Haberler, Röportaj

NECATİ MERT İLE “MEMLEKET KİTABEVİ” ÜZERİNE SÖYLEŞİ

0 146

img_9535

Saygıdeğer Hocam, kişiliğiniz, yaşadıklarınız, edebiyata-Türkçeye katkılarınız, hikâyeciliğiniz üzerine çok söz söylenecektir. Bu söyleşide konuyu biraz daraltarak “Memleket Kitabevi” adlı kitabınızı merkeze almak istedik. O yüzden doğrudan söze kitabeviyle girelim.

Hocam, öğretmen olduğunuzu biliyoruz. 70′li yılların ortalarında kitapçı dükkânı açarken memuriyetiniz devam ediyor muydu?

Necati Mert: Memuriyet hayatım devam ediyordu ama fiilen etmiyordu. Bakanlık emrindeydik. O bakanlık emri süresi içindeyken dükkân açtık.1973 yılında bakanlık emrindeyken istifa ettim. İşte o sürede de Mayıs ayının 13′ünde dükkânı açtım.

 

Bu kitabevini açma fikri size mi aitti yoksa birileri telkin mi etti?

Necati Mert: Benim hiç esnaf olmaya niyetim yoktu. Ticaret benim sevdiğim bir iş değildir. Başka bir şey daha, ben kapitalizme düşmandım ve -ilginç bir şey- elinde tablası olan simit satan birisini de kapitalist zannediyordum. Dolayısıyla kaçtığım, kızdığım bir durumun içinde kendimi bulmak istemedim. Fakat bakanlık emrindeyken üçte bir maaş alıyorsunuz (ve onların bir kısmını da alamadım) ne yaparsınız?  Evden de merak ediyorlar, para kazanmıyorsun diye değil, çünkü eşim de öğretmen, biz birlikte o tarihte bir maaşla yetinmeye çalışırdık. Benim yerim yurdum belli değil, yani arkadaşlar eş- dost benim için ne diyecek? İşsiz mi diyecek, kovulmuş mu diyecek, komünist mi diyecek?  Bu şeyler, bu sorular var kafamda.  Yüksel Büyükakten adlı bir arkadaşım vardı. Adapazarı’nda özel okulları başlatan biridir. (Şuan gerçi eğitimin dışında.)  O arkadaş benim zihnime girdi. Beni bir kitabevi açmaya ittiren odur.

Kitabevi şu andaki yerde miydi? Havuzlu çarşıda…

Necati Mert: Biz o günden beri yani 73′den beri orayı hiç değiştirmedik.  Yüksel dükkân soruşturdu. O dükkânda kiracı olarak bir orkestra davulcusu grubu vardı. Yüksel onlarla çıkmaları karşılığında  22 bin 500 liraya anlaştı. Onlar çıktı biz ondan sonra o işe girdik. Peki, para nerede? Bende hiç beş kuruş yoktu. Yüksel bunu bana söylediğinde “ya bende para yok” dedim. Onun kayınpederi o sıralarda emekli olmuş, 30 bin lira ikramiye almış. Yüksel, kayınpederinin 30 bin lirasını ticarete sokmak istiyor.  Parayı ben veririm dedi. 30 binin 22 bin 500′ünü onlara verdik. 7 bin 500 lira ile de raf-maf yaptırdık. İstanbul’da cezaevinden tanıdığım bir yayıncının gösterdiği yerden alışveriş yapmaya başladık.

Ve bir gün ya satamazsak korkusu sardı içimi. Yüksel’e dedim ki, ya satamazsak, kâr etmeksek, rezil olursak bunu nasıl telafi ederiz? Yüksel, “borcumuz olan adamları çağırırız gelin malınızı alın gidin deriz, burayı da 22bin 500 den aşağı olmamak kaydıyla birine devreder çekiliriz” dedi. Benim kafam o zaman dank etti. Yani ben istifa ettim ama bu soru karşısında uyandım. Yüksel, adeta “sen başının çaresine bak” der gibiydi. Parayı o verdi, hava parasını o verdi, alacaklılar da geri alacak satılmayan kitapları. Biz bu durumda geldiğimiz gibi çırılçıplak ayazda kalacağız. Ne yapıp ne etmeli bu dükkânı ayakta tutmalı dedik. Bu, kitabın da, benim hayat hikâyemin de duygusal geçitlerinden, noktalarından biridir.

img_9537                         img_9541

Bu kitabevi ticaretin dışında herhangi bir ideolojik yapılanmanın ortasında oldu mu?

Necati Mert: Olmadı dersem yalan olur. Yani öyle bir organik yapılanma yok. Kimi yerlerde mesela bir örgütün, bir cemaatin adı ile değilse bile dolaylı bir adlarla açıldıklarını biliyoruz. Hatta burada bile (isim vermeyeyim) bir kitabevi açıldı, sonra adres değiştirdi, el değiştirdi falan. Bizim öyle değildi ama şu da vardı;  ben hangi kitapları okuyorsam o kitapları satmak istiyordum. Ve o da tabii burayı ideolojik görüntülü bir dükkân haline sokuyordu. Sonra başladılar benim okumadığım kitapları da sormaya. Ben de onları satarsam etraftan eleştirilirim diye korkuyordum.  Enver Aytekin, cezaevinde tanıştığım bir yayıncıydı. Bir gün ona gittim;  “Enver abi böyleyken böyle”, dedim. “Hoca sen kitapçısın, müşteri senden ne istiyorsa onu satacaksın” dedi.  Biz ondan sonra başladık bu tür kitapları satmaya. Ondan önce Marks satıyorduk, Lenin satıyorduk. Marksların, Leninlerin satışı 1980′li yıllara kadar devam etti;  fakat bizim çeşitlerimiz de dükkânımızda o çeşitle sınırlı kalmadı, nasıl diyelim her yayına dönük çeşit yapmaya başladık.

Bu soruyu sormamın amacı şuydu: O yıllarda kitapçılar örgüt merkezleri gibiydi. İdeolojik gruplaşmalar bir kitapçı dükkanı etrafında oluyordu. Sağda da, solda da bu böyleydi. Oraya kitap almaya gelenler genelde o fikre yakın insanlar oluyordu. Belki örgütsel, organik değil ama…

Necati Mert: Yalnız bütün bunlara rağmen yani ben organik demem. Kesinlikle organik bir şey yok. Diyemem, demem fakat o şekilde denilebilir, yani diyenler içinde iftira etmiş olanlar vardır. Ama yani safiyane beni öyle zannedenler, o örgütün insanı zannedenler de olabilir, onları da bağışlarım.

Kitabınıza “Memleket Kitabevi” adını neden koydunuz? Bu seçim kimin fikriydi? Gelişim Kitabevi “Memleket Kitabevi”ne nasıl dönüştü?

Necati MERT: Ben kitap adları ararken çok düşündüm. Çünkü ilk kitabımın adı “Gramofonlar Radyolar Teypler”. Sonradan farkına vardım, hiç güzel bir ad değil; sanki gramofon, radyo, teyp tamircisinin el kitabımıymış gibi. Oysa bunun daha metaforik bir adı olabilirdi. Ne diyelim, “Gramofon Recep”, orada bir kahraman vardı öyle olabilirdi. Peki, ben neden o adı verdim? Tekin Sönmez  (onun dergisinde çıktı benim ilk hikâyelerim, kitabı da o bastı zaten) bana dedi ki; ya, değişim, dönüşüm temalarını, toplumsal değişimi işliyorsun bu kitabının adını “Gramofonlar Radyolar Teypler” koyalım.  Çünkü o hikâyede gramofondan radyoya ve teybe geçiş süreci ile anlatılıyor toplumsal dönüşüm, değişim.  Ben de ona inandım. Mehmet Seyda bir gün Adapazarı’na geldi, ne yazıyorsun falan dedi. Tanışmıyoruz, o gün tanıştık. Hikâye falan dedim. Neyin var dedi. “Gramofonlar Radyolar Teypler” dedim. Güldü,  o da dedi ki, “kitap adları koyarken dikkatli olmak lazım. Ben de bir kitabımın adını ‘Cinsel Oyun’ koydum, tüh çok pişmanım.” Bunlar etkiliyor, uyarıyor.

Peki, bu memleket…

Necati Mert: Ha! Memlekete gelmedim değil mi? Ben kitap adları ararken işte bu Mehmet Seyda’nın tavsiyesiyle çok düşünüyorum. Benim dükkânımın hayat hikâyesi dükkânımla sınırlı değil, benimle de sınırlı değil, Adapazarı ile de sınırlı değil. Ülkeyle sınırlı, hatta birkaç bölümde kürenin geneliyle ilgili bir kitap. Yani, kürenin 1973 – 2013 yılları arasında bir dükkânın mikro tarihinde kürenin makro tarihine gitmek gibi bir şey. Peki, burada “Gelişim Kitabevi” adını kullansaydım bu belgesel gibi olacaktı.  Burada memleket adını özellikle seçtim;  memleketin yaşadığı her şeyi yaşadı benim dükkânım.  Burada bir kitabevinin hikâyesi değil, bir memleketin hayat hikâyesi vardır. Üstelik bu memleketin resmi tarihinin hayat hikâyesi değil, resmi tarihine benzer bir hayat hikâyesi değil, özel tarihe bağlı bir hayat hikâyesidir ve beni çok yaralamıştır. 1976 yılında dükkânda dört kişiyken saldırıya uğradık. Cam pencere indirildi. Raflar indirildi ve kitapların üzerine boyalı su akıtıldı. 15 gün geçti geçmedi, 1977′nin 5 Ocak’ını 6 Ocak’ına bağlayan gecesi dükkân bombalandı.

Yıllar sonra bu kitabı yazarken çeşitli kaynaklara el attım, üniversitenin hazırladığı “Sakarya İli Tarihi” var, burada bir hoca Sakarya’da çıkan gazetelerden Sakarya tarihini kronolojik halde sıralamış. Verdiği tarihi aradım, bizim saldırıya uğradığımız yıllarda bombalama diye bir şey yok. Resmi tarihin es geçtiği, yazmadığı şeyler bunlar. Fakat yazması şart. Ben bunda burukluk göstermiyorum.  Resmen kınıyorum onu. Çünkü bu o tarihte sadece benim başıma gelmedi. Birçok şehirde birçok tanıdığım bunları yaşadı. Dolayısıyla bu toplumsal bir olaydı. Bununla en güzel memleket kelimesi memleketin yaşadığını benim dükkânım yaşadı. Bunları düşünürüm. Memleket kelimesini seviyorum; devlet kelimesinden, vatan kelimesinden, ülke kelimesinden daha fazla seviyorum.  Siz de hatırlarsanız, hastanelerin adı “Memleket Hastanesi”ydi.  Hastaneler üzerinden devlet kendini hatırlatmak için memleket adını çıkarttı; “Devlet Hastanesi” yaptı.  Ben şimdi adı bizde bırakılsın diye adını memleket diye koydum.

Çok güzel. Yani bir açılım oldu bu. Düşünüyordum, acaba neden bu ismi koymuş diye? Bendeki çağrışımları daha farklıydı.  Memleket kelimesinde yerlilik anlamı var.

Necati Mert: O da var tabii ama o kadarı beni tatmin etmedi. Dediklerinin içinde o var, doğru.

Bir de şöyle düşündüm. Yerli sol gibi. M.A. Aybar çizgisi bunda etkili olmuş mudur?

Necati Mert: Yok, o dediğinizin etkisi oldu ama burada değil.  Dükkânın adını “Gelişim” koyduk. Aslında gelişim kelimesi diyalektik kelimesinin karşılığı değil ama diyalektiğin reddettiği kelime de değil. Çünkü diyalektikte, yani bizim düşünce sistemimizin temel kavramlarından diyalektikte şey vardı. Tez, antitez, sentez… O kendisini doğruluya doğruluya, geliştire geliştire gider. Kesinlikle geriye gitmez bu. Yani biz öyle alırız verilen örneklerden. Mesela değişim vardır. Beni değişim kelimesi tatmin etmez. Çünkü bugünden gerilere dönmenin adı da değişim olabilir. Ama gelişimde bugünden düne dönme yoktur. Gelişim adı böyle verilmiştir.  Fakat dükkân açarken dükkânın adı gelişim değildi.  Yüksel’in oğlunun adı Tansel, dershanesi vardı; onun da adı Tansel’di.  Onun adını kullandık. Ankara’da öğrenciliğim yıllarında Erdal Öz’ün sergi kitabevi vardı; orada sergi kelimesi benim çok hoşuma gidiyordu.  Yüksel’den Tansel kelimesini bizden de sergi kelimesini aldık “Tansel Kitap Sergisi” adıyla kurduk.  Bu 2-2.5 yıl kadar sürdü.

Ben yine memleket kelimesine gideceğim. O yıllarda meşhur bir şarkı vardı. Ayten Alpman’ın “Ne Güzeldir Benim Memleketim” adlı şarkısı.

Necati Mert: O sıralarda olmaması lazım. O, daha sonraları,  Kenan Evren’in icadı.

Öyle mi?

Öyle zannediyorum.

Ben 80 öncesi biliyorum. Kenan Evren bunu marş gibi kullandı. 70′li yıllardan kulağımda kalmış gibi.

Ayrıca Nazım Hikmet’in de “memleket” vurguları var. Memleketimden İnsan Manzaraları…

Necati Mert: Yok. Doğrudan doğruya çok ağırıma gitti.  Benim adımı taşıyan hastanelerden benim adım siliniyor. Beni çok tatmin eden inatlarım vardır yani. Memleket kelimesini…

Memleket halkı temsil ediyor yani.

Necati Mert: Tabii evet. Sonra gördüm, memleket kelimesini kullanan başka çalışmalar oldu.

img_9551                                 img_9557

Yine şöyle bir şey. Tabii zor ama muhafazakâr bir kenttir Adapazarı. Burada bilinen bir sol kitabevi.  Bunun için zaten bombalanmış, çeşitli saldırılara uğramış. Bu nasıl bir duygu. Erzurum’da doğduk büyüdük, orada da böyle bir kitabevi vardı.

Necati Mert: Her yerde vardı.

Onunla şimdi özdeşletirdim. Yani insan nasıl hisseder kendini. Bir adada mı?  Yoksa denizlerle kuşatılmış burası biziz mi? Kuşatılmışlık hissi mi?

Necati Mert:  Galiba ikincisi. Son dediğinizle yaklaştık. Doğru, doğru bir soru. Ben de doğru cevap vereyim.

Yahu, şimdi ben içeriye neden alındım? Ben bunu hiç hazmedemedim. İçeriye alınmam benim bütün hayatımı engelledi. Çok şey çektim. Mesela birini söyleyeyim;  siz emekli olduğunuzda alacağınız paranın ben yarısını alıyorum. Emekli aylığımın yarısını alıyorum. Yedi sene milli eğitime hizmetim oldu. Ben orada birikmişimi de alamadım. Onun bana getirdiği maaş artışı falan da olmadı.

Ben ne yaptım diye düşünüyorum? Valla hiç bir şey yapmadım. Benim yeminime ihtiyacı yok bu durumumun. İstanbul sıkıyönetim kendisini ilgilendirecek bir durum görmeyince bizi Sakarya Sivil Ağır Cezaya gönderdi.  Ağır Cezada Kâzım Bey vardı, dosyaya baktı,  “sizin yaptıklarınız bizi de ilgilendirmiyor” dedi. Uyuşmazlık Mahkemesine gönderdi bizi. Uyuşmazlık Mahkemesi askerle sivil arasında anlaşmazlıklar sırasında emanet hakimlerle zaman zaman kurulan bir mahkemeymiş.

1974 yılında af çıktı. Biz Uyuşmazlık Mahkemesine de çıkmadık. Ne ceza var, ne beraat var, ne de af var. Bir suçumuz olsaydı bırakmazlardı bizi herhalde. Böyle bir suç yok, hatta o günlerde dediklerimin bugün her yerde söylendiğini görüyorum.

Mesela ilginçtir “Benim Kardeşlerim” diye başladığım bulvar miting konuşmam vardı. Savcı bana diyor ki, ne demek kardeşlerim yani o onu yoldaşlarım olarak okuyor. Ya ben onu yoldaşlarım olarak da düşünmüş olsam orada yazmadığıma göre sen bunun üzerinde duramazsın. Kardeşim demenin ne ayıbı olabilir? Kardeşlerim diye seslendiğim konuşma metni bugün elimde olsa ( polis vermedi geriye) yahu gülerim. Hatırladıklarım var, gülüyorum onlara.  Onlar çok gülünç şeyler.

İlginç bir şey: Tümende bizi soruşturuyorlar, Mit mensubu, ben daha odaya girerken “vayy gel bakalım Bulgaristan kooperatifçisi ” diyor.  Yahu Bulgaristan kooperatifini örnek vererekten Ferizli’de bir şeyler anlattım. Ne bu? Toprak toplulaştırması diye bir şey var. Verim alınsın diye ya, Ticaret Odası başkanı, Ticaret Odası üyeleri her yerde istiyorlar bunu. Şimdi onların istediği şey ile benim istediğim şey aynı. Bunun ceza kanununun 141 ve 142. maddesiyle ilgisi yok. Hatta bizim bütün dediklerimiz Atatürk’ün devletçilik ilkesinin çerçevesi içerisindeki şeylerdir. Bunların cezalandırılmaması lazım ama cezalandırıldık biz. Yani ceza kanununa göre ceza yemedik. Ama şu var benim hayatımda bu bana ödettirildi. Milli eğitim ödettirdi. Dükkan açtım, bombası şusu busu… Tehdit mektupları, telefonları falan. Yani bunları yaşattılar bize. Öç demeyeyim, intikam da demeyeyim ama vücut affetmiyor bazı şeyleri. Ben ceza evine girdiğim tarihtekinden daha solcuyum daha sosyalistim bugün.

Necati hocam, ben yine “Memleket Kitabevi” ile devam etmek istiyorum. Kitabevi bombalandı. Peki, bunları kimler yaptı? Faili meçhul mü kaldı? Niçin yapmışlar mesela, bunu öğrenebildiniz mi?

Bu tür sorularda verilecek tek cevap vardır: “Demokrasiye düşman güçler yaptı.” O tarihte de soranlar oldu.  Gazeteciler de sordu falan.  Fakat bu çok genel, hiçbir şey açıklamayan bir cevap. Bunu ancak hükümet sözcüleri kullanabilir. O gün çaresizlikten böyle dedim. Olayı siz yaşadığınız halde,  mağdur siz olduğunuz halde sizi suçluyorlar.

O gece bizim dükkânın bombalandığından çok geç haberimiz oldu. Misafirlikteydik, annemler, kayınvalidemler toplanmışlar bizim evin önüne. Onlar tabii duymuşlar,  bizim gezmeye gittiğimizi de bilmiyorlar, telaşlanmışlar.  Evde zarar ziyan var mı diye eve gelmişler. Kayınbirader banyo camından içeri girmiş. Biz öldürüldük mü, kaçırıldık mı diye düşünüyorlar; ama böyle bir işaret bulamıyorlar. Biz eve geldiğimizde 12′yi geçiyordu. Bizi gördüler ferahladılar, biz de böylece öğrenmiş olduk.                                                                                                                                       

Gittik dükkâna, emniyet falan orada, araştırma yapıyorlar. Bizi aldılar karakola götürdüler. Aygün İşhanı vardı, onun üstünde bir yer. Komiserle sonra biz karşılaştık, konuşmadık ama birbirimiz tanıyoruz bakışıyla selamlaşıyor gibi yaparak yan yana geçtik.  O adam bana emniyette,  karakolda demesin mi “memlekette bu kadar kitapçı varken neden gelip hep seni buluyorlar.” Bunun altında şey var yani, senin bir halt yemen var. Ben nasıl oldum, delireceğim. 4. kattaydı galiba. Ben o merdivenleri patır patır indim. Lanet olsun dedim, ben bu soruya cevap vermem. Yanında iğrenç bir polis vardı, bize zulüm ediyordu. Ecevit’in kazandığı bir seçim sonrasında Ecevit rozetiyle dükkânın önüne geldi, ellerini kaldırıp oynadı.  O çocuk ona yaverlik ediyor. ben çıkınca peşimden koşturmuş, beni o yıkılan vilayetin önünde yakaladı. “Gel abi soruyu düzgün soracağız” dedi. Ben öyle çıktım yukarıya tekrar ifadem alınsın diye.

Kimler yaptı sorusuna cevap verirken aklıma geldi bu. Bu soruyu soran emniyetin bu olayı bize kimin yaşattığını bulması mümkün değil. Dolayısıyla ben devletten, devletin emniyetinden bir şey beklemedim. O zaman da beklemedim, sonra da beklemedim.  Bu soru sorulacak bir soru değildir. O tarihte burada bir teşkilat adıyla kendini adlandıran bir grup vardı. Bu grup Demirel’in himayesinde bir gruptu ve bir partinin değil iki partinin müşterekliğinde, düşünce ortaklığında çalışan bir gruptu. Ben, onların yapmış olabileceğini zannediyorum ama bir iddiada bulunamam.

Ticaret Odasında, mecliste bulunduğum yıllarda bir arkadaşla tanıştık. Bir gün tebessümle dedi ki; “hocam, sizin o kalın cam, vuruldukça kırılmayan cam var ya, benim kayınbiraderin ayakları vurdu ona.” Hatta o cam yaralamış falan onu, doktora götürmüşler. Ama ben onun kayınbiraderi kimdir ben onu bilmem, yani tanışalım falan da demedim. Tanıştıklarım var, mesela bir gazeteci vardı onunla tanıştık. Yine bizim dükkâna gelen, dükkânı şöyle boylu boyunca gezen, tur atan “iyi bir komünist olmanın yolları” kitabı var mı diye soran birisi vardı.  Öyle bir kitap yok ama hangi yayınevi basmış, kim yazmış. Ben güya soru soruyorum. “Sen bunları daha iyi bilirsin” diyor,  tak tak böyle yürüyor dükkânda. Boyuna gitti geldi.

O delikanlıyla Aziz Duran’ın belediye başkanlığını devraldığı ilk aylarda Çarkta açık hava tiyatrosu vardı. Orada bir tören vardı, biz de o törene gittik.  O delikanlıyla ve müşterek bir arkadaşımızla oturup beraber pilav yedik. Ha şunu da söyleyebilirim; yapanlar buralı olmayabilir. Bu tür eylemlerde genellikle şehrin insanları eyleme katılmıyor. En fazla seyirci kalıyor. Hiç mi katılmıyor? Dediğim o arkadaşın kayınbiraderi katılmış. Ben yine bir başka arkadaşın tanıklığı ile şehirden birinin bir ramazanda birinin lokantasını bombaladığını da bilirim.  Ama bunlar genel bir şey değil. Genellikle şehrin ceza verilecek bir mekânı, bir dükkânı varsa ceza verecek örgüt o kişileri dışarıdan getirtiyor. Yardımcı oluyorlar, oradakileri gösteriyorlar, öyle hallediyorlar. Neden? Çünkü tanınırlar. Ertesi gün yüz yüze bakacaksın.  Yani aynı mekânda yaşıyorsanız düşmanlıklar o kadar uzun sürmüyor.

Peki, bu olaydan sonra korkan, tedirgin olan, kitapevine uğramayan arkadaş çevrenden kimseler oldu mu? Yani yalnızlaştırma durumu yaşadınız mı?

Bombalama olayından dolayı olmadı.  Hatta Cavit diye arkadaş vardı. ( Arifiye Öğretmen Okulunda bir süre müdürlük yaptı. Şimdi emekli öğretmen, Şerefiye Caminin orada bir zücaciye dükkânı var.)  O geldi,  “Necati geçmiş olsun” dedi. 12.5 lira var cebimde dedi. “Teşekkür ederim Cavit” dedim. (Duygulanıyor.) Yazdım bunu kitapta. Yani bombalamadan dolayı yalnızlaştırılmam olmadı. Hatta nasıl diyeyim, sevenlerim arttı galiba. 12 Mart’ta böyle olmadı ama. 12 Mart’ta cezaevinden çıktım, orada yalnızlaştırıldım. Bu olayda olmadı.

Bu yaşadıklarınızdan dolayı, bilhassa dükkânın tahrip edilmesinden, bombalanmasından dolayı çevrenize, arkadaşlarınıza, memleketinize, Adapazarı insanına kırgınlığınız oldu mu?

Necati Mert: Hiç yok. Çünkü memleketimin Ahmet, Mehmet gibi müstakil isimleriyle bir derdim yok. Ama içinde onların da bulunduğu bir sistem, bir işleyiş var. O sistemden şikâyetim var tabii. Yani o sistem, “12 Mart”tan bugüne kadar içinde bulunduğumuz sistemdir. Hatta kırgın değil, bu olayı bana yaşatmış, yani bombayı atmış, saldırıda bulunmuş arkadaşları, yakınları, çevreleri yani uzaktan da gelmiş olsalar insanlarla yani muhafazakâr düşüncenin her alt başlığı ile alt grubuyla ben ondan sonra barışık bir hayat yaşadım. Yani mesela “kim yapmış olabilir” diye sorguladığımda milliyetçiler denebilir, muhafazakârlar denebilir, bunlar söylenir. Şu an milliyetçilerden arkadaşlarım, dostlarım var. Muhafazakârlardan da var. Peki, bu nasıl oluyor? 

Mesela sormadınız ama şöyle de diyebilirdiniz yani, siz bu olaylardan çekindiğiniz için mi böyle bir tornaya mı girdiniz? Hayır, hiç ilgisi yok. Benim zannederim bu insanlarla -benim o zamanki düşüncemde olmayan insanlarla- birlikte yaşamak gibi bir fikrim varmış. Onu da nerden biliyorum? Hüseyin Su bir sorusunda bunu dile getirdiydi. Mesela “Gramofonlar Radyolar Teypler” de “oruç satmak” diye bir hikâyem vardır. Yine o kitapta “Herkesin Kızı” diye bir hikâyem vardır. Yine o kitapta “Park” diye bir hikâyem vardır. Bu hikâyeler benim o tarihteki inancımın dışındaki hikâyelerdi.

Bunu ben söylemiyorum yani bu şeye sığınaraktan soruyu cevaplamayacağım. Mesela Ömer Lekesiz “Park” hikâyemi aldı, Antolojisine koydu.  Benim bugünkü anlayışıma göre çok da güzel bir hikâye değil, ama kurtarır, vasat 5 numara alır. Ömer Lekesiz bu hikâyeyi aldı, antolojisine koydu değerlendirdi ve ben kendisine dedim ki, “ya bu hikâye bu kadar övgüye layık değil, yıllar sonra siz bunu överek beni çok memnun ettiniz ama ben hikâyemi öyle görmüyorum” dedim. O dedi ki; “yok, böyle hikâye bugün yaz, ben yine o hikâyenin arkasında dururum.” O hikâyede ne vardı?  O hikâyede “27 Mayıs”ın darbe olduğu vardı. Yani ben bu hikâyeyi yazdığımda her halde 1973-74 olsa olsa 1975 olsun. O tarihte bizim solcular hatta hala (solcular demeyeyim, Kemalistler) bugün de “27 Mayıs”a ihtilal diye bakarlar; diğer darbelerden ayırırlar, onu temize çıkarırlar. Ben, 1973-74 yıllarında bunun darbe olduğunu orada göstermişim. Hüseyin Su, “zaten sizin hikâyelerinizde böyle pek solculukla bağdaşmayan şeyler var” diyor. Ben onları bağdaştırıyorum solculukla, o ayrı bir mesele.

Adapazarlı bir öğretmen benimle tanışmak istermiş. Dükkânıma geldi, tanıştık bu arkadaşımızla, yedik içtik. Beni şeyden haberdar etti. Zannederim bu hikâyeleri gördü. Mesela ben dedeli evde büyüdüm. Dedemin benim üzerimde çok etkisi var. Yani bir yerde, nasıl desem bugün akaid Müslümanı değilsem de, eksiklerim varsa da, iyi bir kültür Müslümanı olduğumu düşünüyorum. Bu, dedemin bende bıraktıklarıdır. 7-8 yaşına kadar ben onunla beraber yaşadım. Ondan ayrıldık, görüşmemiz azaldı. İşte Selahattin bunları gördü zannediyorum. Biz bunları hep konuştuk kendisiyle, o edebiyat dergisinde Nuri Pakdil’in dergisinde Rasim Özdenören’le, Erdem Beyazıt’la, Atasoy Müftüoğlu’yla beni ismen tanıştırdı. Atasoy Müftüoğlu’yla da yüz yüze onun sayesinde geldim. Sonra zor olmadı.  Hatta şöyle derler arkadaşlar;  “abi şu namazı da kılsan ne güzel olur.”

Merkezden uzak olmak, İstanbul’dan uzak olmak etkiliyor mu çalışmalarınızı?

Necati Mert: Bir toplantıda sormuşlardı, taşrayı konuşmuştuk. “Ya sizin taşra dediğiniz bizim memleketimiz” dedim ben de. Yani sizin taşra dediğiniz yerde biz oturuyoruz, yaşıyoruz. Konu komşuyla beraberiz. Ama bütün buna rağmen bu şehir, bu ülke, bu memleket çok acılar yaşadı. Ama acıları komşu komşuya yaşatmadı; insan insana yaşatmadı. İnsanın insana, komşunun komşuya acı çektirmesini bundan siyasi kâr elde eden insanlar programladı. Böyle görüyorum.

img_9566

70′li yıllarda genelde bir ayrışım vardı, düşmanlık vardı, kamplaşma vardı. Diyalog çok azdı. 2000′li yıllardan sonra yakınlaşma daha çok arttı. Karşıt düşüncede olanlar birbirini tanımaya başladı. Diyalog süreci başladı. Bugünkü yakınlaşma 70′li yıllarda olsaydı neler kazanırdık ya da neleri kaybetmeyebilirdik?   Türkiye’de bazı şeyler değişebilir miydi acaba?

Necati Mert: Yani ben buna tabii Türkiye açısından değil, kendi açımdan cevap verebilirim. Bu öyle kesinleştirilecek bir şey değil. Ben mesela şey derim:  12 Mart’ta devlet beni almasaydı içeriye, bugünün bir edebiyat öğretmeni gibi Kemalist, CHP’ye oy veren falan bir şey olurdum. Bu da çok önemli bir şey değil. Yani beni bugünkü halime getiren yaşadıklarımdır. Zannediyorum o benim benzerlerimle barışıklığım yaşadıklarımla alakalı. Yani ben onları yaşamasaydım bu insanlarla bugün beraberliğim, barışıklığım olur muydu bilemem?  Ama mesela benim çocuklar; “baba sen kitapçı olmasaydın, yani bin bir çeşit insanla karşılaşmasaydın bugünkü Necati olmazdın” diyorlar. Doğru, yani yaşadıklarımdan ayrı bir şey değil. Ama şu doğru tabii her devirde her ülkede kavganın bir anlamı yok ama “barışın” demekle de barış olmuyor. Bunun şartlarının olması lazım. Bu bana düşmez herhalde veya benim payıma omuzlarım kadar düşer; asıl yöneticilere düşer bunları oldurmak.

Özeleştiri olması açısından geriye dönüp baktığınızda keşke şöyle yapsaydık ya da şunları yapmasaydık dediğiniz şeyler oldu mu?

Necati Mert: Tabii oluyor. Mesela benim 12 Mart’ta içeri alınmamın arkasında Yaşar Bir adlı Adalet Partili bir milletvekilimiz vardı. O, okula geldi. İmtihan dönemi öğretmenlerle görüşecekmiş. Ama neler söylüyordu. “Orman köylüleri eskiden lastik giyemezlerdi, çamur içinde gelirlerdi, odun indirmezlerdi aşağıya. Biz onlara asfalt yol yaptık, ayakkabı verdik. Orman envalini şimdi aşağıya çok kolay indiriyorlar” diye büyük bir konuşma yaptı. Ya canım falan sıkıldı. Ben de “Yaşar bey, Yaşar bey” dedim. “Siz orman köylüsü için o asfaltı yapmadınız.  Onları kara lastikten siz çıkarmadınız. Size getiriyordu bunlar orman envalini siz onları satıp, onlardan daha çok kazanıyordunuz.” Adam çıldıracaktı.  Döndü “öğretmenler” dedi;  “biz Ankara’da bu arkadaşınızın benzerleriyle mücadele ediyoruz.” Gülçin Devrim diye bir öğretmen vardı. (Benim öğretmenimdi, Allah rahmet eylesin.) O, kalktı “Yaşar bey, Yaşar bey” dedi; “Necati benim öğrencimdi, bugün de meslektaşım. Çok yazık ediyorsunuz, eğer bunlar gibi insanların arkasından koşuyorsanız.” Bunun üzerine Milletvekili tası tarağı topladı çantasını aldı, Ali Dilmen Lisesine gitti. Oradan da haber geldi. “Yahu sizin okulu çok sevdim, Adapazarı Lisesi kopmuş, onlar şöyle olmuş, böyle olmuş” demiş.

Sonra bir gün onun yeğeni bir arkadaşım var, o bana rastladı;  “Necati ya” dedi, “sen dayıma ne yapmışsın?”  Dedim, “ne yapmışım?” İşte olanları anlattı, meğer onun dayısıymış.  Bana, “dayım seni sürecek haberin olsun” dedi. Dayıma ben engel oldum. “Dayı, bu benim arkadaşım falan dedim” dedi.

O zamanlarda TÖS diye bir dernek vardı. Ben TÖS’e falan gidemiyorum. Yani benim bilgimi TÖS’ün bilgisinin çok altında görüyorum. Çünkü bütün TÖS’ün şube başkanları Cumhuriyet gazetesinin ikinci sayfasında yazı yazıyorlar; makaleler yazıyorlar. Ben onlar gibi değilim.  TÖS gözümde büyümüş, gidip üye olmaya çekiniyorum, korkuyorum. Burada beni uyardılar, hukuk yardımı almam gerektiğini söylediler. Ben bir umutla TÖS’e gittim, kaydoldum. Şimdi burada keşke dediğim yer var.  Yaşar Bir’le öyle konuşmam şart mıydı yani? Aynı şeyi Yaşar bey’e hissettirirdim.  O da beni sürgün edemezdi. Ama bu şekilde dillendirmezdim.” Yahu öyle bir atıyorsun derdim ki, şöyle yan bakarak içimden mırıldanırdım o anlardı.  Bu mesela bir yanlıştı.  Yapmasaydım bunun arkası da güzel gelirdi.

Saygıdeğer hocam, çok teşekkür ederim. Çok güzel bir söyleşi oldu.

Necati Mert: Ben teşekkür ederim.

img_9570


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...