Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı

İSLAM DÜNYASINDA DİN FELSEFE AKIL-VAHİY İLİŞKİLERİ VE TEHAFÜT GELENEĞİ

0 320

islamic-philosophy9

Tarihsel süreç içinde sıkça tartışılan din- felsefe ilişkileri düşünce tarihinin en önemli problem alanlarından biri olmuştur. Tarih boyunca vahiy temeline dayalı din ile akıl temeline dayanan felsefe ve bilimsel düşünce arasında bazen uyumlu, çoğu zamanda problemli bir ilişki olmuştur. Din- felsefe tartışmasını eksen alan düşüncelerin ve bu düşüncelerin ürettiği bilgi birikiminin medeniyetlerin gelişiminde belirleyici bir katkısı olmuştur.

Hz. Muhammed (SAV) risalet görevine başladıktan kısa bir süre sonra Müslümanlar felsefi ve bilimsel düşünce ile karşılaşmışlardır. İslam imparatorluğunun sınırlarının olağanüstü bir şekilde genişlemesi, Müslümanları fethettikleri ya da sınır komşusu oldukları topraklardaki düşünce faaliyetleri ile karşı karşıya getirdi. İran, Hindistan, Mısır ve daha ağırlıklı olarak Yunan kültür Müslümanların karşılaştıkları belli bir düşünce birikimi ve felsefi söylemi olan toplumlardı. Felsefi söylem karşısında bir süre tarafsız hatta çekimser kalan İslam toplumu, özellikle IX. Yüzyılın ilk yarısında Abbasi Halifesi Me’mun zamanında büyük bir atılım gerçekleştirildi.  Felsefe ve çeşitli ilim dallarına ait çok sayıda eser Arapçaya tercüme edildi. Halife Memun felsefeye son derece meraklı idi ve felsefi sorunların tartışılmasından büyük mutluluk duyuyordu. O’nun zamanında felsefi ve bilimsel eserlerin Arapçaya tercüme edilmesi amacıyla çeviri faaliyetlerini yürüten Beytü’l Hikme’yi ( Hikmet Evi) kurduğu fikri yaygındır. Ancak  “ Bütün araştırmacıların kabul ettiği gibi, Beytü’l Hikme’nin kuruluşu Me’mun’dan Önceye dayanmaktadır. Ancak bir kısım araştırmacılar bunu Harun Reşid’e dayandırırken, bir kısmı da Mansur’a dayandırmaktadır. Diyebiliriz ki, Mansur zamanındaki faaliyetler dikkate alındığında Beytü’l Hikme’nin ilk nüvesi Halife Mansur tarafından oluşturulmuş, başlayan çalışmalar, Harun Reşid zamanında daha geniş bir mekâna ve daha düzenli bir yapıya kavuşmuştur. Me’mun ile de genişleyen faaliyet alanları, yeni ilaveler ve artan personeli dikkate alınarak, tam teşekküllü ve düzenli işleyen bir akademi haline gelmiştir”(1) Öyle anlaşılıyor ki, adı geçen kurumun çalışmaları Me’mun zamanında üst düzeye ulaştığı için kuruluşu da O’na nispet edilmektedir. Me’mun’un felsefeye niçin merak duyduğu konusunda çok sayıda rivayet vardır, ancak bu rivayetlerden en ilginç olanı şudur: “ Halife bir gece rüyasında Aristo’yu görür ve aralarında şu konuşma geçer. Me’mun O’na

—Kimsin? Diye sorar. O da

—Ben Aristo’yum cevabını verir. Sonra aralarında şöyle bir konuşma geçer.

—Ey bilge sana bazı sorularım var.

—Güzellik nedir?

—Akılda olan şeydir.

 —Sonra

—Şer’( Şeriat)de olan

—Sonra

—Cumhurun güzel bulduğu

—Sonra ne?

—Sonranın sonrası yok.

Bir başka rivayette Aristo, Me’mu’a tevhit inancını tavsiye etmiş ve bunun üzerine kitapları tercüme edilmiş(2)

Beytü’l Hikme sayesinde o zamana kadar dağınık bir şekilde yürütülen çeviri faaliyetleri belli bir disiplin altında yürütüldü. Farabi, El-Kindi, Huneyn Bin İshak, Kust bin Luka, Yahya binBatrik, Osman ed-Dımışki, Musa b.Halid, Sabit b.Kurra gibi çok sayıda düşünür çeviri faaliyetlerine katılarak İslam dünyasında büyük bir felsefi ve bilimsel canlanmanın yaşanmasına katkıda bulunmuşlardır.

Halife Me’mun gördüğü rüyadan son derece etkilenir ve bu bağlamda yüzlerce felsefi ve bilimsel eser, büyük bir bölümü Süryani olan mütercimlerin katkılarıyla Arapçaya çevrilir. Ancak İslam Dünyasında ilim ve felsefenin canlanması anlatılan rüyadan çok, Kuran ve Sünnetin Ünsanlara yüklediği varlığı ve evreni tanıma, anlama ve tefekkür etme yükümlülüğü ile ilgilidir. 

Şurası bir gerçek ki, varlıklar dünyasında sadece insan varlığı ve kendini anlama, kavrama ve temellendirme özelliğine sahiptir. İnsan var olduğu andan itibaren ben neyim, varlık nedir, nereden geldim? Gibi sorularla yüzleşmeye başlar. Bu sorular ontolojik ve epistemolojik sorulardır ve insanın gerçeği yakalama çabasının ilk adımıdır. Kuran’da insanı bu konularda düşünmeye çağıran çok sayıda ayet vardır. Müslümanlar Kur’an’dan aldıkları motivasyonla ilim ve felsefe alanlarında büyük atılım gerçekleştirmişlerdir. Böylece İslam Dünyasında XII. Yüzyıla kadar bilim, felsefe ve din alanında dünyayı derinden etkileyen yüzlerce bilim ve düşünür yetişmiştir. VIII yüzyılda başlayıp XII yüzyıla kadar devam eden yükseliş dönemi, aynı hızla olmasa bile XIV yüzyıla kadar devam etti. Bu asırdan itibaren İslam dünyası sadece bilim ve felsefe alanında değil, diğer alanlarda da sağladığı üstünlüğünü yavaş yavaş kaybetmeye başladı.

Çeviri faaliyetleriyle başlayan felsefeye karşı, çeşitli çevrelerden eleştirel anlayışlarda belirmeye başlamıştır. Bu eleştiriler arasında en ünlüsü ve en etkili olanı XII yüzyıl başında ölen (1111) Şafi bilgin Gazali’dir. Gazali ile başlayan Din-felsefe veya akıl-vahiy ilişkileri sorunsalı tehafüt geleneği de oluşturmuştur. Gazali, kendine kadar gelen felsefi birikimi öğrendikten sonra, Yunan felsefesi ve onları izleyen Farabi ve İbn Sina başta olmak üzere felsefecilere kapsamlı eleştirilerde bulundu. Ancak Hilmi Yavuz’unda belirttiği gibi Gazzali’nin eleştirileri doğrudan felsefeye değil, felsefenin içinde yer bulan ateist düşünceye karşıdır. (3)  

Gazalinin filozofları tenkit ettiği ve kendisinden sonraki tefafüt geleneğinin çerçevesini belirleyen, aynı zamanda büyük tartışmalara yol açan 20 mesele şunlardır:

“1) Âlemin ezeli(başlangıçsız) olduğuna dair olan görüşlerinin gerçeğe uymadığını göstermekten ibarettir.

2)Âlemin sonsuz olduğuna dair olan görüşlerinin doğru olmadığını göstermek hususundadır.

3)“Allah, âlemin yapıcısı, âlem de O’nun eseridir” nazariyelerindeki gerçeği örtmekten ibaret olan mantık oyunlarını meydana çıkarmaya dairdir.

4)Sani’i ispat etmekten aciz olduklarını göstermek hususundadır.

5) İki ilahın var olmasının muhal (imkânsız) olduğunu delil göstermekte yetersizliklerini açıklamaya dairdir.

6) Allah’ın sıfatlarını inkâr ile ilgili görüşlerinin gerçekle alakası olmadığını göstermekten ibarettir.

7) ‘İlk varlığın (Allah’ın) zatı, cins ve fasıla ayrılamaz’ iddialarının batıl olduğunu göstermeye dairdir.

8) ‘İlk varlık, mahiyeti olmayan basit varlıktır’ nazariyelerini çürütmekten ibarettir.

9) ‘İlk varlık cisim değildir’ görüşlerini açıklamaktan aciz bırakıldıklarına dairdir.

10) Mesleklerinin, Sani’i inkâr ve maddeciliği kabul etmeyi gerektirdiğini açıklamak hususundadır.

11) ‘İlk varlık, kendinden başkasını bilmez’ iddialarında aciz duruma düşürüldükleri hakkındadır.

12) ‘İlk varlık zatını bilir’ nazariyesini ispat etmekteki başarısızlıklarını açıklamak hususundadır.

13 ) ‘İlk varlık cüz’ileri bilmez’ nazariyelerinin gerçeğe aykırı olduğunu göstermekten ibarettir.

14) Göğün, irade ile hareket eden canlı varlık olduğuna dair batıl olduğuna dairdir.

15) Göğün hareket ettiricisi olan gayeye dair iddialarının batıl olduğunu açıklama hakkındadır

16) Göklerin ruhlarının, kâinatta meydana gelen bütün cüz’ileri bildiklerine dair görüşlerini çürütmeye dairdir.

17) Tabiat kanunları dışında bir şeyin meydana gelmesinin mümkün olmadığına dair görüşlerinin batıl olduğunu beyan hususudur.

18) İnsan ruhunun cisim ve araz olmayıp, kendi kendine duran cevher olduğuna kesin delil getirmedeki aczlerini göstermeye dairdir.

19) İnsan ruhlarının yok olmalarının muhal olduğuna dair olan düşüncelerinin gerçeğe uymadığını beyan hakkındadır.

20) İnsanların yeniden dirileceklerini cennet ve cehennemde, cismani lezzet ve acı duyarak cesetlerin bir araya getirileceklerini inkâr eden görüşlerinin doğru olmadığını açıklamaktan ibarettir. (4)

Gazali, filozofları söz konusu 20 meseleden on yedisinde yanıldıklarını üçünde ise küfre girdiklerini iddia etti, bunlar:

1) Âlemin kıdemi ( Âlemin ezeli olup olmadığı)

2) Allah’ın cüzleri(Tikelleri) bilmediği

3) Cismani haşrın imkanı’dır.(5)

Gazali’nin küfürle itham ettiği filozofların başında, İslam düşüncesinde meşai ekolü olarak bilinen ve Aristo geleneğini takip eden Farabi ve İbn Sina gelmektedir. İbn Sina kendisine yöneltilen eleştirilere karşı çıkarak şöyle cevap veriyor

“Küfri çü meni guzaf u asan nebud

Muhkem ez iman-ı men iman nebud

Der dehr çün yeki ve an hem kafir

Pes heme dehr yek müselman nebud”

( Sebepsiz olarak benim gibi bir adama kâfir demek kolay değildir. Benim imanımdan daha sağlam imanı olan yoktur. Dünyada benim gibi bir insan bulunsun ve o da kafir olsun öyle mi? Bu taktirde bütün dünyada tek Müslüman dahi bulamazsın) (6)

                       

İBN RÜŞD’ÜN CEVABI

İslam dünyasında bu bağlamda başlayan din- felsefe polemiğinin şüphesiz en büyük tarafları Gazali ve İbn Rüşd olmuştur. İbn Rüşd, Gazali’nin yazdığı ve felsefecileri eleştirdiği Tehafüt el- Felasife( Filozofların Tutarsızlığı) adlı eserine karşı Gazali’nin tezlerini eleştiren Tehafü’t Tehafüt( Tutarsızlığın Tutarsızlığı) adlı eserini yazmıştır.

İbn Rüşd’e göre “ Felsefe ile şeriat arkadaş ve öz kardeşlerdir. Yaratılışları, varoluşları ve özleri itibarıyla birbirlerini severler. Birbirlerini seven bu iki kardeşin arasına fitne ve fesat sokarak yekdiğerine düşman hale getirenler, her ikisine de kötülük etmiş olurlar.”(7)

İbn Rüşd ayrıca din- felsefe ilişkilerini ele aldığı “Faslu’l Makal” adlı eserinde, felsefe ile uğraşanların sapıttığı görüşüne de şiddetle karşı çıkar. Ona göre “ Halkın aşağılık takımından bir kısmının bu konulara ( felsefe) bakması nedeniyle sapıttıklarından dolayı, bazı kimselerin hikmet kitaplarına bakmayı yasaklamaları; bir topluluğun su içerken suyun boğazında kalıp ölmesi nedeniyle susamış kimseyi tatlı ve soğuk su içmekten alıkoyan kimsenin tutumu gibidir. Çünkü su içerken suyun boğazda kalmasından dolayı ölmek arızı bir haldir, susuzluktan ölmek ise zati ve zaruri bir haldir.” (8) Ancak felsefe ile uğraşan bazı kimselerin sapıttığı da bir gerçektir. İbn Rüşd’e göre bunun nedeni felsefe değil başka sebeplerdir. “ Felsefi konuları inceleyenler arasında yolunu azıtan sapıklar ve yanlışlıklara düşen hatalı kişiler vardır. Bu durum ya bu kişilerin yaratılışlarındaki eksiklikten, ( fıtratları itibarıyla yeterince akıllı ve zeki olmamalarından), felsefi konularda düşünürken kötü bir inceleme şekline dayanmalarından veya şehvani ve nefsani arzuların onlara galip gelmiş olmasından veyahut bu eserlerde yazılı olanları doğru olarak anlamaları için kendilerine rehberlik yapacak bir üstad bulamamış olmalarından veyahut da bütün bu kusurların hep birlikte onda toplanmış olmasından ileri gelmektedir.”(9)

İbn Rüşd’ün bütün çabası felsefeye yönelmiş bulunan olumsuz eleştirileri ortadan kaldırmaktır. Ancak kabul etmek gerekir ki, konumu ve birikimi nedeniyle Gazali’in otoritesini aşmak neredeyse imkânsızdır. Birçok kişi bu tartışmadan Gazali’nin galip çıkmasını, İslam dünyasında fikri gerilemenin en önemli sebebi olarak görür. Ancak bu yaygın genelleme sanıldığı kadar doğru değildir. Zira bir toplumda belli bir dönemde başlayan fikri gerileme, diğer sosyal olaylarda olduğu gibi, tek bir sebebe bağlı olarak açıklanamaz. Ayrıca Gazali, eserleri dikkatle okunup değerlendirilecek olursa, felsefenin tümüne hiçbir zaman karşı olmadığı görülecektir. Onun karşı olduğu felsefenin tümü değil özellikle dinle ilgili olan metafizik alanda öne sürülen iddialardır.

İbn Rüşd, Tehafüt’üt Tehafüt adlı Gazali’yi eleştirip felsefeyi savunduğu eserinin sonunda “ Dünyada en doğru hüküm şudur: Her nebi hakimdir( filozof) Fakat her hakim nebi değildir” diyor. Görünen o ki, bu çatışmanın tarafları arasında hangi taraf tutulursa tutulsun zaman zaman hatalar yapılmıştır. Öyle ki, çatışmanın etkisiyle kelam, tasavvuf ve felsefe ile uğraşanlar karsısındakileri haksız yere küfürle itham etmiştir. Bu durum söz konusu tartışmanın daha verimli olmasını engelleyen en önemli nedendir. Nitekim Gazali’nin küfürle itham ettiği Farabi ve İbn Sina gibi filozoflar ile tasavvuf alanındaki görüşleri dolayısıyla zaman zaman haksız hücumlara maruz kalan İbn Arabi bu durumdan etkilenenlerden sadece birkaçıdır.

Din- felsefe ilişkilerinin ele alındığı diğer eserlerin konularını büyük ölçüde Gazali’nin eleştirileri belirlemiştir. Bu konuyu İbn Rüşd’den sonra ele alan Alaeddin Ali et-Tusi, Hocazade, Kemal Paşazade ve Karabaği genellikle Gazali’nin çizdiği çerçeveye bağlı kalarak şerhler yazmışlardır. Ancak kabul edilmelidir ki, hiç birinin etkisi Gazali ve İbn Rüşd kadar kalıcı olmamıştır.

İslam düşünce tarihinde yaşanan din felsefe ilişkisinin arka planında akıl- vahiy ilişkisinin niteliği yatar. Bu ilişkinin sağlıklı bir şekilde analiz edilebilmesi için akıl vahiy ilişkisi, aklın hakikati anlamadaki rolü, vahyin karşısında aklın konumu gibi problemlerin analiz edilmesi gerekir. Bazı felsefecilerin aklı vahye karşılık tek bilgi kaynağı olarak kabul etmeleri haklı tepkilere yol açmıştır. Buna karşılık sadece vahyi temel alan ve aklı dışlayan bilgi anlayışları da ortaya çıkmıştır. Tasavvuf ise vahye ek olarak keşf, ilham ve sezgiyi önceleyen bir epistemolojiye sahiptir. İslam düşüncesinde vahiy, akıl ve sezgi; din, felsefe ve tasavvuf olarak kendini göstermiştir. Aslında “ Herhangi bir şeyin var olması için üç boyuta ihtiyaç vardır: en, boy, derinlik. Nas, akıl ve keşf İslam düşüncesinin üç boyutudur. Bunlar var olmadan İslam düşüncesi de var olamaz.(10) İslam düşüncesinin temelinde Vahiy, aklı aşan bir bilgi kaynağı olarak yer alır. Vahyin bu özelliği her türlü tartışmanın üstünde yer alan bir hakikattir. Çünkü vahyi bilgi kaynağı olarak kabul etmeyen bir kimsenin itikat anlamında İslam’la ilgisi kesilir. Vahiy, Allah’ın seçtiği elçiler vasıtasıyla insanlığa ulaştırılan akıl üstü, aşkın ve değişmez bilgi kaynağıdır. Akıl ise vahyi anlama ve değerlendirme acısından insana verilmiş en önemli ayrıcalıktır. Herkes aklı ölçüsünde vahyi anlayıp değerlendirme ve karşılaştığı problemler hakkında çözüm üretmek hakkına sahiptir. Bu görev bir sınıf veya zümreye değil, ümmetim bütününe verilmiş bir sorumluluktur. İslam ümmetinin çeşitli sorunlarla karşı karşıya kaldığı modern zamanlarda ümmet Kuran’a yönelerek aklını yeniden inşa etmek zorundadır. Bu durum içtihat kapısının açılmasına ve dolayısıyla aklın fonksiyonel olarak kullanılmasına yol açacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, aklın aydınlanma felsefesinde olduğu gibi tek bilgi kaynağı olarak kabul edilmediği gerçeğidir.

Aydınlanma felsefesi, aklın dışında, üstünde ve ötesinde başvurulabilecek hiçbir sahih bilgi kaynağı olmadığı noktasından hareket eder. Aklı böylesine yücelten bir anlayış, temelde materyalist bir anlayıştır ve aklın dışında elde edilen her tür bilgiyi insan yaşamından silip atmayı amaçlar. Aklı ve vahyi yaratan kaynak aynı olduğuna göre, saf aklın teorik anlamda vahiy bilgisi ile çatışması mümkün değildir. Akılla vahyin çatışması mümkün değilse, var olan çatışma nasıl açıklanabilir. Aslına bakılırsa bu çatışmanın temelinde akıl- vahiy çatışması değil, nefs-i emmarenin istilasına uğramış akıl ile vahyin çatışması vardır. “Nefs-i emmare bedeni tabiata meyleden, duyumlanabilir dünyanın lezzet ve şehvetlerini isteyen dinamiktir.(11) eğer akıl nefsin egemenliğinden kurtulup bağımsızlaşabilirse vahiyle çatışması mümkün değildir.

 İslam düşünce tarihinde yaşanan canlı dönem, XIII. Yüzyıldan itibaren giderek eski canlılığını kaybetmeye başlar. Felsefe ve bilim alanında meydana gelen gerileme öyle görülüyor ki, tasavvuf alanını çok fazla etkilememiştir. Bundan sonra İslam düşüncesinin katalizörü tasavvuf olmuştur. Din, felsefe ve bilim sahasında meydana gelen gerilemenin sebepleri arasında, çok erken dönemde saltanata geçiş ve içtihat kapısının kapatılması önemli rol oynamıştır. Özellikle içtihat kapısının kapatılması hem karşılaşılan problemlerin çözümsüz kalmasına, hem de sürekli eski çözümlerin tekrarına yol açmıştır. Saltanat yönetimleri özgür düşünceye ve fikir üretimine en uzak yönetim biçimleridir. Bu yüzden bu tip rejimlerde özgür düşüncenin gelişebilmesi oldukça zordur. Tarih boyunca ulema, aydın ve entellektüellerin baskıcı yönetimlerle girdikleri mücadelenin temelinde, bu tür yönetimlerin farklı düşünceleri tehdit olarak algılama eğilimleri vardır. Mevcut düzenin devamı için konjonktüre itiraz eden herkes susturulmalıdır. Ancak bütün bu olumsuzluklara karşın yüksek ilim düzeyi XIII. yüzyıla kadar devam etmiş ve dünyayı derinden etkilemiştir. İslam kültürü “ Canlı bir hücre gibi gelişip olgunlaşmış Yunan, Hint ve İran kültürleri başta olmak üzere kendine çekmiş ve kendine özgü bir görüntüsü olan yeni bir varlık şeklinde meydana gelmiştir. Kültür ve uygarlık tarihi araştırmacılarının da itiraf ettikleri gibi, İslam kültür ve uygarlığı, beşeri kültür ve uygarlıklarının en büyükleri içerisinde yer almaktadır.”(12)

Modern dünyanın sorunlarına akıl ile vahyin çatıştığı değil, uyum içinde çalıştığı bir uygarlık çözüm üretebilir. Bu potansiyel güç teorik ve pratik anlamda sadece İslam’da vardır.

                                                                                               

 

1) beytü’l hikme, Mustafa Demirci, İnsan yayınları,1996

2) İslam Düşüncesinde Din- Felsefe İlişkisi, Ali Bulaç, Beyan y.

3) İslamın Zihin tarihi, Hilmi Yavuz, Timaş y.

4) Filozofların Tutarsızlığı, İmam Gazali, Ahsen y.

5) Gazali, Sabri Orman, İnsan y.

6) İslam Düşüncesinin Yapısı, Süleyman Uludağ, Dergâh y.

7) İslam Düşüncesinin Yapısı, Süleyman Uludağ, Dergâh y.

8)Faslül Makal, İbn Rüşd, İşaret y.

9) Felsefe- Din İlişkileri, İbn Rüşd, Haz: Süleyman Uludağ, Dergâh yayınları.

10) İslam Düşüncesinin Yapısı, Süleyman Uludağ, Dergâh y.

11) İslam Düşüncesinde Din- Felsefe İlişkisi, Ali Bulaç, Beyan y.

12)Felsefe Dersleri I, M. Mutahhari, İnsan y.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...