak yemeyi göze alacak adanmışlığım hak getire. En küçük tartışmada hasma dalmak göz karalığı nanay? Yok, işte bende o cesaret. İçimdeki yeniçeri hindi gibi kabarmaktan öteye gidemezdi. O da anladı. Tebessümü maske gibi yüzünde asılı duruyor sürekli.
Alttan almaya karar verdim en sonunda. Para gücüne yaslanmak daha emniyetli. Cebimden kâğıt paralar çıkardım. Paranın yüzü sıcaktır. Az önceki kanlı gözlerim satıcıya şefkatle bakıyor, pestilini çıkarma niyetim boşa çıkmış; barış masasına oturmuştu bile. Bir umutla…

“Satılık varsa alık da var işte” diyebildim.
-Niye anlamıyorsun? Sa-tı-lık de-ğil!
Eh, bu kadarı fazla. Kurnaz mıydı yoksa bilge mi? Pazarlığımı kızıştırıyor, yoksa tok satıcı mı? Emin değilim ama kararlılığım gerçek. Almalıydım. Sinirlendim kendime, işiburaya getirmeyip baştan çekip gitseydin ya, pişmanlığın tortusu içimde.
Hem alıcı hem alık’tım işte. Sazan demişti ya. İşte o bendim. Paralı bir alıcı. Heveskâr. Gözünü akçe hırsı bürümüş. Boynumu büktüm, zayıflığını kabullenen bir tevekkülle. Artık vicdana oynayacaktım. Aptal mı diyorsunuz bana, kifayetsiz muhteris mi? Yoksa tarihi değerlerin farkında, geleceğe umut veren altın nesil mi? Beklenen gençlik mi?

Ama olmaz ki, o gümüş akçe her yanlışa değer. Yoksa ne hazzı olacaktı tarihi bir akçeye ulaşmanın? İşte sergide görmüştüm.
Hiçbir şey söylemedi. Uzattım paraları. Eğilip akçeye uzanacaktım ki bir vaveyla koptu pazar yerinde. ‘Tut! Yakala!’ nidaları. Tedirginleştim aniden. Bana mıydı yoksa?
Yok, bir pazarcı on-on iki yaşında bir çocuğu kovalıyor. ‘Tutun!’ diye böğürerek bir yandan.

Tam serginin karşısında yakaladı çocuğu. Ensesine bir tokat vurdu, yere kapaklanacaktı, tebdili şaştı yavrucağın. Bizim sergici fırladı hemen. ‘Dur n’oluyor!’ diye.
“Elma çaldı, tezgâhtan hırsız!” diye kükredi tekrar pazarcı. Bıraksa çiğneyecek, bırakır mı satıcı. Sahip çıkanı görünce hemen arkasına saklandı, sindi, kayboldu çocuk.

“Git işine be adam!” diye itekledi bizim yiğit sergici. Benimle girmediği kavgaya hemen girişecek gibi kararlılıkla. Pabucun pahalı olduğunu görünce söylenerek çekti gitti pazarcı. Bizim sergici gevrek gevrek gülerek dönüp çocuğun başını okşadı. Yetmezmiş gibi avucuna benim güzelim paraları sıkıştırdı zorla. “Savul bu yandan” diye, pazarın köşesinden sokağı gösterdi. Benim sıktığım gibi ezerek değil, yavru bir kuş varmış gibi küçük avcunda şefkatle sararak paraları, çocuk savuştu hemen.

Bir an geriye dönüp gülümsedi satıcıya. ‘Allah razı olsun!’ diyen sesinde minnet dolu bir tını vardı. 
Pazarcının elinden çocuğu kurtarmanın hazzıyla, gülerek bana yöneldi.
“Gümüşün orada, ananın ak sütü gibi helal, seni bekliyor! ”dedi.
Sesindeki o tını kinaye mi, sitem mi, yargılama mı yoksa samimi mi? Emin olamadım.

Baktım, baktım. Kalakaldım orada. Çocuğu salıvermenin coşkusuyla sergimi toplarken buldum kendimi. Artık işim kalmamıştı pazar yerinde. Sakin, ağırbaşlı hareketlerle, mutmain bir kalple büyük karton kutuya dolduruyordum bez afişin üzerindeki eşyaları. Akçeyi de küçük telkâri sandığına koydum, incitmekten korkan bir ihtimamla. Sandığın çevresine ıvır-zıvırı doldurdum. Asıl meramı gizleyen süslerdi onlar. Oyalayan metaller. Bahçedeki sevgiliyi ulaşılmaz kılan çiçekler.
Bez afişi katlayıp kutunun üstüne koydum. Yağlı boya ile kolalanmış, zırh gibi koruyordu mallarımı. Geniş bir parantez gibi sol kolumun altına sıkıştırıp dudaklarımda bir ıslık, sağ elimde zincir, sallayıp yürüdüm. Bez afişteki yazı üste gelmiş iki de bir gözüme çarpıyor:
‘Akçe elimizde iken aramak da hayata dâhildir’


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...