Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

YERLİLİĞİN SINIRLARI

0 39

mübadele

 

“Yöresel”, “yerel”, “yerleşik”, “mahalli”, “evrensel”, “yabancı”, “gurbet”, “göçebe”, “göçmen”, “yersiz-yurtsuz”, “memleket”, “vatan”, “millet”, “millî”, “gelenek”, “tarih”, “soy-sop”, “biz”, “bizden”, “eve dönmek” kavramları“Yerlilik” kavramıyla doğrudan ilişkili sayılmaktadır. 

Bu kavram çokluğu bir karışıklık oluşturmaktadır. Nitekim Hüsrev Hatemi, “Kültürde ve Edebiyatta Yerlilik”başlıklı yazısında kavram kargaşasına işaret etmiştir: “Yerel ve yerliliğin ayrı ayrı kelimelerle ifade edilmesine ihtiyaç doğması için yerellikler mozaiği olan feodal toplumlardan bir ‘millet’ veya ‘ümmet’ veya ‘vatan’ kavramına bağlı toplumlara geçilmiş olması gerekir. ‘Yerlilik’ ve ‘yerellik’ dilimizde birincisi eski yıllardan beri var olan, ikincisi ise 20’nci yüzyılda yine ‘yer’ kelimesinden türetilmiş iki yakın anlamlı kelimedir. Yerellik kelimesi ‘mahalli’ kelimesine karşılık olsun diye türetilmiştir. Bu kelime ‘autochtone, otokton’, ‘local, lokal’ve Almancada ‘örtlich’ kelimeleri ile eş anlamlıdır. Yerel kelimesinin yaygınlık kazanmasından önce mesela Silifke oyunları için ‘mahalli’ halk oyunlarımızdan Silifke oyunları denirdi. Yerli kelimesi ise yerele yakın bir kelime olduğu halde daha geniş bir alanı çağrıştırır. İl ve ilçeye ait ürünlere ‘yerel’ denirken, ‘Yerli Malları Haftası’ deyimindeki ‘yerli’ kelimesini bir bakıma ‘milli, ulusal’ anlamında kullanıyoruz. Bir ilin veya coğrafi bölgenin halkındanbazıları ‘biz göçmen değiliz yerliyiz’ derken ‘yerli’ kelimesini ‘ulusal’ manasında olmaktan çok, ‘otokton’ manasında kullanıyordur” (Hatemi, 2015).

Şaban Sağlık da “Mustafa Kutlu’nun ‘Hayat Güzeldir’i yahut hikâye anlatmanın kodları” başlıklı yazısında “yerel-yöresel-mahallî” kavramlarını “yerlilik” kavramından tefrik eder: “Yerlilik ve yöresellik, aralarında ortak noktalar olmasına rağmen farklı kavramlardır. Yerli olan tarihsel açıdan etkileşime açıktır. Buna karşılık yöresel olan ise kapalılığı işaret eder. Çünkü yöresel olanın “din” ve “gelenek” gibi dayandığı değişmez referanslar vardır. Bu sebeple yöresel olan dine ve geleneklere aykırı saydığı her şeyi düşman ilan edebilir. Yerel kavramı, yöresel kavramının sınırlarının genişletilmesiyle oluşur. Aralarındaki farklar ne olursa olsun, “yerlilik” kavramının sınırları oldukça geniş ve kaygandır; yapısı da oldukça karmaşıktır. Yerellik, belirli bir yere ait olmak, belirli bir bölgeye has, yöresel, mahallî anlamına gelir. Yöresel olan, sınırları belli olan alan, yani başı sonu belli olan demektir. Yerellikte bir yerlere uçup gidemezsin, sınırları aşamazsın belli kalıplara bağlı kalacaksın. Yerli, yere ait olan yerle irtibatlı olan, bulunduğu yerden kaldırılmamak üzere yapılmış olan, taşınamayan, sabit gibi anlamlara gelmektedir. Ülke bağlamında ise, bulunduğu ülkeye has olan, o yere ait nitelik taşıyan demektir. Bir başka ifadeyle, yurt içinde olan, yabancı olmayan anlamındadır. Yerellik ile millîlik arasında da hem bağ hem de farklılık vardır. Yerli olanı dünyadan kopuk ve yere çakılmış kabul edersek o yerli olmaktan çıkar yerel olur. Millî kalan yerli kalır, dünyaya ulaşmaz.”

 Şaban Sağlık’a göre her insanın mahalle aidiyeti vardır. Bir mahalle de bir diğer mahalleden söz, davranış ve hareketleriyle ayrılır. Kaynağı ve malzemesi o mahallede olan her şey bu bağlamda “mahallîdir”, dolayısıyla yereldir. Şaban Sağlık yerellik kavramının merkez & taşra ilişkileri içinde de anlamlandırılabileceğine işaret eder. O’na göre yerellik “taşra”yı akla getirir. Çünkü her şeyin merkezi vardır ve bu merkez örneğin edebiyatımızda “İstanbul” olarak belirlenmiştir. Bu durumda “İstanbul dışında kalan her yer taşra”dır ve dolayısıyla “yerel”dir. Yine O’na göre yerellik kavramına “medeniyet” açısından da anlam yüklenir. Bu bağlamda aynı dine inanan insanların ortaya koyduğu her türlü “değer”, o medeniyet dairesi içinde “millî” (yerel) sayılır (Sağlık, 2011: 58-59).

Hüsrev Hatemi ve Şaban Sağlık’ın “yerlilik” tanımlarında kavramın “yerellik”ten ayrıştırılarak “millî” olanla irtibatına işaret edilmiştir. Tanıl Bora da Birikim Dergisi’nde yayınladığı Sol ve Yerlilik Meselesi” makalesindekavramın etimolojisine dikkat çekerek yerli-millî ilişkiselliğini öne çıkarır:  “İngilizcede “millet”in (nation) etimolojik kökünde “yerli” (native) var; galiba her dilde olduğu gibi Türkçede de “yerli”, “yabancı”yla kutupsallığından ayrı tasarlanamaz. Yabancıya karşı düşmanlık gütmese bile; kendini yabancıdan, başkalarından ayıran hususiyetlerle düşünmek ve bunlarla hiç eleştirel olmadan iftihar etmek, “yerlilik” kimliğinin doğal çağrışımıdır” (Bora, 1998).

Yerliliğin “millet” ile kurulan ilişkisi iki problem üretiyor. Bunlardan biri “millet”in (nation) “yerli” (native)den sonra ve “yabancı” unsur olarak ortaya çıkışıyla ilgilidir. Özellikle sömürgeci monarşilerin millet icadının Batı-dışı coğrafyalarda “yerli”lerle karşılaşması, “yerli”lerin yaşadığı toprakta yerleşerek onları plantasyon tarım sahalarında işçiliğe zorlaması, “millî”nin “yabancı” ya da “allokton” olabileceğini gösterir. Bu tasavvurda Batı-dışı toprağa “millî” ve Avrupa’ya bağlı bir toplum varlığı olarak yerleşen Batılı koloniler zamanla Avrupa tarafından denetlenemez hale geldiler ve kendi kendini yönetme hakkını geliştirdiler. Dolayısıyla “yerli” olanla “millî” olanın “aynılığı”ndan her durumda bahsedemeyeceğimiz gibi “Millî kalan yerli kalır, dünyaya ulaşmaz” ifadesinin de bu tür örnekler karşısında sağlaması yapılamayacaktır. Bu noktada Tanıl Bora’nın ikazı unutulmamalıdır: “Milliyetçi bakış açısından yerlilik, “yabancı/ecnebi” ile olan kutupsallığı içinde anlamlanır. (Daha doğrusu, yerliliğin de ait olduğu kavram ailesinin ikici yapısının ‘mecburî’ kutupsallığı, milliyetçiliğin emri altında başka anlamlandırmalara aralanan kapıları kapatır.) Dışlama, yalıtma ve kör düşmanlık üretmesi yanında bu kutupsallık, yerli/yerel olanın özelliklerinin ‘hususen’ görülmesini engeller, onları yerli-yabancı karşıtlığının indirgeyici ezberine tabi kılar. Özcesi; yerliliğin künhüne varmak, onu milliyetçilikten -olabildiğince, diyelim- arındırmakla mümkündür.”

Yerliliğin “millet” ile kurulan ilişkisinden doğan problemlerin ikincisi, “millet”in “yerli” adlandırılması halinin siyasal bütünlüğü sağlayamamasıyla ilgilidir. Millet-devlet’in aynı kültürel-dinî-ırkî toplulukların tamamını “sınırları içine alamadığı” durumlarda “yerli” nasıl belirlenecektir? Devletin fiziki denetimi dışında kalan “millet parçacıkları”nın yerlilik bağlamında nasıl değerlendirileceği sorusu, “sınırın politik bir antite” oluşturduğu meselesi aşılmadan cevaplanamaz. Millî devletin, sınırları dışında kalan millet parçasıyla birleşmesi ülküsü irredantizme yol açmakta ve devleti sınırına yakın yaşayan etnik-dinî toplulukların oturduğu toprakları ilhak etme ihtirasını kışkırtmaktadır. Toprakları ve dolayısıyla buradaki halkları kontrol altında tutan, egemen’dir ve Schmitt buna “dünyanın nomos’u yani toprağın kontrolünün getirdiği normatiflik adını verir (Keucheyan, 2016: 171).

Keucheyan’ın Balibar’ın görüşlerini aktarırken “Avrupa’nın sınırı nedir?” soruşturmasında bulduğu cevaplar çatışmalı pek çok başka problemlerin bulunduğunu da göstermektedir. “Avrupa’nın sınırları” denildiğinde mutlaka kıtanın coğrafi hatlarının kastedilmediğine işaret eder. Keucheyan, Avrupa vatandaşlığının bir “sınır vatandaşlığı” olduğunu söylemenin problemi çözmeyi reddetmek anlamına geldiğini vurgular. Avrupa’nın geleceğinin bu sınır içinde kalmakta yattığını savunmak vatandaşlık biçiminin “dışlanım kuralı”na dayanmakla gerçekleşmektedir. Hâlbuki der; Avrupa oluşumu, “açılma ilkesi” ya da “dışlayıcı olmayan bir aidiyet” üzerine kurulu yeni bir vatandaşlık biçimi gerektirir (Keucheyan, 2016: 171).

Bu tartışma Türkiye için de önemli sayılmalıdır. Çünkü Avrupa’da “Avrupa olmak”a giden süreç, aslında “Akdeniz kıyılarında (üç kıtada) Osmanlı olmak”ı bertaraf ederek ortaya çıkan bir zihniyetten beslenir. Osmanlı siyasal sisteminde “Osmanlı halkı”nın değişik din, ırk, kültür toplulukları olarak “vatandaş=millet” denkleminde nitelendiği, ancak yerli’nin “millî” de “yabancı” da sayılmadığı zikredilmelidir. Bunun temel nedeni Osmanlı toplumunda birden çok “millet”in yan yana ve iç içe aynı toprakta iskân edilmesidir. Dolayısıyla “Türkiye’nin sınırı nedir?” sorusu, Avrupa’nın tersine, Akdeniz çevresindeki nüfusların Anadolu’ya akmasıyla oluşmuş siyasal bir toplumun yani bir “Osmanlı halkı”nın varlığından bağımsız cevaplanamayacaktır. Buna göre Anadolu’ya “sıkışmış” gibi görülen bir “Osmanlı halkı” bulunmaktadır ve bu halkın siyasal toplumu olarak Türkiye’nin sınırı Osmanlı’nın fetih-yönetim sahasına kadar uzanır.

Osmanlı politik birliği, “Osmanlı halkı”nı “kontraktüalizm” (sözleşmecilik-zımmet) ve “naturalizm” (doğalcılık) gibi iki eğilime de açarak inşa edilmiştir. Diğer taraftan Türkiye kendi doğal sınırlarına çekilirken (Anadolu’ya) “kontraktüalist” ve “naturalist” doğasına yaslanamamıştır. Tam tersine örneğin “Mübadele göçleri” ile bu iki kavramın askıya alındığı söylenebilecektir. 30 Ocak 1923’te imzalanan “Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” ile mübadele edilecek olan halkların sadece dini kimliği esas alınmış, dil, etnik ve kültür farklılıkları dışlanmıştır. Bu sözleşmenin ikinci maddesinde “yerleşmiş (établis)” kavramına yer verilmiştir. Anlaşılan o ki, “yerlilik-yerel-mahallî” kavramları beklenmedik anlarda ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir karşılaşma “yerli-yabancı karşıtlığının indirgeyici”liği içinde değerlendirilemeyecektir.

Madde 1. Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine girişilecektir. Bu kimselerden hiç biri, Türk Hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye ya da Yunan Hükümetinin izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyecektir.

Madde 2. Birinci Maddede öngörülen mübadele: a) İstanbul’da oturan Rumları (İstanbul’un Rum ahalisini); b) Batı Trakya’da oturan Müslümanları (Batı Trakya’nın Müslüman ahalisini) kapsamayacaktır.1912 Kanunuyla sınırlandırıldığı biçimde, İstanbul Şehremaneti daireleri içinde, 30 Ekim 1918 tarihinden önce yerleşmiş (établis) bulunan bütün Rumlar, İstanbul’da oturan Rumlar sayılacaklardır. 1913 tarihli Bükreş Antlaşması’nın koymuş olduğu sınır çizgisinin doğusundaki bölgeye yerleşmiş tüm Müslümanlar Batı Trakya’da oturan Müslümanlar sayılacaklardır.

Mübadele kararı, gerek Türkiye’nin, gerekse Yunanistan’ın dini bakımdan homojenleştirilmesi politikasına hizmet etmiştir. Mübadelenin, hem dini hem de ekonomik temele dayandığı ortada iken Türkiye’nin ulus-devlet olarak kurulduğu iddia edilmektedir. Dolayısıyla Türkiye’de yerlilik tartışmaları 30 Ocak 1923’te imzalanan “Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol”ün 2. Maddesinde yer alan  “30 Ekim 1918 tarihinden önce yerleşmiş (établis) bulunan bütün Rumlar” ibaresi nedeniyle “Müslümanlık” ile ilintili olmayan bir zemine basmaktadır. Diğer taraftan anlaşmalar gereği Türkiye’ye mübadele ile gelen “Müslüman ama Türkçe konuşamayan Avrupalı etnik”in “yerli” gibi kabul edildiği de ortadadır. Dolayısıyla Türkiye’de yerlilik, milliyetçi refleksle “yabancı üreten” ve/veya “dışlanım kuralı”na dayanan bir tarihten beslenmemektedir. Diğer taraftan toprakta yer tutmanın, otokton halk olmanın yerlilik için kifayet etmediği, mübadele göçlerinde (Karaman’dan Hıristiyan Türklerin Yunanistan’a gönderilmesinde) izlenmelidir. Somut halk hareketlerine eğilmeden “yerli-yerel-millî-yabancı” kavram kategorileri oluşturarak toplulukları sınıflamaya çalışmak sonuç vermemektedir. Bu anlamda örneğin Suriye’den (yerelden) koparak Anadolu’ya gelen “göçmen”i “yerli” saymak mümkün iken onun Avrupa’ya entegrasyonunun “yabancılığı” ortadan kaldırmadığı söylenebilecektir. Bunun temel nedeni Türkiye tarihinde apartheid kültürünün hiç doğmamasıdır.

Keucheyan’a göre kontraktüalizm“Avrupa’yı sözleşme şeklinde düşünür” ve Avrupa entegrasyonunun üye ülkelerin çıkarı doğrultusunda olduğunu varsayar. Naturalizm ise üye ülkelerin “Greko-Romen ve/veya Yahudi-Hıristiyan kökenleri nedeniyle doğal olarak birleşmeye yatkın” olduklarını savunur.

Naturalizm’de Avrupa oluşumunun meşrulaşması, sözleşmeyi yapanların akılcılığından değil, ilgililerin ortak varsayılan “nesillerinden” ileri gelmektedir (Keucheyan, 2016: 174). Keucheyan, Balibar’ın Avrupa Birliği’nin meşrulaştırma yöntemi olarak bu iki eğilimin de sorun yarattığı görüşünde olduğunu belirtir: “Balibar’a göre, Avrupa’nın oluşumunda geçerli olan kontraktüalizm ve naturalizm aynı genel eğilimdendir. Her ikisi de Avrupa’nın politik bir şekilde algılanmasına karşıdır. Filozof bunu diler ve Avrupa’yı genel bir istencin neticesi haline getirir. Avrupa Birliği’nin bürokratik karakteri hukukî ve idarî bir artışa teşvik eder; ancak kendini meşru egemen bir devletin yayılışı olarak ortaya koymaz. Bu şartlarda, Birlik bünyesinde kurgusal etnik yapıların yani milliyetçi hatta ırkçı eğilimlerin canlanması anlaşılırdır” (Keucheyan, 2016: 175). Balibar’a göre milliyetçilik ve ırkçılıkla Avrupa çapında siyaseti istençci yollarla rehabilite ederek baş edilmelidir. Bu yol, geleceğe dönük birdemos (halk) ile mitik bir geçmişe bakan ethos’u (culture) karşı karşıya getiren ortak kolektif kader (kader toplumları) fikri üzerine kurulu olmalıdır. Fakat bu “ortak kader” kavramının içinde Müslümanların olmadığı açıktır. Çünkü “Balibar’ın Orange Hanedanı William’a (17. Yüzyıl) kadar uzandırdığı bir tarihi vardır. O dönemde, diplomatik sözlükte ‘Avrupa’ kelimesi, ‘Hıristiyanlık’ kelimesinin yerine geçer” (Keucheyan, 2016: 175). Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi konusundaki geçiştirmelerin natüralizmin etkisinde kaldığından şüphe edilemez. Ancak Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyon süreci kontraktüalizm açısından da imkân dışıdır. Keucheyan’a göre “Avrupa, gerçek bir siyasi meşruluğa dayanmaksızın, Avrupalıların hayatında etkisi büyüyerek hissedilen ‘öznesi olmayan’ bir hükümdarlıktır” (Keucheyan, 2016: 174). “Avrupa oluşumunun karşılaştığı sorunlar çoğunlukla bugüne kadar bir ‘Avrupa halkı’nın olmayışından kaynaklanır” (Keucheyan, 2016: 174) yargısı Türkiye açısından dikkatle değerlendirilmelidir. Keucheyan’ın da vurguladığı gibi “Avrupa’nın sınırları” dendiğinde mutlaka kıtanın coğrafi hatları kastedilmez. Bu sınır, merkezden de geçebilir. “Avrupa’nın sınırları özellikle büyük şehirlerden geçer. Kimlik ve göçmenlerin oturma izinlerinin kontrolü polisler tarafından en çok bu şehirlerde gerçekleştirilir (…) Balibar’ın yazılarında geçen Avrupa üzerine bir hipotez de bir Avrupa apartheidinin olduğudur (…) ‘Apartheid’ kavramı, Avrupa’da başka biçimlerinin canlandığı Güney Afrika’daki duruma işaret eder. Avrupa topraklarına kanunsuz şekilde giren kişilere uygulanan cezaların artması, bir ‘Avrupa kalesi’nin oluşmaya başladığının işaretidir (…) Ayrımcılık Avrupa topluluğunun doğasında vardır” (Keucheyan, 2016: 175).
Türkiye’nin Avrupa’ya entegrasyon sürecinin kontraktüalizm açısından da imkân dışı kalmasının “apartheid” dışında bir başka nedenini Avrupa’nın bunu geçmişinde başaramamış olmasında aramak gerekir. Avrupa, bir imparator inşasında başarılıdır. Ancak halklarla sözleşmeci bir toplum sistemi kurmak başarısı bulunmamaktadır. Bu başarı Osmanlı sisteminde ve Batı Katolik-Protestanlığı (Roma ve Amerika) aleyhine ortaya çıkabilmiştir.

 Bu yazıda “yerlilik” kavramının içeriğinin onca çalışmaya rağmen hâlâ muğlâk kaldığını işaret etmiş olduk.

 

-          Bora Tanıl, Sol ve Yerlilik Meselesi, Birikim Dergisi, Sayı: 111-112, Temmuz / Ağustos, 1998

-          Hatemi Hüsrev, Kültürde ve Edebiyatta Yerlilik, Lacivert Dergi, Sayı:17, Ekim, 2015

-          Keucheyan Razmig, Aklın Sol Yarısı-Yeni Eleştirel Düşünceler Atlası, İletişim Yayınları, 2016

-          Sağlık Şaban, Mustafa Kutlu’nun ‘Hayat Güzeldir’i yahut hikâye anlatmanın kodları, Bizim Külliye Dergisi, Sayı: 49, Yıl: 12, 2011

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...