Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı

TESETTÜRÜN ÇIPLAKLAŞTIRILMASI

0 92

hicap-1

Türkiye’de başörtüsü yasağıyla ilgili ilk pratik, idarî-kurumsal olmayan uygulamadır. 1967 yılında H.B’nin başı örtülü olarak İslam tarihi dersine girmesiyle başlayan bir süreçtir. Yasak, A.Ü. İlahiyat Fakültesi’nde bir profesörün, H.B’nin derse başörtülü katılmasını kabul etmeyerek onu “Ya başını aç ya da dışarı çık!” tercihine zorlamasına dayanmaktadır. Konunun basına yansımasıyla İlahiyat Fakültesi’nde öğrenciler eylem yapar. Bu eylem aynı zamanda Türkiye tarihinde öğrenci eylemlerinin ilkidir.

Başörtüsü yasaklarının kurumsal uygulamaları ise 1980’li yıllarda sistematiğe geçirildi ve başörtülü üniversite öğrencileri arasında büyük mağduriyetlerin doğmasına yol açtı. Bu uygulamanın da 1979 Afganistan İşgali, 1979 İran Devrimi, 1980 Askeri Darbe (12 Eylül) koşulları içinde anlamlandırılması gerekir. Ancak Türkiye’de gerek bu yasağın mağdurlarının konuya yaklaşımları ve gerekse bu yasağı Türkiye siyasetinin içinden okuyanların yorumları, meseleyi küresel güç dengeleriyle İslâm’ın toplumsal tabanı arasındaki ilişkiler bağlamında okumamıştır. Bu üç askerî moment (Afganistan: işgal; İran: devrim; Türkiye: darbe) Varşova&Nato nüfuz alanları kapışmasında doğmakta ve din&küresel hegemonya ilişkilerini belirlemektedir.

İran Devrimi, “görünürlüğü” yani “İslâmî kimliğin teşhirini” öne çıkararak varlığını “tesettürün çıplaklaştırılması”yla yorumladığım alanda konumladı; çador’u “özgürlük” kavramıyla simgeleştirdi. “İstiklal, azadi, cumhuriye İslami” [“İslâm cumhuriyeti özgürlük ve bağımsızlıktır”] sloganıyla meydanları dolduran kitleler“zuhure aşura est imruz” [bugün aşura’nın zahir olduğu gündür] sloganıyla İslâm’ın toplumsal bir yorumuna dönüşen meydandaki kitlenin “zuhurunun” söylemini inşa etmekteydi. Her hal ve şartta devrimin İslâmîliğini “gösteren” olgu, “çarşafla örtülmüş kadın bedeni”ydi. Bu noktada “saklanarak görünen”, setredilmiş gösterilen”, “kapanarak teşhir” edilen şeyin nesnesi de kadındır. Ancak bu “teşhir”in “Merk Ber Emrika” [Kahrolsun Amerika] söylemiyle kendini “meşrulaştırmayı başardığı”nı da söylemek mümkün görünüyor. Vahye istinad etmese de meşrulaştırımın, seküler, hayatın pratiğinde, meydandaki “cemaat”in 3 milyonluk “açık ayinini” inşa ederek bunu başardığından pekâlâ bahsedilebilir.

hicap-4

Türkiye’de de başörtülü kadınların “görünürlüğü” 1980 darbesi sonrasında ortaya çıkmış ve çift yönlü bir içerikle yürütülmüştür. 1982 yılına kadar mevzuatta başörtüsü-türban konusunda düzenleme bulunmamaktadır. 1982 yılında askeri darbe yönetiminin anayasasında kurumsallaşan YÖK’ün 20.12.1982 tarihli genelgesiyle derslere başörtülü olarak girilmesi yasaklanmıştır. Üniversitelerde başörtüsü eylemleri bu yasakla birlikte başlamış ve bir yandan askerî darbeye “muhalefeti” görünürleştiren bir işlev yüklenirken diğer yandan İran’ın “Amerikan karşıtı-devrimci” duruşuyla bütünleşerek Türkiye’de ideolojilerin suskunlaştığı/projesizleştiği bir zamanda politik alan açmıştır. Ancak bu görünürlüğün İran İslâm’ına karşı, Osmanlı varisi bir siyasal toplumsallığın “görünme çabası” olarak da zuhurunu yansıttığı söylenebilecektir.

Başörtünün Türkiye’de “görünürleşmesi”, İran’da “saklanarak görünen”, “setredilmiş gösterilen”, “kapanarak teşhir” edilen şeyin nesnesi olarak kadın’ın çadorla“görünürleşmesi”nin benzeri olduğu kadar; alanın [Osmanlı nüfuz mekânının] İran teolojisine bırakılmamasını irade eden siyasetin refleksi olarak da “imal edilmesi” sayılabilir. Diğer yandan bu iki teolojinin çekişme mekânının küresel siyaset kurucular arasındaki çekişme sahasıyla kesişmesi de dikkate alınmalıdır. Bu ihtimalde tesettürün meydana inmesi soğuk savaşa son veren küresel oyuncular açısından birbirlerini dengeleme niyetini barındıran etkilere de sahip gibidir. Saklanmak için işlevselleşmesi gereken “örtü-tesettür” ontolojik yer değişime uğratılıyor ve “görünmek için örtü”ye ve küresel siyasetin nüfuz coğrafyasına / mekân siyasetine dair araçsal imkâna dönüşüyordu. Politik anlamda varlığa çıkan, politik eylemciye dönüşen “kapalı kadının teşhiri”, son kertede “tesettürün çıplaklaştırılması” olmuştur.

 

hicap-6

 

Afganistan-İran-Türkiye’de İslâmî görünürlüğün beden politikalarının birbirlerine nazaran çatışmalı konumları hakkında daha fazla şey söylenebilecekse de, bu yazıda o konuya girilmemiştir. Örneğin biyolojik anlamda rüşte eren ve lisede okuyan “Müslüman kadın”ın niçin “başörtüsü mücadelesi”ne yönelmediği sorgulanmamıştır.

Müslüman toplumlarda “dışarı” çıkarılan kadın, politik motivasyon tükendiğinde ya da önceki politik inşanın kurguladığı dünyanın sonraki “muhafazakârı”na dönüştüğünde mekânsızlığını (evsizliğini) yeniden üreterek var olmayı kollamaktan vazgeçmedi. Kamusal alanda inşa ettiği kimliğini ve mekânsızlığa uyumlulaştırdığı hayatını, ancak kamusal alanda yeniden anlamlandırmakla sürdürebileceğini gördü. “Başörtüsü kimliğimdir” diyen kadınların “mekânsız” kalmaya rızası, “başörtüsünün topraksızlığının ve evsizliğinin” gerçekleştirilebilmesiyle sağlanabilecek ve “örtülü kadın”ın her yere “monte edilebilirliği”ni garanti edecekti. Nitekim başörtüsü ile okuyamayanlar Avrupa’da okuma yollarını “keşfederek” toprak-sız, ev-siz kalmayı onayladılar. Erkekler, kendi dinleriyle ontolojik bağlarını “ev içinde” inşa edebilecekken ev-sizliğe ters yoldan yakalanarak kentleşme üzerinden “erk” aramayı tercih ettiler. Bu yol da bir anlamda “çıplaklaşmaydı”; çünkü ev-i yıkan bu “kutu-hücre” mimarî biçim aslında “self-kamp” yani “mahkumun kendi eliyle imal edilmiş açık hapishane” derekesindeydi ve self-panoptikon’a uğramak anlamına gelmekteydi.

Erkek, varoluşunu “zenginliğin teşhiri”ne adayarak şişmiş fallus’unu “göstermekte”ydi. Fakat bu ayıp, camiada “Her mahallede bir milyoner düşü”nün başarı nesnesine dönüşmüş erkeğin “çıplaklığını” örterek aşılıyordu. Aslında yıkılan şey, önce başörtülü kadının varoluşunu “örtü-gösterilen ambalaj” içine sıkıştırarak toprak/vatansızlığı nedeniyle ve sonra erkeğin ailenin zırhı’nı değil “dikilmiş kent” imaliyle beyt’i topraktan/vatandan koparması nedeniyle EVSİZliktir.

Kentleşme süreciyle “bozulan ev”den çıkan başörtülü kadınla, kadın kimliğini başörtüyle imal edip “evini bozarak” meydana çıkan kadın kimlikleri politik-içtimaî hegemonyalara direnişte buluştu ve meşrulaştırma aradı.

hicap-3

Türkiye’de 1980 kuşağı kadınlarının kullandığı siyah-kahverengi-gri pardösü/başörtü ilerleyen yıllarda renklendi ve piyasalaştı. Bunda dahi politik eylemini yürüttüğü söylenmelidir. 2000 sonrası örtülü kadının siyah-kahverengi-gri dışında renklere kayması daha çok kadının örtüye bürünmesini sağlayan popülerleşme aracına dönüşmekte ve onun kurucu/öncü (avangard) rolünü, yani iktisadî/içtimaî/siyasî ikbalini pekiştirmektedir.

Neticede patriyarkiyi (baba-koca otoritesi) reddederek kendine mekân arayan kadının, erkek görünülürlüğünün yeni araçlarına direnemediği de söylenebilecektir.

Erkeğin “erkek tesettürü” mücadelesi vermemesini, onun “kimlik eksikliği” olarak gören bu kadın ideolojisi, erkek çıplaklığının fallus-erekte olmuş bir iktidar tezahürüyle gökdelenlerde teşhir edildiğini anlamamakta direnmektedir.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...