Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

NASREDDİN TÛSÎ’NİN EV-AİLE HAKKINDA GÖRÜŞLERİ 3

0 77

-Hane Yönetimi: Oikonomia

 

ahlak-i-nasiri


I. Ekonomi

 

“Türkçeye Arapçadan geçen “iktisat” teriminin yerine ve eşanlamında kullandığımız “ekonomi” kavramını Duran Nemutlu, bir makalesinde şöyle izah ediyor: “Türkçeye Arapçadan geçen “iktisat” teriminin yerine ve eşanlamında kullandığımız “ekonomi”, Fr. “Économie” sözcüğünün aslı Yunancadır ve şu anlamı ihtiva eder: “gelir ile gideri, üretim ile tüketimi dengede tutma”dır. Yunanca aslı iki sözcükten oluşan bileşik bir isimdir (Yun. oikonomia, oikos = ev- Fr. maison, nomos = idare – Fr. administration) ve anlamı ev idaresidir (Fr. adnimistration de la maison) (Dauzat et ses coll., 1978:253). “Bir evin bir ailenin iç idaresi” (Goalzer, 1967b:240) anlamındaki Yunanca “oykonomiya (Yun. oikonomia) sözcüğü Latinceye “ekonomia” (Lat. economia) olarak geçmiş, Fransızcada “ekonomi” (Fr. économie) olmuştur ve “iktisat”, “ekonomi”, “tutum bilim” anlamında kullanıyoruz (Nemutlu, 2002: 299).

 

Ekonomi teriminin böylesi izahı İslâm Ahlâk Felsefesi metinlerindeki “tedbîru’l menzil” teriminin içeriği ile mutabıktır. Bilindiği üzere İslâm Ahlâk Felsefesi, nazari/teorik ve ameli/pratik olarak tasnif edilmiş ve “amelî felsefe” yazımı üçlü bir yapı üstüne bina edilmiştir: “tedbiru’l-mutevahhid” - şahsi ahlak (ilm-i ahlak), “tedbiru’l-menzil” (ev idaresi), “tedbiru’l-müdün” (şehir idaresi).

 

Kınalızâde, “İlm-i tedbîrü’l menzil bir ilimdir ki anınla (onunla) ehl-i menzil (ev ahalisi) arasında nizâm u (ve) intizâm ve  vech-i lâyık üzerine ma’aş eylemeğin keyfiyeti bilinir / Ev  idaresi,  aile  bireyleri  arasında  düzenli  ve izzete uygun geçim sağlama ve geçinme  bilgisi veren ilimdir” (Kınalızâde Ali Çelebi, 2007: 325) diyerek “ev idaresi”ni ahlâk meselesinin içinde değerlendirmiştir.

 

Aristo, “Nikomakhos’a Etik”te “hane yönetimi  (oikonomia)” kavramını kullandı ve bunu tek başlı  (monarşik) bir yönetime benzetti: “[Yönetim biçimlerinin ilk örneklerini] hane yönetimi-(oikonomia)da da bulabilirizKrallık, babanınki gibi bir yönetim ister (…) Efendinin kölelerle ilişkisi tiranlık (…) Karı-koca ilişkisi aristokrasiye benzer, erkek değere göre yöneticidir, erkeğe gereken şeyleri yapar, kadına uygun olanları bırakır. Her şeyi yönetmeye kalkan erkeğin durumu ise oligarşiye kayar, çünkü değere aykırı davranmaktadır, daha üstün olmadığı şeyde de bunu uygulamaya kalkar. Kimi zamansa mirasa konan kadınlar yönetici olur. Bu durumda yetke, oligarşilerde olduğu gibi, erdeme değil, güce ve zenginliğe bağlı olur (…) Demokrasi, en çok başkanı olmayan ailelerde (burada herkes eşit olur); yöneticisi zayıf olan, herkesin istediğini yaptığı ailelerde söz konusu” (Aristo, 2009:168).

 

Mustafa Çağrıcı da İbn Sînâ’nın Mantıku’l-meşrikıyyîn’inde amelî ilim kavramını kullandığını ve bu ilmin “ilmü’l-ahlâk”, “tedbîrü’l-menzil”, “tedbîrü’l-medîne” bölümlerinden meydana geldiğini belirttiğini yazar (Mustafa Çağrıcı, 2011: 261). Mustafa Çağrıcı, DİA Ansiklopedisi “Tedbîrü’l-Menzil” maddesinde şu izahı yapmaktadır: “Felsefî metotla yazılmış ahlâk kitaplarında ev idaresini ve aile ahlâkını ifade eden terim. Sözlükte “bir kimsenin işini çekip çevirmesi, sonunu hesap etmesi” anlamındaki tedbîr (Lisânü’l-Arab, “dbr” md.) ahlâk ve siyaset kitaplarında “yönetim, siyaset” mânasında sıkça geçmekte, “ev” anlamındaki menzil ile birlikte kullanıldığında daha çok felsefî yöntemle yazılmış ahlâk kitaplarında pratik ahlâkın üç ana bölümünden ikincisi olan aile ahlâkını ifade etmektedir (diğerleri tehzîbü’l-ahlâk, tedbîrü’l-medîne). Nasîrüddîn-i Tûsî Ahlâķ-ı Nâsırî’de buradaki menzilin maddî anlamda evi değil karı ile koca, ebeveynle çocuk, hizmetçiyle efendi, mal sahibiyle mal arasındaki ilişkiyi anlattığını belirtir. Aynı açıklama Kınalızâde Ali Efendi’de de görülür (Ahlâk-ı Alâî, II, 3). Ahlâk kitaplarının “tedbîrü’l-menzil” (tedbîrü’l-menâzil, siyâsetü’l-menzil) başlıklı bölümlerinde ev idaresi ve aile ahlâkına dair konulara yer verilir. Ailenin beş unsuru kabul edilen karı ile koca, çocuk, hizmetçi ve malla ilgili yönetim esasları, aile fertlerinin hak ve sorumlulukları, ailenin geçimi, mal varlığının kazanılması, korunması ve harcanmasıyla ilgili kurallar üzerinde durulur (…) İbn Sînâ Uyûnü’l-hikme’de pratik felsefeyi medenîmenzilî ve hulkî olmak üzere üçe ayırmış, tedbîrü’l-menzil yerine “el-hikmetü’l-menziliyye” terkibini kullanmış ve bu disiplinin karı ile koca, ebeveyn ile çocuklar ve efendi ile köle arasında iyi ilişkiler kurulmasını sağlayacak biçimde ev işlerinin ve aile birliğinin düzenlenmesiyle ilgili bilgilerden oluştuğunu belirtmiştir” (Mustafa Çağrıcı, 2011: 260).

 

II. Nasreddin Tûsî’de Ev Yönetimi

 

Nasreddin Tûsî’de aile ve evin temeli 1) Baba, 2) Ana, 3) Evlatlar, 4) Hizmetçi, 5) Erzak olmak üzere beş kısma ayrılmaktadır. Bu beş bileşenli “ev-hane” tasavvurunun İslâm toplumları tarihi bakımından karı-kocadan birinin ebeveyninin de eklenmesi gerekliliğini daha önceki bir yazımızda dile getirmiştik. Bunun gerekçesini de Osmanlı tımar ve ahilik sisteminde, tımarlı arazinin (yahut esnaflar için tezgâh-gedik’in) babadan oğula geçmesi ile açıkladık. Tımarın ya da gedik imtiyazının sürdürülebilmesi için her hanede en az bir evladın eşiyle birlikte “baba ocağında” iktisadî meşguliyete adanması gerekiyordu. Bu durumda beş bileşen şu şekilde belirlenecektir: 1) Ana-Baba, 2) Karı-koca, 3) Evlatlar, 4) Hizmetçi, 5) Erzak.

 

Tûsî, “Her çokluğun düzen ve tertibi, bu çokluk içerisindekilerin düzene konmasına bağlı olduğu gibi, aile ve evin düzenli olabilmesi de evdeki fertlerin, bunun için geliştirilen sanat yardımıyla düzene konmasına bağlıdır. Adı belirtilen aile fertleri içerisinde kendi emeği ve gayreti itibariyle en önemlisi ev sahibidir, bu nedenle evin reisliği ve hane halkının irade ve idaresi ona verilmiştir, o da evini en uygun şekilde idare eder” (Tûsî, 2005: 204) diyerek erkeği evin sahibi olması hasebiyle “reis” kabul etmektedir. Tûsî’nin bu yaklaşımı “Erricâlu kavvâmûne ‘alâ annisâ-i; Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır” (4 Nisa 34) ayeti ile de mutabıktır. Ayet, erkeğin “kavvam” kılınmasını “mallarından mehir ve her türlü harcamada bulunması” sebebine bağlamıştır.

 

Post-modern toplumda teknolojinin gelişmesi, önceki dönemde “erkek işi” olan pek çok becerinin makinelerle aşılmasını sağlamıştır. “İş”, “makine kullanımı” ya da “makinelere nezaret etme” şeklinde yeniden kodlanmıştır. Teknolojideki bu gelişme, kadınların işgücüne katılımının önünü açarak istihdam fazlasına neden olmakta ve kapitalizmin emek istihdam maliyetlerini düşürmektedir. Kadın istihdamının aldığı ücreti pazara tekrar iade eden tüketici eğilimi de kapitalizm-teknoloji ilişkisini derinleştirmektedir. Dolayısıyla bu süreç “yöneticisiz” bir “aile” modeli getirmektedir.

 

Tûsî, “Bütün insan tabakaları; ister hükümdar, ister halk, ister bilgin, ister cahil olsun böyle bir oluşum ve kuruluşa muhtaç olduklarından, herkes bulunduğu konumda, kendinden yukardakinin, yani halk, başkanın emirlerine uymalıdır” (Tûsî, 2005: 205) görüşüne yer verir ve delil olarak şu hadisi hatırlatır: “Hepiniz çobansınız ve güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet başkanı halkının idaresinden sorumludur; aile reisi aile fertlerinden sorumludur; kadın kocasının evinden, çocuklar ve maldan sorumludur. Hizmetçi efendisinin malının çobanıdır ve o maldan sorumludur. Kısacası, hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz” (Buhari, Sahih, Cuma, Hadis No: 844; İstikraz, Hadis No: 2232; Müslim, İmare, Hadis No: 3408; Tirmizi, Cihad, Hadis No: 1628); (Tûsî, 2005: 205). Tûsî’ye göre bu silsileli mesuliyet ahlâkı, “Ev kurma sanatı (buna ev kurma hikmeti de denilmektedir) olup, bu, insanların hepsinin yararına olan, geçimlerini kolaylaştıran, maneviyatlarının gelişmesini süratlendiren, bütün halkın yararını koruyup-savunan bir bilimdir” (Tûsî, 2005: 205).

 

Tûsî’de “ev” tüketimin aktığı bir girdap (kanalizasyon) değildir. “Ev”, erzak ve eşya üretiminin, geçinme faaliyetinin, “ibn’ul vakt” halde hayat sürmenin merkezidir: “Ev geçindirmek bir sanat, meslek sayılmasa da sanatkârlıktır. Barınak yerlerinden ibaret olan binaların (…) temelleri sağlam, tavanları yüksek, kapıları geniş olmalıdır ki eşya taşındığında veya başka bir iş olduğunda zorluk olmasın. Her mevsimin kendine ait yeri hazır, erzak ve eşya saklanan ambarlar iyi yapılı ve sağlam olmalı; muhtelif belalardan, söz gelimi yangından, su ve sel baskınlarından, hırsızlıktan ve diğer şeylerden korumak için önceden hazırlık görülmelidir (…) Ev alan her şeyden önce iyi ve itibarlı komşular seçmelidir ki, pis, fitne-fesat üreten, eziyet veren, rahatsız eden komşuluk belasından uzak kalabilsin; hırsızlık, korku ve yalnızlık dehşetinin ne olduğunu bilmesin” (Tûsî, 2005: 207).

 

Tûsî’nin bu cümlelerinden de anlaşılabileceği gibi O’nun toplum tasavvurunda “evsiz” toplulukların “ev-hane halinde yaşayan topluluklar”a bir tehdit unsuru halinde konumlanması söz konusudur. Bunun da gerekçelendirilmesi “gelir elde etme faaliyeti”ne bağlı kalınarak yapılmaktadır. Tûsî’de “insanlar, erzak-gıda ve eşya toplama mecburiyetinde kaldıklarından ve bu toplananlardan bir kısmı, uzun müddet dayanamayıp çürüyüp bozulduğundan (…) paraya ihtiyaç olur” (Tûsî, 2005: 207-208). Tûsî’ye göre gelir elde etmek için de üç şartı yerine getirmek gerekir: 1) Zulme yol açmamak, 2) Rezilce ve onur kırıcı hareketlere (rüsvaylığa) imkân vermemek, 3) Düşkünlüğe yol açmamak. Tûsî için gelir, sebebi ya kabiliyet ve teşebbüse bağlıdır veya değildir. Bunlardan birincisi içinde sanat ve ticaret, ikincisi içinde ise miras ve bahşiş-hediye vardır. Tûsî, ticaretle iştigali, sermaye ile ilgili olduğundan ve sermaye de zarar sonucu elden çıkabileceğinden küçümser, meslek ve sanattaki sabitlik ve devamlılığı önemser.

 

Tûsî’de meslekler tasnif edilmiştir:

 

Üstün Sanatlar: Bedenin değil nefsin hayrına olan, hürlerin sanatı ya da mürüvvet sahiplerinin sanatı. Üç kısma ayrılır: 1) Akıl cevherine ait olanlar: Düzgün fikir, doğru meşveret ve iyilik tavsiyeleri gibi. Vezirlerin sanatı, 2) Edep ve ilme ait olanlar: Hattatlık (katiplik, yazıcılık), hatiplik, astronomi, tıp, mühendislik. Ediplerin ve bilginlerin sanatı.

 

Orta Sanatlar: Zaruri sanatlardan ziraat, Orta Sanat içinde sayılmıştır. Orta Sanat, zarurî olabildiği gibi olmayabilir. Süsleme sanatı zaruri değildir. Bazı sanatlar “sade” sanat sayılır: demircilik, dülgerlik (marangozluk) gibi. Bazıları da “bileşik sanatlar”dır: Bıçakçılık, kapancılık.

 

Aşağı Sanatlar: 1) Karaborsacılık ve sihirbazlık gibi halkın zararına olanlar, 2) Erdemlere aykırı sanatlar: Dalkavukluk, çalgıcılık, kumarbazlık gibi sefihlerin sanatı, 3) Mizacın nefretine sebep olanlar: hacamatçılık, debbağlık, süpürgecilik gibi.

 

Tûsî, mizacın çekmediği debbağlık, süpürgecilik gibi bazı sanatları “çirkin” veya “kötü” olarak nitelememiştir. “Gerektiğinde herkes bu sanatlarla meşgul olabilir” der ve meslekî faaliyetin hedefini işaret eder: “İnsan için en iyi şey güzel bir geçim ve yaşantıdır, bunun en onurlu vasıtası ise adaletli, iffetli, mürüvvetli, insaflı, namuslu emek ve sanattır” (Tûsî, 2005: 210).

 

Tûsî’ye göre “yeniden üretim” olmadığı takdirde mal toplamak ve saklamak mümkün olmaz, çünkü harcamak zarureti vardır. Harcarken de şu üç şeye dikkat etmek gerekir: 1) Ev halkının geçimine halel gelmemelidir; 2) Haysiyet ve onura halel gelmemelidir. Haysiyet ve izzeti nefsi korumak için mal ve zenginlik elde etmek gerekir. Bunun aksi âlicenaplıktan uzak olur; 3) Cimrilik ve açgözlülük hastalığına tutulmamak gerekir. (Tûsî, 2005: 211).

 

Tûsî’nin “harcama” hakkındaki görüşleri Aristo’nun görüşlerine yakındır: “Muhteşem insan bir uzman gibidir, çünkü yakışanı görebilir ve zevkle büyük harcamalar yapabilir. Yaptığı işler de böyledir; yapılan iş harcamaya, harcama da yapılan işe uygun olmalı; böylece yapılan harcama yapılana yakışır olacaktır. Muhteşem kişi bu harcamaları güzel bir şey için yapacaktır; çünkü bu, erdemlerin ortak özelliğidir (…) kuruşu kuruşuna hesap etmek küçüklüktür. O, ne kadar ve nasıl daha az harcayacağından çok, nasıl en güzel ve en yakışır şekilde harcayacağına kafa yoracaktır. O halde muhteşem insanın cömert de olması zorunludur” (Aristo, 2009: 74-75). Aristo’nun cömertliği “orta” saydığını “cimrilik” ve “saçıp savurma”yı iki uç gördüğünü burada hatırlamalıyız. Aristo’ya göre “muhteşem kişi kendisine değil, kamu işlerine bol harcayandır (…) evini zenginliğine yakışır bir şekilde döşemek (çünkü bu da bir çeşit bezemedir), daha çok uzun süre kalacak eserler için harcamak (çünkü en güzelleri bunlardır) ve her şeyde yakışanı harcamak muhteşem kişinin özelliğidir (…) Aşırıya kaçan ve gösteriş budalası ise, gerekenin ötesinde harcamakla aşırıya kaçar. O, küçük şeylerde çok harcar ve yersiz gösteriş yapar (…) bunları güzel bir şey için değil, zenginliğini göstermek için ve bundan ötürü hayranlık kazanacağını düşünerek yapar; çok harcama gereken yerde az, az harcama gereken yerde de çok harcar. Eli sıkı ise, bütün bunlarda eksiklik gösterecektir (…) Demek ki, bu huylar kötüdür” (Aristo, 2009: 76).

 

Aristo’nun “orta” ve Tûsî’nin “harcama” ile ilgili görüşleri Kur’an’da “Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver ve israfta ileri giderek boş yere, haksız yere malını saçıp savurma” (17 İsra 26) ayetinde beyan edilmiştir. Dolayısıyla “orta” kavramının kökeninin Hz. Âdem’den bu yana gelen vahyî gelenek olduğu söylenebilecektir.

 

Tûsî de “Akıllı insan birikim yapar, erzak ve eşya biriktirmek için her fırsatı değerlendirir; ihtiyaç olduğu zamanlarda, kıtlıkta, şansı ters gittiğinde, tabiî felâket olduğunda, salgın hastalıklar sırasında bu biriktirdiğinden istifade eder” (Tûsî, 2005: 211) ifadesiyle hayatın alt-üst oluşlarına hazırlıklı bir beşerî zihni ve tutumu önermektedir. Hatta giderek harcamaların yönünü de belirtir: “Varlığın, paranın, gelirin bir kısmını sanata, sermaye etmeye; bir kısmını emtia, ev gereçleri, giyim, geçim, ihtiyat, erzak, eşya ve benzeri şeylere; diğer kısmını da eve, toprağa, büyük ve küçükbaş hayvanlara yatırmak gerekir ki, bunlardan birine zarar geldiğinde öbür ikisi kalsın ve geçim temini devam edebilsin” (Tûsî, 2005: 211).

 

Tûsî, mal harcama konusunda dört şeyden çekinmek gerektiğine işaret etmektedir: 1) Cimrilik yaparak boğazı kurutmak: Kendine ve ev halkına gereğinden az harcamak ve harcanması gereken yerde bundan imtina etmek; 2) Paranın değerini bilmez şekilde müsrifçe harcamak: Gerekli olmayan zevk-safa ve eğlenceye para harcamak veya bir iş yaptırdığında gereksiz yere fazla para vermektir; 3) Gösteriş ve çalım satmak: Bu, riyakârca ve uygunsuz harcamalar yapmak ve bununla öğünmektir; 4) Acemi ve beceriksiz para harcamak (Tûsî, 2005: 211- 212).

 

Tûsî, evlenmenin iki sebebine işaret etti: 1) Malın muhafazası, 2) Neslin devamı. Şehvetin söndürülmesini evlenme sebebi saymamıştır (Tûsî, 2005: 213). Tûsî’nin bu yaklaşımı önemlidir. Çünkü modern toplumda Müslüman gençler “şehvetin İslâm’a uygun şekilde söndürülmesi”ni evlenmenin gerekçesi kılmaktadır. Tûsî’ye göre iyi eş, “Malda, büyüklükte ve ev geçindirmede eşinin ortağı olur. Eşi bir yere gidince onun yerini tutar. Hanımın iyisi, akıl, dindarlık, iffet, hayâ, ismet, rikkat ve nezâkette, yüzünün yumuşaklığında, erinin sözünü tutmada, fedakârlıkta, dostlukta misli olmayan; akrabalar arasında vakârlı, hürmetli ve gayretli olarak kabul edilen; doğurgan, terbiye etmekte, düzeni teminde, para harcamada, gelirleri idare etmede maharetli; gayretliliği, merhameti, neşeli tabiatı, hoş ve güzel tutumuyla eşinin gönlünü açmaya, derdini dağıtmaya sebep olandır” (Tûsî, 2005: 213-214).

 

Dikkat edileceği üzere Tûsî’nin “kadın eş” hakkında yazdıkları, kadının “ev idaresi: oikonomia” içinde konumlanmasını gerektirmektedir. Tûsî, kadın eşin “hür”ler içinden seçilmesini de önerir. Bu “hürriyet”in içinde çocuk bakımı da zikredilmiştir. Bu nedenle kadının geçim faaliyetinin “ev-hane” ekonomisini tamamlayan (belki ev içi) bir zanaatkârlığa-mesleğe yaslanması gerektiği dahi söylenebilir. Kadının “ev ekonomisi”ne girerken alması gereken mehir de, evliliğin “hür”ler arasında aktedilmesine hizmet etmektedir.

 

Bu yazıda Tûsî’den hareketle “ev-aile-hane”nin bir “konut” edinimi ve kadın-erkek arasında beraber yaşama akti meselesi sayılamayacağına değinmiş olduk. Tûsî, evliliğin “şehveti tatmin”, “aşıkların birlikteliği” gibi amaçlara hizmet etmesini reddetmektedir. “Oikonomia- tedbîrü’l-menzil” kavramları içinde ele alınan “ev-hane” 1) neslin devamı, 2) malın muhafazası, 3) izzet-namus-haysiyet-ismetle yaşama amacına özgülenmiştir.

 

Sözükte menzil“ev” demektir ve “ev”den murat, koca-kadın (zevc-zevce), baba-çocuk (vâlid-mevlûd), reis-hizmetçi (mâlik-memluk), geçim araçları (meslek veya üretim araçları) ve erzaktır. Sözlükte tedbîr teriminin“iktisat-ekonomi” anlamına geldiği bazı metinlerde zikredildiği görülmektedir. Ev kurmak, fazıl şehir inşasına niyet etmektir. Kadınsız ev kurulamayacaktır. Ancak Müslüman erkek ve kadınların Medine (şehir- fazıl bir toplum inşa etmek) kurmak mı, bir evsizlik yapılanması olan kentsel düzende flâneur bir cins olarak yaşamak mı istediği netleşmiş değildir.

 

-          Aristo, Nikomakhos’a Etik, Bilgesu Yayınları, 2009

-          Çağrıcı Mustafa, Tedbîrü’l-Menzil, DİA, c: 40, 2011

-          Kınalızâde Ali Çelebi, Ahlâk-ı  Alâî, Klasik yayınları, 2007

-          Nemutlu Duran, Söz ve Öz, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi Aralık, Cilt: 26 No:2, s. 297-301, 2002

-          Tûsî Nasreddin, Ahlâk-ı Nâsırî, Fecr Yayınları, 2005

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...