Edebiyat, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

BİR İDEOLOJİ OLARAK İSLAMCILIK VE EDEBİYAT

0 169

9913

Edebiyat, tarih boyunca toplum ile ilişkisini hiç koparmadığından sosyolojinin de kaynaklarından birisi olmuştur. Bu yönüyle edebiyat, devlet, din ve ekonomiden bağımsız olarak ele alınamaz. Edebiyatın ideolojilerden uzak durduğu da söylenemez; o yüzden ‘edebiyatta ideoloji yer almalı mıdır’ tartışmasına gerek yoktur. Ancak edebiyatta ideoloji ‘nasıl yer almalıdır’ diye tartışılabilir. Fikir, didaktik bir şekilde mi yoksa estetize edilmiş şekliyle mi okuyucuya sunulmalıdır? Toplumu ve ferdi kuşatan dil ile yoğrulan ideoloji,  kültürel- siyasal pratikler bütünüdür. Yazar ve okuyucu bağlantısını dil ve kültürün yanı sıra eserin içeriğini oluşturan ideoloji de belirler.

19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında İslamcılık devlet tekelinde gelişmiştir. Sivil alanda yer edinemeyen İslamcılık, devletin gölgesinde varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Mehmet Akif, Batı medeniyeti içerisinde İslami değerlere sahip olan bir Müslümanlığı (İslamcılık ?!) ve ütopyası olan  ‘Asımın Nesli’ni idealize ederek topluma kurtuluş reçetesi olarak sunmuştu. Bu neslin bir kısmı Avrupa’ya ilim tahsil için gitti ve bir daha dönmedi; bir kısmı da Çanakkale’de vatan ve millet için kendilerini feda etti. Böylelikle  ‘Asımın Nesli’ tarihe gömülürken, bu ütopya da yeni düzen sahipleri tarafından toplumun hafızasından sildirilmiştir adeta. 20. yüzyılın ilk yarısında İslamcılık, o günkü siyasi şartlar sebebiyle öne çıkamadığı için edebiyata da yansıyamamıştır. Devletin benimsediği ideoloji etrafında gerçekleşen yeni edebiyat, o dönemlerde pozitivist ve seküler tarzını devam ettirmiştir. İslami kesimin sekülerleşmeye doğru yol alması da sosyal hayatta yeni kırılmalara yol açmıştır.

20. yüzyılın ortalarından sonra Necip Fazıl bireyselliğinde şekillenen edebiyat, İslamcılığın yanı sıra milliyetçi bir damar da taşıyordu. Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Yahya Kemal çizgisiyle Anadolucu bir milliyetçilik-toplumculuk anlayışı etkili olurken; tarikat ve cemaatler yolu ile tasavvuf da varlığını ortaya koyuyordu. Ama bu tasavvuf divan edebiyatında olduğu gibi estetize edilmiş ve derinlik kazanmış bir görüntü vermiyordu. Necip Fazıl, tasavvufla tanışıp da İslamcı bir şair olma yoluna girdiğinde sistemden dışlanmış dindar Anadolu insanının konuşan dili olmuştu. Milliyetçilik-tasavvuf ekseninde yerli bir İslamcılık kendini göstermeye başlamışken Necip Fazıl, bu kitleler tarafından bayraklaştırılmıştır. Necip Fazıl, hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerle farklı anlatış ve muhteşem sesle kendini kabul ettirip ve aşılmaz bir şair olarak yerini korumuştur. Sezai Karakoç ise ‘İkinci Yeniler’ diye bilinen şairler ile birlikte adı anılsa bile İslamcı bir şair olarak, şiiri daha çok batılı ve estetik normlar üzerine kurmuştu. İslam medeniyeti ana düşüncesi etrafında fikir üretirken şiirine de bunu yansıtmıştır.

70′lerde üretilen, 80′lerde adından söz ettiren ‘Hidayet romanları’ bir tür olarak dindar kesim arasında kabul görmüştür. Bu romanlar seküler sisteme bir itiraz, modernleşme ile bir hesaplaşma sayılabilir. Sistem tarafından dışlanmanın, aşağılanmanın vermiş olduğu ruh halinin baş kaldırışı olarak da okunabilir. Tepkiler İslami bir düzen, İslami bir toplum söylemi, -emek çok az yer alsa da- genellikle başörtüsü ve namaz gibi ritüeller üzerinden dile getirilmiştir. Hekimoğlu İsmail’in ‘Minyeli Abdullah’, Şule Yüksel Şenler’in ‘Huzur Sokağı’, Hüseyin Karatay’ın ‘Kıbrıslı’, Ahmet Günbay Yıldız’ın ‘Yanık Buğdaylar’, ‘Çiçekler Susayınca’, ‘Boşluk’, ‘Figan’ adlı romanlarının öncülüğünde yeni bir akım oluşturulmuştur. Bu romanların ortak konusu insanların hidayete ermesi, İslami ritüellerin toplum içinde görülmesi şeklinde özetlenebilir. Ama bu eserler edebiyat-sanat dilinden uzak, kuru bir propaganda söyleminden öteye geçememiştir. Bu dönemde edebiyat araç haline getirilmiştir. Türk edebiyatında romanlar çatışma kültürü üzerine kurulmuştur. Cumhuriyet dönemi romanlarında görülen doğu-batı çatışması daha sonraları Peyami Safa gibi romancılarda da devam ettirilmiştir. Hidayet romanları da böyle bir çatışmanın üzerine kurulmuştur. Ama bu doğu-batı çatışması Hidayet romanlarında dindar ve ehli dünya çatışması şeklinde tezahür etmiştir. Müslümanlık, başörtüsü ve ibadet ritüelleri olarak algılanmıştır. Romanlar, oldukça basit kurgulanmış, karakterler yüzeysel kalmış;  felsefi derinlikten yoksun ve sanatsallıktan uzak didaktik bir anlayışla varlığını sürdürmüştür.

80′lerde tercüme eserler vasıtasıyla yeni bir İslamcılık (neo selefilik) anlayışı ortaya çıkmıştır. İran İslam devriminin etkilerini de gördüğümüz bu dönemde şair İsmet Özel, İslamcılar tarafından yeniden keşfedilmiştir; fakat devrimci düşünceler edebiyata yansısa bile devrimci bir şiir ortaya konulamamıştır.

90′larda İslami kesimde değişimle beraber daha önce yazılan ‘Hidayet romanları’na içten bir eleştiri kendini göstermiştir. Taşrada yaşayan,  taşradan kentlere göç eden dindar kesim, alaturka, arabesk yaşam kültüründen uzaklaşmaya başlamıştır. Varoşlarda tutunmaya çalışan bu dindar kesim artık okumuş, meslek sahibi olmuş, ekonomik ve kültürel alanlarda başarı elde etmiştir. Bu yeni yaşam tarzı -az da olsa- edebiyatta yansımasını bulmuştur. Bilhassa dindar kesimdeki kadın yazarlar, seküler, feminist yazarlara yakın durarak hem sisteme, hem geleneğe hem de erkek egemenliğine ve sosyal hayattan dışlanmışlığa etkili eleştiriler getirmeye başlamışlardır.

Bu dönemde parayla buluşan İslamcılar,  yavaş yavaş modern hayata alışmaya başladılar. Yaşam tarzları dünyevileşti. İslami ritüellerin görünür olması, başörtüsü mücadelesi ve zaman zaman nükseden düzen karşıtlığı bu yaşam tarzını örtmek için dindar kesimler tarafından kullanıldı. İktidara kavuşan İslamcılık dünyevileştikçe daha önceki taleplerinden vazgeçerek devletleşti. Bu yeni ortamda devletin imkânlarını kullanan şair ve yazarlar, rehavete kapılarak geçmişin tekrarını yapıp yeni bir şey üretmekten uzaklaştılar. Son 10-15 yıl içerisinde gelişen ekonomik, politik değişimlerin edebiyata yansıması henüz görülmedi; bu dönemlere ait ciddi eserler de ortaya konulamadı.

Ya bütün önceki taleplerinden vazgeçmiş, dünyevileşmiş, modernleşmiş insanların ortaya koyduğu yapay bir İslamcılık ya da bu dönemi geçiş süreci olarak gören, bu değişimi olumsuzlayan ve bu yeni hayat tarzına ciddi eleştiriler getiren yeni bir İslamcılık ortaya çıkacaktır. Ümit ediyoruz ki, insanlığı yeniden inşa eden, çağı yeniden okuyan, derin felsefesi olan, sanatı gelişmiş bir biçimde ortaya koyan “emek” sermayeli yeni bir İslamcılık çağın sesi olsun.

 

 

TEMRİN ,Mart-Nisan 2014


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...