Edebiyat, Haberler, Köşe Yazısı

ROMANDA MEKÂN UNSURU

0 492

abaa-book-city

Stendhal, Kırmızı ve Siyah’ta, romanı şöyle tanımlar: “Roman denilen şey, uzun bir yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bu ayna bize kâh göklerin maviliğini, kâh yolun hendeklerinde biriken çamurları gösterir. Bir de torbasında bu aynayı taşıyan adamı ahlaksızlıkla itham edersiniz! Onun aynası yolun çamurlarını gösteriyor diye aynayı kabahatli buluyorsunuz! Çamurların bulunduğu bu uzun yolu, daha doğrusu, suların birikmesine ve çamur olmasına meydan veren yol müfettişini suçlarsanız daha yerinde olur.”der. Bu aynanın işlevselliği başarılı yapıtlar ortaya konulmasıyla doğru orantılıdır elbette, bir yapıtın olmazsa olmaz yapı taşlarından biridir mekân. Çok geniş kapsamlı bir çalışma gerektirecek kadar ufukları sınırsız olan bu konu hakkında biz, daha ziyade tarihsel bir özetten sonra günümüz metinlerinde mekânın izlerini sürmeyi düşündük. Edebiyatta, dar anlamda da romanda “mekân” unsuru nedir ne değildir, bir bakalım: Mekân, genel anlamıyla içinde yaşanılan çevre, bulunulan yer anlamında Arapça bir sözcüktür. Tarihin ilk çağlarından itibaren mekân, insanoğlunu ilgilendirmiş, insan onu hayatının ortasına koymuş, onun uğruna ölüme gitmekten çekinmemiştir. Hemen her kültürde mekân kutsal boyutlarıyla da bireyi ve toplumu kuşatır. İnançlar, alışkanlıklar, coğrafik mecburiyetler mekânın tasarımını toplumdan topluma değiştirse de değişmeyen olgu mekân kavramının insan için taşıdığı önemdir. Frederick Jameson’ın : “Gündelik yaşamımızı, ruhsal deneyimlerimizi, kültürel dilimizi belirleyen zamansal kategoriler değil mekânsal kategorilerdir.” sözlerinde vücut bulan “mekân kavramı”nın insan için önemi neyse, anlatılar için de odur. Zaten roman ve öykü dediğimiz anlatılar insan yaşamının yansıtan metinler değil midir? Hayatı kuşatan mekânın her yönüyle sanatta da kullanılması gayet doğal, anlaşılabilir, hatta gerekli bir durumdur. Kurmacalı anlatı türlerinin ana unsurlarından ilk ikisi şahıs kadrosu ve vaka (olay) ise; üçüncüsü bu kişiler, olaylar ve çağrışımlar manzumesini düzenleyen, belirleyen, besleyen, tanıtan unsur olan “mekân”dır. Anlatılarda mekân kavramı, gerek destan, efsane ve masal gibi edebiyatın ilk örneklerinde gerekse “Donkişot” romanıyla başladığı kabul edilen romans türü anlatılarda her zaman önemini korumuştur. Hatta kimi baskıcı yönetimler döneminde (Bizde II.Abdulhamit devrinde, Servet-i Fünun edebiyatında) mekan, bizatihi vakanın yerini almış ve romanın en asli unsuru haline gelmiştir. Peki, mekânın bu kadar önemli olmasının nedenleri nelerdir? Yazar, mekânı anlatının odak noktasına yerleştirmekle neyi amaçlar? Bu sorulara tek bir cevap vermenin olanağı yok, zira her eserin kendi hikâyesi, kendine özgü oluşturulma koşulları, vermek istediği iletiye ilişkin kaygıları vardır. Yine de romanda mekân unsuru hakkında eleştirmenlerin ve yazarların ortak yargılarından biri şudur: “İnsan-mekân” ilişkisi tarihin ilk çağlarından beri diğer bütün ilişkilerin önüne geçmiş, insanın statü göstergelerinden biri olmuştur. Konargöçer toplumlarda uygarlığın gelişememesinin yegâne sebebi mekân kültüründen yoksunluktur. Mekân insanı tamamlayan, sınırlayan bir çizgidir. Bu çizgi bazen şahların, sultanların sarayı gibi kalın, bazen de bir lokma bir hırka, günübirlik ve mekânsız yaşayan şeyhlerin, abdalların yaşantısında olduğu gibi belli belirsiz, varla yok arası bir silüettir. İkinci grubun mekâna bakış açısı tevekküle dayanır: “Bütün dünya sizi olsun Bir dost bir post yeter bana…” Dizeleriyle dünyevi varlıklara aldırmayan rindlerin yanında; “Dünyada mekân, ahirette iman.” mantığıyla mekân kavramını önemseyen bir kültürün varlığı da yadsınamaz. Anlatı türlerinde mekânın işlevselliği konusundaki ilk örnekler, genellikle masallar ve halk hikâyeleridir. Gerçi efsaneler de bu iki türden geride kalmaz, hatta birçok efsanenin kaynağında olayın düğüm noktası mekânın bizatihi kendisidir. Bütün dünya edebiyatında olduğu gibi bizde de yöresel mekânlarla ilgili türlü efsaneler uydurulmuştur. Bunlardan biri de memleketim K.Maraş / Afşin’de yer alan bir mağara, bu mağara Kur’an-ı Kerim’den esinlenerek kutsal kabul edilmiş, “Eshab-ı Keyf” adıyla ta Selçuklular zamanında mağaranın bulunduğu bölgeye zevkli bir kervansaray ve bir cami yapılmıştır. Akabinde havalide Eshab-ı Keyf efsanesi dilden dile, kuşaktan kuşağa yayılıp günümüze kadar gelmiştir. Ülkemizde buna benzer yüzlerce örnek derlemek mümkündür, hatta bunların hemen hemen tamamı TRT, Kültür Bakanlığı, Üniversiteler… gibi birçok kurumca kayıt altına alınmış, efsaneyle ilgili yığınla kitap basılmış, yayımlanmıştır. Destan döneminde de mekân, anlatının başat öğelerinden biridir. Bizde, özellikle “Göç ve Ergenekon” destanları bütün bütüne mekânın tahrip edilmesi ya da insanlara artık dar gelmesi sonucu ana yurttan yapılan trajik göçleri anlatır. Yakın zaman destanlarından Köroğlu Destanı’nda da gözümüze çarpan ilk unsur mevzudan önce mekândır; kahramanımız Köroğlu, Bolu Beyi’ne kafa tutmuştur, artık yasal mahallerde kalamaz, dağlar çağırır onu, dağların heybeti kahramanın yiğitliğiyle bütünleşir, at da bu seçkin saç ayağını tamamlayan unsurların üçüncüsüdür. Edebiyatta bir mekân tasarımı olarak kullanılan“dağ” motifi her zaman özgürlüğü ve mücadeleyi temsil eder, yönetimlerin asi kabul ettiği gruplar çoğu zaman dağlarda saklanarak seyyar bir hayat sürerler. Salt bizim edebiyatımızda değil, Doğu ve Batı medeniyetlerinde de zenginden alıp fakire vermeyi amaçlayan ve böylelikle kendince sosyalist bir düzen kurmak isteyen kahramanların (Robin Hood, Köroğlu, Dadaloğlu…) ana vatanı dağlardır. Bakınız dağ motifi şiirde Sinop Cezaevinde tutsak Sabahattin Ali’nin dizelerinde nasıl da can bulur : “Başımda saçlarım kardı Deli rüzgârlarım vardı Ovalar bana çok dardı Benim meskenim dağlardır dağlar…” Masallar ve Halk hikâyelerinde de durum bunlardan farklı değildir: Bir kere, anlatıda esas kahraman değilse bile gücü temsil durumundaki ikincil karakterler (Krallar, Şahlar, Sultanlar, Ağalar…) muhkem bir sarayda yaşar. Genellikle de “sevgili” bu saraylarda yaşayan altın kafesteki mutsuz kuştur, âşık garibanlığına, güçsüzlüğüne bakmadan (anlatıcının sağladığı kudretle) bu güce karşı gelir, sevgiliye ulaşmak için ölümü bile göze alır, zaten ölüm göze alınmayan aşka da aşk denilmez o metinlerde. Mekân unsuru divan edebiyatında da her zaman asli unsurlardan biridir. Gerek dini, gerekse din dışı şiirlerde mekan olgusu daima ön plandadır.Ortak imgeler , metaforlar, mazmunlar manzumesi olan bir şiir imparatorluğunda her konuda olduğu gibi mekan konusunda da üretilmiş özgün söylemler vardır: Mesela “ser-i kuy ” tamlaması, ki anlamı “sevgilinin bulunduğu yer” demektir, yüzlerce şairin mîrî malı kabul ettiği ortak bir mazmundur.Mekan konusunda belki de Osmanlı-Türk hayatını en gerçekçi biçimde özetleyen mazmun gül-bülbül benzetmesidir.Bülbül kısmı gerçekte gül bahçesinde öter mi bilinmez ama şuaranın bahçesinde afili şarkılarla pek bir arz-ı endam eder.Esasında gül sevgiliyi, yanı İslam toplumlarında kafesli bir cumbadan bakan genç kıza teşmil edilir, bülbül ise gülün yani sevgilinin etrafında dört dönen aşıktır.Gül sabittir, İslami gelenekte kadın sokağa kolay kolay çıkamaz, onların malum ve yegane mekanı evdir.Oysa erkek özgürdür, yani bülbül bahçeden bahçeye, daldan dala konarak güle (ya da güllere mi demeli?..) olan aşkını ilan eder.Gül bülbülün aşkına inanmaz, bülbül samimiyetini göstermek, onu inandırmak için göğsünü gülün dikenlerine sürer, göğsü kanar, kan toprağa akar akar…Neden sonra, fotosentez yoluyla topraktan yükselerek güle rengini verir kan. İnanışa göre aslında beyaz olan gül, bülbülün kanından beslenerek rengini kırmızıya dönüştürür. Hoş bu imgede aslolan mekân değil ama yine de bülbülün dönüp dolaşıp gülün bulunduğu bahçeye gelmesi ve orada yaşadığı bu trajik hadise bir şekilde mekânın kudretiyle ilgilidir. Tekkeyi bekleyen çorbayı içer, der eskiler. Günümüzde otomobil nasıl ki bir statü göstergesiyse, tarihsel anlatılarda da kahramanın toplumsal durumunu ortaya koymada birinci argüman onun mekanıdır. At, altın akçe, güzel kadın, cariye sahibi olmak da kadim kültürlerde geçerli bir zenginlik göstergesidir, ama “saray” sözcüğü dinleyiciyi veya okuru yerine mıhlar. Düşmanın ya da sevgilinin yaşadığı yer “saray” ise tabip burada oturup biraz düşünmelidir. Sanat eserlerinde mekân kurgusu dönemden döneme, akımdan akıma farklılık da gösterir: Klasisizmin “olayda, zamanda ve mekânda” birlik kuralı neredeyse bu akımın en belirleyici kriteri olmuştur. Mezkûr kurala göre, olay yirmi dört saatte geçer, aynı konu işlenir ve mekân değişmez, bütün olaylar aynı mekânda geçer. Belki de iptiai sahne gereçleri ve bunların dekor oluşturmadaki yetersizlikleri yazarları bir bakıma aynı mekânı yazmaya mahkûm etmiştir. Romantizmde mekân, sadece sanatsal betimlemeler yapmak için bir şekilde değinilip geçilen bir unsurken esas krallığını realizmle yaşar. Realist yazarlar, şairler (Realist şairler parnasyenler diye de adlandırılır.) eserde mevzuyu tüm çıplaklığı ve gerçekliğiyle anlatabilmek için mekânın gücünden çok iyi yararlandılar. Realistler, bazen bu gerçekçi betimlemeleri o kadar abarttılar ki, bir estetik beğeni sayılan roman sanatı, adeta insan hayatını laboratuvara dönüştürecek denli iğrençlikler, çirkinlikler ve ürkünçlüklerin çağrıştırıldığı sevimsiz metinler oldu bir bakıma. Şahıs kadrosunun tanıtılmasında ruhsal çözümlemelerden ziyade mekânsal boyutlar devreye sokuldu. Kahramanın yaşadığı yer onun kişiliğini, toplumsal satüsünü, gücünü, kudretini yansıtan bir prizmaya dönüştü. Nedim’in şarkılarını saymazsak, Divan şiirinde daha çok soyut ve varsayılan hayali bir yer olan mekân kavramı, Tanzimat edebiyatı yazar ve şairleri tarafından üzerinde yaşanan kutsal vatan toprakları, muazzez camiler ve ailenin yuvası konaklar şeklinde tezahür etti. Ziya Paşa’nın Avrupa’yı gezdikten sonra kaleme aldığı “terkib-i bend”lerinde Doğu-Batı karşılaştırmalarının en dikkate değer donesi mekânların kıyasıdır. Der ki Ziya Paşa: “Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kâşaneler gördüm Dolaştım mülk-i islamı bütün viraneler gördüm…” Avrupa’nın mamurluğu karşısında yoksulluğumuz, önce mekânlarda ortaya konulur, bu şiirlerde. Şiirin devamında şair, devlet kapısının acımasızlığından filan da dem vurur ya, mekân kendi başına her türlü zenginliğin, acının, alavere dalaverenin döndüğü bir yer olarak da tasvir edilir. Belki de Ulu Önder Atatürk’ün “muasır medeniyetlerin üzerine çıkmak fikri” Fikret’ten değil, Ziya Paşa’dan mülhemdir, zira 28 Çelebi Mehmet Efendi’in Sefaretname’sini saymazsak, Doğu-Batı çelişkisini edebiyatımızda ilk olarak Ziya Paşa dillendirmiştir. Tanzimat döneminde gittikçe önem kazanan mekân unsuru, Servet-i Fünun edebiyatında olayın önüne geçer, zaten orta yerde doğru dürüst olay da yoktur. Özellikle Halit Ziya Uşaklıgil romanlarının en güçlü yönü, Osmanlı konak hayatının en ince ayrıntısına kadar ve başarılı bir şekilde anlatılması olarak değerlendirilir eleştirmenlerce. Gerek Aşk-ı Memnu’da gerekse üstadın diğer romanlarında II.Abdulhamit devrinin sıkıntılı havası konaklarda kendini gösterir.Mutsuz kadınlar bu fasit daireden çıkabilmek, hayatlarına birazcık çeşni katabilmek için gerekirse yasak aşklar yaşarlar bu konaklarda. Halit Ziya dışında da birçok yazar bu kapalı devre hayatları dile getiren romanlar yazmıştır.(Ör.Abdülhak Şinasi Hisar: Boğaziçi Yalıları) Elbette ki yazarların konaklarda, evlerde geçen hayatları kaleme almalarındaki asıl sebep siyasidir.Öyle de olsa, özellikle Halit Ziya, kahramanların ekonomik ve psikolojik dünyalarını yansıtmada konaklara ayna vazifesi vermiştir.Servet-i Fünun romanı her ne kadar Tanzimata göre daha kuvvetli, teknik açıdan güçlüyse de okur, mekan tasvirlerinden hangi evde nasıl bir yaşantı olabileceğini daha en baştan kestirir olmuştur. Milli mücadele dönemi anlatılarında mekân, genellikle açık havadır ve cıvıl cıvıldır. Anlatmakta kifayetsiz kalınan o kadar acının, savaşın, yoksulluğun yaşandığı bir dönemi ele alan onca yazar, enteresan bir şekilde mekânı o günün zulmüyle değil de geleceğin umutlarıyla bezemiştir. Milli mücadele dönemi romanında, Halide Edip mekân olgusunu eserlerinde en başarılı şekilde kullanan yazardır. Sinekli Bakkal Sokağı’nın yoksulluğu çok mahir betimlemelerle kahramanların ruhunu yansıtır. Hemen bütün savaş hikâyelerinde mekânlar canlıdır, pırıl pırıldır, gümüş dereler, morca dağlar, akça bulutlar vardır memlekette. Reşat Nuri de mekân sorunsalını kolaylayan yazarlardandır. Betimlemenin feriştahını yapar Reşat Nuri. Öyle bir Zeyniler Köyü tasvir eder ki insanın romanın içine giresi gelir “Çalıkuşu”nda.” Fecr-i Atî’yle başlayan yazı hayatı yetmişli yıllara kadar süren, uzun bir ömür yaşayan Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun hemen her eserinde mekân unsuru roman boyunca yaşayan, değişen, evrilen canlı bir motiftir. Cumhuriyet döneminde özellikle dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in başlattığı Batı klasiklerini tercüme ve yurt sathına dağıtma çalışmaları, halkı aydınlatmanın yanında genç yazarlara “edebiyatta mekân sorunsalı” hakkında çok olumlu ilhamlar vermiştir. Köy Enstitülerinde yetişen genç yazarlar, bundan böyle romanlarında salt çiçekli-böcekli kır tasvirleri yapmakla iktifa etmemiş, yaptıkları betimlemelere anlam da yüklemeye başlamışlar. Fakir Baykurt romanlarında mekân sadece barınılan bir yer değildir, insanın kabuğudur, yongasıdır, şanı, şerefidir.”Yılanlar Öcü” romanında mekân gerek birincil (tarla-arsa-ev) gerekse metindeki terimsel anlamıyla oldukça önem arz eder. Türk romanında mekân kavramının kahramanın psikolojiyle direkt ilişkili ilk ciddi roman, Yusuf Atılgan’ın Anayurt Otelidir. Otel kâtibi Zebercet’in cinsel açmazları, psikolojik, bunalımları, kendini değersiz hissedişindeki sorunların kaynağı otel olgusunda yatar. Yazar, roman boyunca otel odalarındaki yabancılaşmayı, ıssızlığı, öyle güzel betimler ki Zebercet’in kişiliğindeki arızalar okura tuhaf gelmez. Aynı mekânı beklemenin verdiği yeknesak hayat, her gün değişen müşteri yüzleriyle hareketlense de sonsuz bir bıkkınlıktan kurtaramaz onu. Sonunda bu işkencelere dayanamaz ve malum sahneyi yaşar, intihar eder… Kısaca, roman ve hikayede mekan kavramı yüzyıllardır kullanılagelen en etkin metin içi araçlardan biridir. Post-modern romanla gerçek düzleminden kaymış gibi görünse de mekân tüm zamanlarda edebiyatın olmazsa olmazlarından biri olmaya devam edecek gibi görünüyor. Çünkü hayat denen bu güzel şarkının çalınacağı, dinleneceği bir yere ihtiyaç varsa, bu yaşantıların yansıdığı sanatta da mekâna ihtiyaç vardır. İyi ki de vardır, Nobel alan birçok romanda o ülkenin sokak yaşantısından tipik izleri mekanlarda buluyoruz, o kültürü mekanlardan tanıyoruz.(Anatoli Nibakov : Arbat Çocukları, Necip Mahfuz: Midak Sokağı…gibi)Dolayısıyla mekan, beşikten mezara insan oğlunun bütün macerasının tanığıdır.Bu tanığın en azından sanatta yaşaması, yaşatılması insanın tercihi değil mecburiyetidir de…

Yayım: Karahindiba Dergisi Sayı-5


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...