Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

TÜRK MODERNLEŞMESİNİN TAŞIYICI ARAÇLARINDAN BİRİ: MÜZİK

0 377

muzik-zevk-kultur-cinar-koleji-blog-1508x706_c

Türk modernleşmesinin temel dinamikleri üzerinden yapılacak bir okuma, Modernleşme-batılılaşma-çağdaşlaşma olarak adlandırılan sürecin daha sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesini sağlayacaktır. İlk belirleme Osmanlı imparatorluğunda sürdürülen batılılaşma çabaları ile Cumhuriyet dönemi batılılaşma çabaları arasında ortaya çıkan farklılaşmadır. “Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma anlayışında uzlaşmacı bir tavır içine girdiği açıkça ifade edilebilir. Bu anlamda Cumhuriyetin belirleyici ideolojisi, Osmanlı düşüncesinden önemli bir kopuşu da beraberinde getirmiş, bu ideolojiyi benimseyen aydınlar, Osmanlı tarzında uzlaşmacı bir Batıcılık anlayışının yetersiz olduğunu düşünerek hedefe varmayı geciktirdiğini belirtmişlerdir. Bu belirlemeden dolayıdır ki, Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren Batılılaşma politikası radikalleşmiş ve Cumhuriyet ideolojisinin temel referansı olmuştur. Bu yeni anlayışla Batılılaşma teknik ve kültürel alanda gelişme sağlama gerekliliği olarak vurgulanmıştır.(Arabeskin Anlam Dünyası, Caner Işık, Nuran Erol, Bağlam yayınları, s: 48-49)

Öyle görülüyor ki, Cumhuriyet elitlerinin modernliği pozitivist paradigma üzerinden okumak anlayışı, zaman içinde giderek halktan kopan seçkinci bir kültür yaratmıştır. Devletin temsil ettiği kültür ile halkın kendini ifade ettiği kültürel anlayış zamanlar devlet ile halk arasındaki çizgiyi giderek kalınlaştırıştır. Din politikaları dindarları, milliyetçilik politikaları Kürtleri merkezden uzaklaştırırken, uygulanan kültür politikaları her iki kesimi de merkezden giderek uzaklaştırmıştır. Cumhuriyet modernleşmesinin halkta taban bulamamasının en büyük nedeni, halkın değerlerini önemseyerek ve onları modernleşme politikaları içine katmakta başarısız kalmasıyla doğru orantılıdır. Laiklik dolayımında dindarlar, milliyetçilik dolayımında Kürtler üzerine uygulanan yasaklar beklenen sonucu vermediği gibi aynı yöntemler kullanılarak uygulanmaya çalışı9lan müzik anlayışı da beklenen sonucu vermekten uzak kalmıştır.

Geleneğin formlarına karşı çıkış ve modernleşme politikaları sonucu oluşan yaralı bilinçler Türkiye’nin siyasal ve toplumsal gelişimine damga vurmuştur.

Türk Tanzimat döneminden itibaren başlayan Fransızca konuşan, bale yapan, klasik batı müziği dinleyen ve piyano çalan insan tipi ideal rol model olagelmiştir. Cumhuriyet modernleşmesinin en belirgin özelliği merkeziyetçi, otoriter ve seçkinci bir yapıda olmasıdır. Nitekim bu kültür politikalarının da temelini oluşturmuştur. “Yaşadığımız coğrafyanın, kültürel görünümünün en belirgin özelliği olarak gösterebileceğimiz merkeziyetçilik müzik alanında da kendini göstermiştir. Merkez genelde iktidarla, iktidar da devletle özdeşleşmiş durumdadır; dolayısıyla devlet, müzik üretimi ve buna bağlı dünya tasarımında etkilidir. ( Arabeskin Anlam dünyası, s: 53) . Ana amaç Türkiye’yi modernleşmek olduğundan kültür politikaları da bu doğrultuda şekillenmiştir. Müzik politikaları da batılılaşma anlayışına paralel olarak araçsallaştırılmış, Batılı müzik ve sanat anlayışları öne çıkarılmıştır.

Cumhuriyetin radikal modernleşme/Batılılaşma sürecinde resim, heykel, tiyatro, bale gibi Batı sanatları yüceltilmiştir. Bu noktada müzik de diğer sanatlar gibi batılılaşma bağlamında düşünülmüş, klasik batı müziği öne çıkarılmış ve batı müziğinin keman, mandolin, piyano gibi ensturmanları yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır. Batılı müziğin yaygınlaştırılması için özellikle 12 Eylül darbesinden sonra Pazar günleri yayınlanan Pazar Konseri adlı müzik programında, Hikmet şimşek yönetiminde batı müziğinin örnekleri verilmiştir. Devletin halkın müzik kültürünü yükseltmek amacıyla yaptığı programın halk arasında yaygın olarak “Pazar Kanseri” şeklinde değerlendirilmesi, cumhuriyetçi seçkinlerin müzik anlayışının halk tarafından nasıl karşılandığının ilginç bir örneğidir.

1932 Yılından itibaren kurulan ve modernleşme politikalarının halka yayan bir kurum olarak işlevsel hale gelen Halk evlerinde koro ve mandolin çalışmaları yapılmaya başlandı. Aynı süreçte klasik Türk müziği bu sürece uygun olmadığından yasaklandı. “Mustafa Kemal Atatürk 1 Kasım 1934 tarihinde T.B.M.M’nin açılış konuşmasında ‘Bugün dinletilmeye yeltenilen müzik yüz ağartıcı olmaktan uzaktır. Bunu açıkça belirtmeliyiz’ şeklindeki sözleriyle konuya en yüksek kürsüde değinmiştir.” ( Arabeskin Anlam dünyası, s: 62) Bu sözlerin ardından Klasik Türk Müziğinin radyodan yayınlanması yasaklanmıştır. Öyle görülüyor ki, modernleşmeyi sürdüren elitler modernleşmeyi bir bütün olarak görüyorlardı. Devlet desteğinden yoksun kalan Klasik Türk müziğinin gelişmesi engellendiği gibi, devletin desteklediği klasik batı müziği konusunda da beklenen ilerleme ve değişim başarılamamış, sadece üst yapının dinlediği bir müzik olmaktan öte gidememişti.

Radyoda uygulanan yasak, Klasik Türk müziğini seven kitleleri Arap müzik kanallarına doğru itmiştir. Bu durum ileride Arap müziğinin geniş kitlelerde karşılığını bulan ve Arabesk diye adlandırılan müzik türünün doğmasına zemin hazırlayacaktır. Özellikle Mısır üzerinden gerçekleşen etkilenme Arabeskin yaygınlaşmasını sağlayacaktır.

İlk dönemlerde gerçekleşen yasaklayıcı tavır 1950 çok partili dönemde kısmen kırılma yaşamıştır. Cumhuriyeti kuran ve modernleşme politikalarını sürdüren kadro yönetimden çekilince kültür alanındaki müdahaleler de kısmen azalmıştı.

1950′lerde başlayan ve 1960’lı yıllarda hızlanarak devam eden köyden şehre göç olgusu yeni bir kültür yaratmıştır. Fakir halkın şehre göçü ve şehirde tutunma konusunda yaşadığı zorluk buna uygun bir müzik türünün doğmasına da zemin hazırlamıştır. Arabeskin yükselişi göç dalgasının yarattığı toplumsal şartlardan ve Türkiye’nin geçirdiği siyasal değişimden bağımsız ele alınamaz. “1950’lili yıllarda başlayan plansız büyüme, tarım ve sanayi kesimindeki çalkantılar ve büyük kentlerin çevresindeki gecekondulaşma büyük değişimin olduğu durumlardı. Bu değişim müziğinde hayat zevklerine uygun bir şekilde yorumlanmasıyla sonuçlandı. Köyden kopan ve şehrin varoşlarında tutunma mücadelesi veren insanları geleneksel ve batı müziği ifade edemez olmuştu. Bu yeni yaşam tarzının kendi özgün müziğini üretmesi kaçınılmazdı. İşte devletin uzun süre görmezden geldiği ve radyo ve televizyonda yasaklanan arabesk bu arayışın bir sonucu olarak ortaya çıktı ve toplumun en alt katmanlarınca benimsendi.

Kuşkusuz arabesk müziğin yükselişi sadece 1930’lu yıllarda Klasik Türk Müziğinin yasaklanması ve özellikle Mısır üzerinden gelen Arap müziğinin etkisine bağlanamaz. Cumhuriyet elitlerince yürütülen kültür politikalarının halkta karşılın bulamaması ve ekonomik-sosyal değişimlerin yarattığı kaos yeni tür müziğin doğuşunda etkili olmuştur. Bu tütün en popüler örnekleri olan Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses ve Hakkı Bulut’un parçalarına bakıldığında, nasıl bir zihin dünyasının tercümesi olduğu açıkça görülecektir. Köyden kente göç eden insanların nabzını iyi tutması kısa sürede arabesk müziği popüler hale getirdi ve yaygınlaştırdı.

Fakirlikten büyük kentlere para kazanmak üzere giden, hayata tutunamamış, isyan halindeki gençliğin sığınağı arabesk olmuştur.

Arabesk müziğin yaygınlaşması bir yönden devlet tarafından yukarıdan aşağı sürdürülen modernleşme politikalarının müzik alanındaki başarısızlığını ifade etmesi bakımından anlamlı veriler sunmaktadır. Devletin tepeden inme politikalarla yasaklamaya çalıştığı arabesk müzik yasağın sona ermesinden sonra, hayatın doğal akışı içinde eski etkinliğini büyük ölçüde yitirmiştir.

Arabesk modernleşmeye popüler tepki olarak şekillenmiştir. Kuşkusuz sınıfsal olarak da laik, batıcı ve elit gibi değerlerden oluşan merkeze uzak kendi emeği ile geçinen kitlelerin yaşama tutunma aracı olmuştur. Bir anlamda Cumhuriyet modernleşmesinin ulaşamadığı kenarda kalmış yoksu kitlelerin itirazıdır. İtiraz bazen kadere, bezen zenginliğe, bazen yaşam şartlarınadır. Müslüm Gürses’in ve Orhan Gencebay’ın parçalarının isimleri bile sınıfsal düzey hakkında bilgi vericidir. Onlar tutunamayanların, köşe başında sessizce ağlayanların, aldatılanların, talihsizlerin, vazgeçenlerin, kader kurbanlarının, kederin elinde oyuncak olanların, sevdiği kızların zengin çocuklarla evlenmelerine isyan edenlerin, adaletsizliklerin, yoksulluğun temsilcileridir. Ancak bunun yanında Anadolu’nun mert ve namuslu çocuklarıdır onlar. Yoksul, çaresizdirler, ama mert ve onurludurlar; namusları için yaşarlar. Sınıfsal bakımdan kendilerini ezenlere karşı ellerinde satın alınamayacak onurları ve şerefleri vardır. Mesaj açık: sizin paranız, statünüz, gücünüz var; bizimde namusumuz, onurumuz ve şerefimiz var. Arabesk temalı parçalar ve filmler, modern hayatın merkezinde yaşayan elitlerin aslında insani değerlerden ne kadar uzaklaştıklarını, ne kadar kof bir yaşam sürdüklerini ortaya koyar.

Dursun Ali Sazkaya’nın “Geceleyin Bir Koşu “adlı romanı Arabesk dünyasının en önde gelen sanatçılarından biri olan Müslüm Gürses’in sosyolojik-politik bir analizini yapar: “Sen geride kalanların sağaltımcısı idin, Tutunamayanların, merdiven altı çalışanların, hayatı kaymış ailelerin kayıt dışı işçi çocuklarının. Paslı teneke kutularına inadına çiçek ve umut dikenlerin. Yoksul mahallelerde Murat yüzotuzbir sürmenin hayalini kuranların. O devletlü hazretlerinin resmi bayramlarda dolgu malzemesi yapmaktan çekinmedikleri yoksul çocukların. Resmi bayramların ve ciddi törenlerin bedeva dolgu malzemesi görülen bizlerin. Devlet büyüklerinin beğenisine sunulmak üzere değerli öğretmenlerimizin içimizden seçerek güzel şiir okuyan arkadaşlarımızın o beynimizi şişirdikleri mecburi törenlerin, nutukların gürültüsünden bizi kurtaran sendin.”(Dursun Ali Sazkaya, Geceleyin Bir Koşu, Okur yayınları)

Hiç kuşkusuz Müslüm Gürses söz konusu olunca jilet metaforu gündeme gelir. Bu gençlerin sonuç olarak bedenlerini jiletlemeleri psikolojik açıdan analiz edilir. Kendisi de bir Psikolojik danışman olan Dursun Ali Sazkaya romanında jilet olayına bambaşka bir açıdan bakarak ilginç bir psikolojik çözümleme yapıyor ve merkezi elitlerin küçümseyici, dışlayıcı, ötekileştirici ve yukarıdan bakan yorumlarına hiç katılmıyor:  “Seninle birlikte bizim de duygularımız yoğun bakıma girdi baba. Çünkü sen kimselerin umursamadığı bizlere umut vermiştin. Şarkılarının insanları karamsarlığa ve bunalıma sürüklediği söylenir. Oysa durum hiç de onların söylediği gibi değildir. Acıya karşı sistematik duyarsızlaştırma işlevini görüyordu şarkıların. Şarkıların beslenme çantamızdı bizim. Sosyopolitik-psikolojik, ontolojik bir direniş biçimi olarak jiletin hayatımızdaki yeri adlı tezinle milyonlarca genç okuryazar olmuştu. Jiletin nerede ve nasıl kullanılacağını öğretmeseydin şayet, biz dillerimizi jiletle doğrayabilirdik. Sen kollarımızda içimizde biriken zehri akıtıyor, hiç olmazsa şehrin varoşlarına ve kırsalın kıraç, yoksul eteklerine tutunmamıza yardımcı oluyordun. (Dursun Ali Sazkaya,age)

Devlet ise yıllardır bu gençlerin feryatlarını, acılarını, özlemlerini dile getiren sosyolojik haykırışlarının belgeleri olan müziği yasaklamakla onlarla her tür irtibatı koparıyordu. Arabesk deneyimi bir kültür politikasının neden başarılı olamayacağının en canlı belgelerinden biridir.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...