Edebiyat, Haberler, Köşe Yazısı

HURDAHAŞIM HURDACI

0 38

23659565_2082585421970515_8154966252763826740_n

Size bir hurdalıktan sesleniyorum. Niğdeli bir hurdacının ardiyesinden. Semt-i mutena bir yere yığılsam da, istiflenmiş halim pek iç açıcı değil.

Oysa ne yakışıklıydım ben. Bakışlarıma çıplak gözle bakamazdı insanlar. Boyuma hayran olanlar vardı, gücüme hayret edenler. Beni görebilmek turnikelerden geçmekle mümkündü. Sarı sınırlarımı aşan tehlikeyi göze almış demekti. Binlerce insan kuyruğa girerdi, bana ulaşmak için. Kimi bir vuslata koşardı kimi özleme. Telaş içinde olsalar da ayakta ağaç olmayı bile zül saymaz, tutunmak için kollarıma her an yukarıya açılırdı elleri. Kadife temasım ayrıcalık sayılır, itilip kakılmak onursuzluk değildi. Gönlümdeki insanları saya saya bitiremezdim.

Dünyanın diğer şehirlerinde uzak akrabalarım vardı. Mavi gözlü, sarışın; tayfın bütün renklerinde. Onlar her an heyecan yaşar, sistemin düzenli akışlarında, kardeşiyle karşılaşır, öpüp koklaşıp ayrılır, bir başka durakta tekrar buluşurlar. Düşün ki ince ince düşünülmüş bir sistemin içinde öznesin. Ağlarla oya gibi-nakış gibi işlenmiş hatlarda gezinecek, karşılaştığın her istasyon bir başka yöne gidecek. Tıkır tıkır akan bir hayat. Bir dakika geciksen sistem alt-üst olur, kaza ihtimali belirir. Bu nasıl bir heyecan? Coşku? Onlara koşan insanların elinde haritalar, seyrüsefer çizelgeleri, şemaları. Gözleri saatlerde. Yeryüzünde agatha’dır onlar yeraltında şambala. Rüzgâr gücünde demirden atlara binenler dünyadaki her olayın içinde olmanın telaş ve güveni içinde koşuştururlar. Hızın şehirlere kattığı enerji, aynalardan izlenerek takip edilebilir ancak.

Ben onlara doğru her atılışımı içimde boğmak zorundayım. 
Bir yanım batıya çeker. Katarlar peşimde, öncü olurum. Diğer yarım doğuya çeker, sürüklenirim. Çeken mi çekilen miyim diye kimlik kaygılarına girer, kısırdöngü içinde dolanırım. Ne bir sürpriz, ne karmaşık bir güzergâh. İpi kısa tutulan köpek gibi koşuşturmalarım, bağlandığım ağaca kördüğüm olmam bile sözkonusu değil. O kadar basit, tek boyutlu, kısa bir solucanım.

İnsanların sıcaklığı ısıtır sadece beni. Ondan yana da talihli sayılmam. Her birine bakarım sevecen bir umutla; ne gözlerde bir ışık, ne pırıltı. Asık suratlarla mahkûm oldukları cezaevlerine istekle giden kurban sürüsü. İçimdeki insanlarda ne bir hayret, soru merak? Batıya gider bir köstebek, doğuya gider kör gelincik. Bu çelişki akşama kadar beni psikoza sokar, delirmek işten değil. Kimin yükünü taşıyorum ben, çektiğim neyin cezası? Dönüş için dairesel bir yol yok. Yücelikler daire, insana ait olan düz hat köşeli. Batıya ben çekiyorum, doğuya diğer yarım.

Bir insan da isyan edip itiraz etse ya. Reddetse.

Geçen bir Tübitak üyesi meşgul etti zihnimi. Nasıl bir özgüvense yüksek sesle konuşuyor, yanındakini irşadla iştigal ediyordu. ‘Bu sene de umreye gitmek nasip oldu. Artık uçakla değil gemiyle gidiyorum değişiklik olsun diye. Allah celle celalühü diyordu; lütfetti, her sene nasibimiz çağırıyor bizi. Her şey iyi hoş güzel de bu tonlarca demir yığınları denizde nasıl yüzüyor, batmıyor; havada uçuyor düşmüyor? Allah’ın işi, diye ekledi derin bir teslimiyetle. Kafamın tası attı, zıvanadan çıktım. Suyun ve havanın kaldırma gücü diye kükredim. Ben burda her üçünü de yapıyorum; karada, denizde, havada. Bazen deniz ve kara üstümde kalsa da kendimi ezilmiş göremem. Yolumu açan bir sebebe sarılmışım.

Bunları bir uyandıran olmalı. Sarsan. Hayatım kısırdöngü. İşimin anlamı kalmadı. Sanki kör-sağır dilsiz duygusuz, ham madde yığınıyım. Onlar suskunlukla isnat ederler ki ben; düşünmez, acı çekmez, kaba-kara bir karaltıyım. Kendilerinden bihaber olanların bana ilişkin bir düşüncesi olabilir mi? Olmaz tabii. Bir kere de çevrene bak. Bu mekanizma nasıl işliyor, eşyanın bir ruhu, dili, gönlü var mı?
Hırslar, ihtiraslar, rant kaygıları beni bu barış yurdunun ortasında sırık gibi sırıtır hale getirdi. Beni ezen üzerimdeki yükler değil, içimdeki ağırlıklar. Her yolcunun hissesine düşen telaşa, baskıya, acilliğe yol açan beklentiler. Küçücük ve hafif bedenlerinden bu kadar karanlık, böyle bir ağırlık nasıl yayılıyor anlamam mümkün değil.

Yoldan çıktım. Güzergâhtan. Kuzeye yöneldim. Yavuz ve Midilli gibi. Sivastopol’a varırsam eylemim bir anlam kazanacak. İsyanım tarihe geçer, devrimin sayfalarında yer bulurum kendime. Olmazsa köprüye çarpar dökerim bütün fazlalıkları. Hiç değilse bir yalıya, köşke, malikaneye. 
Bırakmadılar beni. Ebu Hüreyre’nin devesinden kalan iplerle bağladılar. Vurdukları gem dudaklarımı nasırlı, dilimi delik deşik, damağımı duyarsız, sesimi iç çekişe dönüştürdü. Hep birlikte asıldılar geme, kıyıda bir kayaya tosladım, tahliye ettiler yolcuları sağ salim. Bu isyankeşi de ihaleyle hurdaya ayırıp satın dediler.

Neden diye itiraz ettim; bir sürçen atın başı kesilmez. Sürçme değil bu isyan, İhtilal saydılar. Bir kere isyan edenin sadakati zedeli, biati geçici, teslimiyeti berhavadır. İflah olmaz, ıslah da. Üşüştü Niğdeli hurdacılar, teklifleriyle. Taşıdıkları yükün pahada değil kantarda ağır olduğunu ihmal eden bir emekle. Bir öğün yemek için kaç ton demiri parçalayıp taşıyacak ardiyeye. Onlar da olmasa şehirler hurda mezbeleliği olacak. Süprüntü dağları yükselecek. Ne kadar meşakkatli bir geçim yolu.

Tonlarca bedenimi balyozla kırıp parçalara ayırmak, kollarımı, ayaklarımı, eklem yerlerimi. Artık bir labirentte tünelde değilim, doğanın, yeşilin, açık havanın ortasında. Neden mutlu değilim. Yeraltı mı beni evcilleştiren? İllegalite mi? İşe yarar bir makine kılan? Her bir aksamı tasnif edip ‘parça’ arayan müşteri bekliyor artık hurdacı. Çamurun, tozun, kirin pasın içindeyim. Ne eski güzelliğim, işe yarar halim ne de geleceğe dair bir umudum. Tarihin içinde bir nokta olamadım, devrim tarihinde dipnot. İsyan defterinde celali bile değil. İronman gibi güçlüydüm artık bir antika bile değilim, anlamsız bir son, son durağım.

Niğdeli bir hurdacının envanterindeyim artık. Kilo ile satılacak bir emtia. Ellerini ovuşturan Niğdeli hurdacıya tebessüm eden müşteri, fiyatı kırmak niyetiyle tiksinir gibi bakıyor bana. Ciğerime dokunan açık hava değil, oksijen değil, çürüten pas değil bu bakış. Karanlığın koynunda bile bir işim, işlevim vardı. Aydınlık yerde bile anlamsız bir yığınım artık. Hayatın basit ilkelerini anlatırken tıkanan nasıl büyük eserler inşa eder? Yerim bu yerdir ki ne kadar aşağılansam yeridir.
Pasın gücü ödül bana; işini hızla bitirmesi. Yoksa bir sekerât halindeyim. Müskirat da içmedim, sekr’e düştüm neden? Niğdeli bir hurdacının cüzdanına sığmak için beklerken. 
Güneş kuzeyden doğacak. Poyraz gibi. Bütün umutlar orada artık. Gelecek de.
Gelecek de bir gün gelecek değil mi?


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...