Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

EĞİTİM VE BİR TOTALİTER EĞİTİM PROJESİ OLARAK KÖY ENSTİTÜLERİ

0 139

 images

 

İNSAN EĞİTİM ve FELSEFE

İnsanlık tarihi incelendiğinde; her dinin, her ideolojinin ve her toplumsal düzenin kendine özgü bir eğitim modeli ve felsefesi olduğu görülür. Kişiliğin önemli bir bölümünün sonradan kazanılan yeteneklerle oluşturulduğu düşünülürse bu durum normal karşılanmalıdır. Hangi toplumsal düzen olursa olsun, gelecekte yetiştirmek istediği insan modeli sorununa kayıtsız kalamamıştır. Çünkü oluşturulan toplumsal modelin ve bu modelin öznesi olan insanın kazanacağı özellikler, modelin davamı için gerekli sayılmıştır. İbn-i Haldun’dan beri, çöken medeniyetler üzerinde yapılan analizlerde, eğitim sistemlerindeki yetersizliğin önemli bir rol oynadığını biliyoruz.

Tarih boyunca kurulan, insan doğasının çeşitli şekillerde biçimlendirmeye müsait oluşu siyasal sistemlerin dikkatini eğitim üzerine yöneltmelerine yol açmıştır. Bu durum eğitim sistemlerin doğmasına ve gelişmesini sağlamıştır.

İnsanoğlunun evreni, toplumu ve kendini anlama ve anlamlandırma çabası olan felsefe de eğitim konusuna duyarsız kalmamıştır. Bu çalışmalardan doğan eğitim felsefesi, bireyin yetiştirilmesinin arkasındaki problemleri ele almıştır.

Eğitim felsefesinin içinde konuyu ele alan onlarca akım doğmuştur. Ancak eğitimin temellerini sorgulayan en temel akımlar idealist ve realist akımlardır. İdealist eğitim sistemi, insan hayatının önemli yönünü oluşturan manevi (ruhsal–tinsel)  değerlere önem veren ve ünlü Yunan, filozof Eflatun’un öncülüğünü yaptığı bir felsefi sistemdir. İdealist sistemin paradigması temel alınırsa, bütün dinlerin eğitim anlayışı idealist sayılmalıdır. Varlığın yaratıcıdan başlayarak anlamlandıran bir sistemde idealizme öncelik verilmesi de kaçınılmazdır.

Realist eğitim sistemi ise olguların gerçekliğinden hareket eden felsefi değerlendirmeyi temel alır. Akım birçok konuda hocası Platon’un aksine fikirler oluşturan Aristo tarafından kurulmuştur. Aristo’ya göre “idea” Platon’un iddia ettiği gibi varlığın dışında değil içindedir. Bundan dolayı realist eğitimciler toplumsal gerçekliği temel alırlar.

Aslına bakılırsa tüm bu tartışmaların altında “hangi değerlere ve donanıma sahip insan yetiştirmek istiyoruz? Sorusunun cevabını aramak yatmaktadır.  Bu soru idealist ve realist eğitim sistemleri başta olmak üzere, eğitim akımlarının temel sorunudur. Ancak günümüzde eğitim sistemleri o kadar karmaşıklaşmıştır ki, onları saf ve realist ve saf idealist olarak tanımlamak ve sınıflandırmak imkânsız hale gelmiştir. Bunun nedeni; insanın dünya geldiği gibi bırakılmayıp eğitilmesi gerektiği herkes tarafından kabul edilirken, nasıl bir insan yetiştirilmeli konusunda farklı tavırlar gösterilmesidir.

Eğitimin araçları ve yönetimi konusunda oluşan konsensüsün, eğitime temel oluşturacak değerler konusunda olamayacağı açıktır. Çünkü medeniyetlerin ve ülkelerin kendilerine özgü dini, kültürel ve sosyal temelleri vardır. Bu durum mantıki olarak kültürel yönden eğitimin milli değerler üzerine kurulmasını zorunlu hale getirir.

Her türlü toplumsal değişimin eğitim olmaksızın yürütülemeyeceği gerçeği herkesi bu konuda tavır almaya zorlamıştır. Sosyalizmi benimseyen bir düşünür toplumcu gerçekçilik; Liberal için pragmatist sistem; milliyetçi için cemaatçi- dayanışma, dini temel alan için manevi değerlere dayalı idealist eğitim en iyi eğitim biçimidir.

Günümüzde demokratik eğitim bilincinin gelişmesiyle tek merkezli, otoriter yönelmelerin yerini; eğitimde çoğulculuk ve birey merkezli yönelimler almıştır. Tüm bu olumlu gelişmeler rağmen sorunun can alıcı tarafı hala cevaplanabilmiş değildir. İnsan yetiştirmede temel alınacak evrensel değerler nelerdir. Eğitimde uygulanacak temel değerler aşkın bir kaynak olmaksızın nasıl değişkenlikten kurtarılabilir? Yoksa sofistlerin dediği gibi bütün değerler bireyden bireye değişir mi? eğer değişiyorsa en iyi değer nasıl belirlenebilir? Soruları uzatılabilir. Ancak bu sorulara verilecek cevapların temellendirilmesi, insan gerçeğinin hayatı anlaması ve anlamlandırması acısından hayati önem taşımaktadır.   

 

 BİLİM VE BİLİMSEL EĞİTİM

Değişik zamanlarda dile getirilen ‘bilimsel eğitim’ kavramsallaştırılmasıyla, çoğunlukla dini değerlerin eğitim alanının dışına çıkarılması gerektiği, dahası eğitimimin dinden arındırılması gerektiği iddia edilmektedir. Kuşkusuz bu tutum pozitivist bir eğitim modelinden etkilenmiştir.

Bilimsel eğitim, bilimsel hukuk, bilimsel yaşam, bilimsel ahlak talepleri aslında bu alanları dinden arınmış steril alanlar olarak tanımlama gayretidir. Pozitivizmin bilim anlayışının eğitime yansımasıdır bu. Bu anlayışa göre bilim her tür değerden arınmış insana yol gösterecek tek hakikattir. Bilim 20.yüzyıl bütün yaşama hâkim olacak ve din ve ahlak akımları ortadan kalkacaktır. Pozitivizmin kurucusu A.Comte göre tarih dinin ve metafizik değerlerin hâkim olduğu teolojik ve metafizik aşamaları geride bırakmıştır. Bilim insanlığın karşılaşacağı her sorunu çözeceğinden dine ihtiyaç kalmayacaktır.

Aslına bakılırsa eğitim ve öğretim arasındaki farkı da gözden kaçırmamak gerekir. Bilimsel eğitimden değil, ama bilimsel öğretimden söz edebiliriz. Dahası bilimsel eğitim denen şeyin asla fizik kimya, matematik gibi bilimlerin öğretilmesiyle ilgisi yoktur. Bilimsel eğitimden kasıt, eğitimin din ve ahlaki değerlerden arınma sürecidir. Yöntemle değil içerikle ilgilidir. Doğrusu bilimsel eğitim kavramından bir yöntem kast ediliyorsa buna kimsenin itirazı olamaz.

Eğitim insanı bilimsel ve ahlaki yönde geliştiren süreçlerin toplamıdır. Öğretim ise bilimsel bilgilerin okul özelinde öğrenciye aktarım sürecidir. Bilimsel eğitim sloganı değerlerden arınmış bir seküler eğitim talebidir. Oysa bu mümkün değildir. Matematik, fizik, kimya gibi pozitif bilimler eğitimin tamamını kapsamaz. Hatta bu bilimler dünyanın her yerinde öğretilmektedir. Farklılık eğitim alanında öğrenciye kazandırılacak değerlerle ilgilidir.

Kur’an bizi evrensel uymamız gereken ahlak ilkelerine çağırır. Bu değerler insanı insan yapan temel değerlerdir. Bilimsel eğitim talebi eğitimi dinden arındırmaya dönük totaliter bir taleptir. Şeriati’nin dediği gibi eğitim kendi tarihini, toplumunun sorunlarını bilen ona çözüm arayan aydınlar yetiştiren bir anlayışı temel alır.

Ayrıca neyin bilimsel eğitimin içinde yer alacağı konusu son derece ideolojik bir karakter taşır. Pozitivist bilim çevrelerinde çok itibar gören Darwin teorisini ele alalım. Sol-pozitivist- bilim çevrelerinde itibar gören bu teori, aslına bakılırsa hem ırkçı, hem de iç mantığı açısından sömürgeciliği onaylar. Nasıl ki, türler arasında bir hayat mücadelesi ve rekabet vardır ve kazanan ayakta kalmaktadır; ayni şekilde milletler arasında da bir mücadele vardır ve kaybedenin ezilmesi ve sömürülmesi meşrudur.

Oysa tek geçerli bilim anlayışı pozitivist bilim anlayışı değildir. Farklı bilim anlayışları için T. Kuhn, K. Pooper, Gazali ve Faruki’yi bize referans olabilir. Ne var ki, Cumhuriyetin kurucu paradigması öncülüğünü Auguste Comte’un yaptığı pozitivist bilim anlayışını rehber kabul etmiştir. Bu tutum özellikle Tek Parti Dönemi eğitim, kültür, bilim ve din anlayışını derinden etkilemiştir.

Bilimsel sosyalizm ve Bilimi en hakiki mürşit olarak gören devlet anlayışının ne tür sonuçlar ürettiğini Sovyetler Birliği, Kuzey Kore, Türkiye(özellikle tek parti dönemi) deneyimlerinden biliyoruz. Devlet ve yönetim konusu bilimsel değil değerlerle ilgili bir konudur.

Bilimsel eğitim ve siyaset talebinin kendisi de yeterince totaliterdir. Bilimsel cemaatin tutumu ve ürettiği bilgilerin niteliği üzerine okunması gereken en değerli çalışmalardan biri Hüsamettin Arslan’ın, bilimsel bilginin sosyolojisini yaptığı,” Epistemik Cemaat” adlı çalışmasıdır.

Değerlerden yoksun İdeolojik tavır ve bilinç yükseldikçe insanların birbirleriyle konuşma imkânı azalıyor. İdeolojilerin konumundan ve sertliğinden kaynaklanan bir durum mudur bu, yoksa kişinin ahlak düzeyinden mi? Sorusu son derece önemlidir.

TÜRK MODERNLEŞMESİNİN ARAÇLARI: KÖY ENSTİTÜLERİ

Türkiye’de süregelen eğitim tartışmaları, doğrudan ya da dolaylı olarak, III. Selim ve II. Mahmut döneminde başlayıp Cumhuriyetle birlikte devlet projesi şeklinde uygulanan Batılılaşma çabaları ile birlikte ele alınmalıdır. Tarihte gerçekleşen her sosyal değişim doğal olarak yeni oluşturulan değerleri taşıyacak bir eğitim sistemi oluşturmak ister. Bu açıdan Dünyadaki bütün büyük toplumsal dönüşümlerde eğitimin oynağı rol tartışma götürmez. İslamiyet’in ve Hıristiyanlığın oluşum ve yayılışında, Osmanlı ve Roma imparatorluğunun yükselişinde, 1917 Sovyetler Birliği Ekim devriminde, Amerika ve İngiliz pragmatizminin oluşumunda ve Fransız aydınlanmasında eğitimin rolü büyüktür. Her devlet kendi deneyimlerine uygun bir eğitim sistemi oluşturmaya özel bir önem vermiştir.

Türkiye, III. Selim ve II. Mahmut ile başlayan ve Cumhuriyet döneminde radikal bir biçimde sürdürülen Batılaşma sürecinde kendi eğitim modelini yaratmaya çalışmıştır. Bu gelişmenin ana motoru, daha sonra uygulanacak olan Üniversite reformunda olduğu gibi ulemanın rolünün azaltılarak eğitimi laikleştirme çabasıdır. Tanzimat’tan beri süre gelen eğitimi tartışmalarının ilericilik- gericilik ikileminde ele alınmasının temel sebebi budur. Şüphesiz bu eğitimi, ideolojik bir yaklaşımın benimsenmesini ve yerleştirilmesi için en önemli araç olarak gören yaklaşım biçimidir.

Benzer şekilde harf inkılâbı ve Tevhid-i Tedrisat’ın kabulü de eğitimde yenileşmekten çok sosyal sebeplere dayalı olarak gerçekleştirmiştir. Medreselerin kapatılması ve 3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisatın kabulü ve buna bağlı olarak yapılan değişiklikler bu bağlamda değerlendirilmelidir.

CHP’nin dine ve din eğitimine karşı mesafeli duruşu 1940’lı yılların sonuna doğru, yine CHP genel başkanı Şemsettin Günaltay tarafından eleştirilmiştir. 1949 yılında 10 aylık kur-an kurslarının açılması ile ilkokul 4 ve 5. sınıfa din derslerini konulması da CHP’nin din karşısındaki pozisyonunu meşrulaştırmak amacına dönük uygulamalardır.

1951 yılından itibaren başlayan imam hatip okulları ve 1959 yılında açılan Yüksek İslam Enstitüsü ile devam eden süreç, 1997 yılında yine ideolojik bir kararla sınırlandırılmıştır. Benzer şekilde12 Eylül’ü din derslerini zorunlu hale getirilmesinde de ideolojik tercihler belirleyici rol oynamıştır.

Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı kanun ile uygun tarım arazisi kurulan köylere inşa edilen eğitim kurumları olarak faaliyete başladı. Kuşkusuz asıl amaç Cumhuriyet modernleşmesine uygun bir eğitim zihniyetinin taşıyıcısı eğitim araçları oluşturmaktır.

Köy Enstitüleri, dini ağırlıklı olan kırsal kesime ulaşarak seküler bir toplum yaratma arayışının imkânlarını oluşturmak amacına yöneliktir.

Cumhuriyet döneminde eğitime yönelik ideolojik bakışın sembol isimlerinden ikisi Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’tur. Hasan Ali Yücel, yaşadığımız dünyayı bize tanıtan ve onun üstünde zekânın egemenliğini kurmaya imkan hazırlayan pozitif ilmin Batı medeniyetinin özünü teşkil ettiğini, bilimsiz dine ve felsefeye gidilemeyeceğini savunuyordu. Hasan Ali Yücel, akıl ve bilim yoluyla canlandırılacak bir Türk Hümanizminin hayalini kurmaktadır. Ancak O’nu radikal bir batıcı olarak değil, ılımlı bir sentezci olarak değerlendirmek gerekir. Hasan Ali Yücel döneminde yayınlanmaya başlayan ve ağırlıklı olarak Batı klasiklerini önceleyen tavrı zihnindeki ideolojik yapılanma ile ilgilidir.

Köy Enstitüleri modelinin düşünsel arka planını oluşturan ve uygulamalarında etkin rol oynayan İsmail Hakkı Tonguç ise, köyün canlandırılması, ezilen sınıflar ve münevverler arasındaki ayrılığa son verilmesi, köylünün hayata katılımının sağlanması, yeni bir insan tipinin yaratılması, iş ve hayat faaliyetlerinin birleştirilmesi ve cemiyetçi bir eğitimin oluşturulmasına çalışmıştır.  Kuşkusuz bu anlayışın arka planında devletin toplumun merkezinde dönüştürücü bir güç olarak rol oynadığı modernleşme projesi bulunmaktadır.

Tonguç’un köy enstitüsü modeli, Blonski’nin “Politeknik Okulu” ve Makarenko’nun “Kolektif Üretim Okulu” modelini örnek alınarak sol- toplumcu bir yapıya bürünmüştür. Tonguç’un bu yapılanmasına ilk itirazlar bizzat CHP içinden yükselmiştir. Özellikle Tek Parti Döneminin sonuna doğru CHP’nin arkasındaki toplum desteğinin azalması sonucu yeni tedbirler almaya yönelmişti. Bu desteğin azalmasında CHP’nin oluşturmaya çalıştığı toplum projesine duyulan tepkinin önemli bir rolü vardır. Tepkinin önemli bir yanı da CHP’nin uyguladığı din politikalarına dayanıyordu. Köy Enstitüleri bir anlamda toplumun dinden arındırılmasını hedefleyen eğitim projeleri olarak toplumsal merkezi oluşturan muhafazakâr dindar kesimlerden büyük tepki görüyordu. Sebilürreşad dergisinin önemli yazarlarından biri olan Eşref Edib yazdığı “Kara Kitap” adlı eserinde Köy Enstitülerinde yapılan ahlaksızlıklara örnekler verir. Öyle görülüyor ki, toplumun önemli bir bölümü, Köy Enstitülerini kendi tarih ve kültürüne aykırı yapılanmalar olarak görüyordu.

Köy Enstitüleri, 1954 yılında DP tarafından “Solcu yatağı” ve “komünist yuvası “olduğu gerekçesiyle kapatılmıştır. O tarihten bu yana sol ve sağ aydınların köy enstitülerine bakışlarını izlersek konuya ideolojik bakışın ne denli egemen olduğunu da görebiliriz. Engin Tonguç, İlhan Başgöz ve Server Tanili gibi sol aydınlar, Köy Enstitülerini burjuvaya karşı koyan aydınlanma hareketi olarak görürler. Mümtaz Turhan, Osman Turan, Z.Fahri Fındıkoğlu, Peyami Safa Mehmet Kaplan ve Necip Fazıl gibi aydınlar ise aynı okulların milli kültüre aykırı, komünizmden fazlasıyla etkilenmiş, manevi değerlere yabancı,”komünizm yatağı” olara değerlendirerek karşı çıkarlar.   Öyle görülüyor ki, Köy Enstitüleri Türkiye’de devlet, toplum, kültür anlayışı bakımından farklı siyasal anlayışlara kaynaklık etmiştir.

Aslında her ulus devlet kendi amaçları doğrultusunda bir makbul vatandaş tanımı yapmış ve bu vatandaşı yetiştirmek için eğitim politikaları oluşturmayı amaçlamıştır. İşte büyük ölçüde Köy enstitüleri bu arayışın sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı bilimsel düşünce amaç olmaktan ziyade kurulan yeni sisteme uygun vatandaşlar yetiştirmek birincil amaç olmuştur. Makbul vatandaşlar ise Cumhuriyet ve aydınlanma idealine bağlı, CHP ilkelerine bağlı, dine mesafeli, bilimin yol göstericiliğine inanmış değerlere sahip vatandaşlardır.  

Kuşkusuz her ulus devlet bir vatandaşlık tanımı yapar ve bu vatandaşları yetiştirmek için eğitim politikaları uygular. Modern ulus devletlerin tarihi bu uygulamaların da tarihidir aynı zamanda. Eğitim felsefesi açısından bakıldığında Köy Enstitüleri otoriter eğitim modeline örnek olarak gösterilebilir. Amaç devlete kayıtsız şartsız itaat eden bireyler yetiştirmektir. Eleştirel düşünce yerine toplumun merkezini oluşturan seçkinlere tam itaat birincil değer olarak karşımıza çıkar. Dahası CHP’nin tek parti döneminde oluşturmaya çalıştığı toplum modelinin eğitimdeki karşılığı Köy Enstitüleridir. Bu kurumların bilimsel eğitim anlayışı altında yapmak istediği CHP felsefesine uygun bireyler yetiştirmektir. Bu anlamda okula hâkim olan zihniyet toplumun değerlerini değil, devletin ideolojisini merkez alan zihniyettir.  Köy Enstitüleri, toplumun değerleriyle kavgalı, onları değiştirip dönüştürmeyi ilke edinen radikal modernleşmeyi amaç edinen bir medeniyet değiştirme projesinin araçlarıdır. Türk siyasetinin iki büyük siyasal anlayışı olan Kemalist laik modernleşmeciler ile muhafazakâr dindar modernleşmeciler arasındaki ayırım, nihayetinde Köy Enstitülerine bakışı Türk siyasetinin merkezine yerleştirmiştir. Daha temeldeki ayırım bu iki siyasal akımın modernleşme karşısındaki duruşları değil, din karşısındaki duruşlarıdır. Kemalist modernleşmeci elitler dini modernleşme ve gelişmenin önünde engel olarak görürken, muhafazakâr dindarlar dini toplumu oluşturan en önemli değerlerin kaynağı olarak görürler. Köy Enstitüleri savunusu aslında dini değerlerin eğitim sisteminden ve toplumun belleğinden uzaklaştırılmasını amaçlayan bir siyasal anlayışa işaret eder.

Türk modernleşmesi, Osmanlı imparatorluğu gibi çok etnisiteye sahip bir toplumdan homojen bir ulus yaratmak amacına yönelmiştir. Çağdaşlık ve yurtseverlik bu ulusun temel dinamikleri olacaktır. Kamusal alanda ise laik, çağdaş dine değerlere mesafeli, hayatını bilimin verileri ışığında sürdürmeyi amaçlamış bireyler yetiştirilmek amaçlanmıştır. Kuşkusuz Köy Enstitüleri bu arayışa cevap verecek Eğitim kurumları olarak tanımlanmıştır.

Köy Enstitülerin amaçlarından biri de Cumhuriyet devrimlerini köylere taşımaktır. Kuşkusuz köyleri canlandırmak, köylüleri köyde tutmak ve onları kendi kendilerine yetecek hale getirmek de diğer amaçları arasında yer alır.

Köy Enstitülerinin eğitim müfredatında dini eğitimin olmaması yetiştirilmek istenen insan tipiyle ilgilidir. Cumhuriyet modernleşmeci elitleri dini devlet hayatından tamamen, toplum hayatından ise olabildiğince uzak tutmayı hedeflemişlerdi.

Gerçek şu ki, eğitimde geçerli parametreler siyasal gelişmelere paralel olarak değişmektedir. Köy Enstitüleri de zamanla siyasal değişimlerinin ve demokratik açılımların gerisinde kalmıştır. Ayrıca bu okullar mevcut yapılarıyla birey hak ve hürriyetlerinin temel değer olarak kabul edildiği günümüz demokratik yaşam ortamına uygun düşmediği açıktır.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...