Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

TÜRKİYE’NİN MAARİF DÂVASININ BAZI KAVRAMLARI 2 (MUALLİM)

0 62

T_rkiye'nin Maarif Davas_

Önceki yazımızda Nurettin Topçu’nun “Gençlik” hakkında söylediklerini toparlamaya çalıştık ve yanı sıra bazı kavramlar etrafında O’nun “Millî Eğitim”in bugüne de “değen” eleştiri ve ikazlarını aktardık. Nurettin Topçu hemen bütün kitaplarında Nizamülmülk’ün “Nizamiye Medreseleri”ni bir model olarak zikretmektedir. Fakat şurası açıktır ki bir toplumun bütün fertlerini bu modelle eğitemezsiniz. Türkiye’de Milli Eğitim meseleyi bu zaviyeden ele almamaktadır. Bütün halkın okur-yazar olmasını sağlamaktan başlayan eğitim politikaları, bütün halkın üniversite mezunu olması politikasına doğru evirilmiştir. Toplumun tüm fertlerinin üniversiteye gitmesine özgülenmiş Milli Eğitim politikaları nedeniyle Türkiye’de halen 25 milyon öğrenci stokuna ulaşmış durumdayız. Söz konusu nüfusun genel nüfusa oranı 1/3’tür. Bu gençliğin tüketim giderleri aileleri tarafından karşılanmakta ve devlet de okul binası, sosyal politikalar, öğretmen – danışman istihdamı, okullarda müstahdem istihdamı, bina bakım giderleri, kitap ve malzeme tedariki gibi masraflarla baş etmeye çalışmaktadır.

Anlaşılacağı üzere 7’den 77’ye eğitim politikası masraflı ve tüketimi önceleyen bir zihniyete hizmet eder görünmektedir.

Türkiye bu politikayı sürdürdükçe üretim ve evlenme çağında olan nüfusunu tüketim ve bekârlık kıskacına sürmektedir. “Milli Eğitim” politikalarını oluşturan entelektüel aklın, tüketerek yaşayan 25 milyon nüfus eğitim sürecini tamamladığında Türkiye’nin ekonomik darboğazlarını aşabilecek vasıfları kazanıp kazanmadığı hususunu da değerlendirmesi gerekliliği bulunmaktadır. Bu genç nüfusun yıllarca okul sıralarından üniversite amfilerine varan yaşam biçimi “tembelleşme”, “dilenerek yaşama” gibi bir kültür de üretmektedir. Topçu kitabının bir yerinde şöyle söylemektedir:

“Pedagoglarımız düşünmediler ki, dilencilik para almak değil, el açmak sanatıdır, öbürü hırsızlıktır Ve karşılıklı mukaveleye dayanmayan her istek, hangi gaye için olursa olsun, izzetinefsi ve onunla birlikte ruh’i iktidar ve hür hareketlere girişme gücünü törpüleyicidir” (Topçu, 1997: 93).

Diğer taraftan Türkiye’de iyi eğitimli “elit mezun grubu” diyebileceğimiz gençlik, ülke içinde vasıflarına uygun iş bulamamakta ve ülke dışına çıkmayı hedeflemektedir. Dolayısıyla Türkiye üstün vasıflı mezunlarını küresel ekonomiye beyin göçü olarak vermektedir. Halen Türkiye, Nobel ödüllü bilim adamının ülke içinde istihdamını sağlayamamaktadır. Milli Eğitim politikalarını tayin ediciler, vatandaşlarının Nobel Ödülü almasından gurur duymakta ve bununla övünmekle yetinmektedir. Kendi ülkenizde istihdam edemeyeceğiniz üstün vasıflı vatandaşlarınızla övünme devri değildir.

Bir diğer konu da ülkede her meslek grubu açısından büyük bir fazlalığın bulunduğu hususudur. Topçu, çok sayıda mektep açmanın öğretimin değerini düşürdüğünden bahsetmektedir:

“Çok sayıda mektep açmak, diploma dağıtmak yarısı, öğretimi cansız ve kansız bıraktı. Okuyup yazma bilenlerin sayısı arttırıldıkça, öğretim, değerinden kaybetti. İlim ideali kemiyetçi halk eğitimine feda edildi. Okuyanların sayısında kısa zaman içinde ne büyük nispetlerde çoğalma olduğunu görmek için, son elli yılın maarif istatistiklerinigözden geçirmek kâfidir. Her sene büyük bir yekûn halinde arttırılan mekteplerin muhtaç olduğu muallim kadrosu nerelerde yetiştirilmiş? İşte bütün mesele burada? iyi kötü bir bina bulunarak mektep açılmış, içine talebe doldurulmuş” (Topçu, 1997: 88).

Topçu’nun itirazları değerli ve ufuk açıcıdır. Toplumun tamamının eğitim-öğretimden geçirilmesinin Batı taklitçiliği olduğu da söylenebilecektir. Topçu, Türkiye’nin Batı ülkelerinin maarif sistemlerini taklit ettiğinden de bahsetmektedir:

Her devrin siyasî hâdiseleri, maarifimizi Batı milletlerinden birinin maarifine esir etti. Bu kültür tabiiyeti, sırasıyla Fransız, Alman ve Amerikan maarif sistemlerini şüphesiz ve tereddütsüz kabul etmiştir. Bu hal, millî maarifimizi bir asırdan beri bocalatmaktadır. Facianın Mekteb-i Sultanî’nin (Galatasaray Lisesi) açılmasıyla başladığını daha önce belirtmiştik. “Garba pencere açtık” sözüyle, artık sonu gelmemek üzere başlayan Batı taklitçiliği, doğurucu kudretten mahrum olmuştur (Topçu, 1997: 83).

Topçu’nun maarif sistemiyle ilgili temel görüşü ilmî, hakikat aşkının, hakikati araştırmanın çalışma metodu kılmaktı. O’nun tasavvurunda geçmişte bu kısmen “Medrese” ile gerçekleşiyordu. Topçu’nun yazılarında “medrese” fikri varsa da buna yaklaşımı eleştireldir.

“Genç ruhların kabiliyetlerini ayrı yollardan inkişaf ettirebilmek, yani muallimlik elbette bir sanattır. Bu yolda hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen, istikbal için çok mektep usulünü hasretle düşünmek acaba ayni zamanda Eflâtun’un akademisiyle, Gazalî’nin ders vermiş olduğu Bağdat medreselerinde okuyamamış olmanın ıstırabı mıdır?” (Topçu, 1997: 121).

“Medrese kapatıldı, ilim de bitti. Medrese kapanır kapanmaz, medrese dışında ilim hayatı diye bir şey kalmadı; bumüessesenin dışında ufak bir kıvılcım bile gözükmedi. Bu halin adı iflâstır. Çünkü onda hakikat aşkı diye bir ideal artık barınmıyordu” (Topçu, 1997: 83).

“En başta şunu söyleyelim ki yüzyıllardan beri medresenin yaptığı dinî öğretim hatalıdır, arık ve çorak bir yoldan geçip gitmiştir. Gerçekte din, psikoloji ile metafiziğin karışımıdır. Dinî yasayış psikoloji ile, yani kendini düşünmekle başlar. Böylelikle elde edilen nefsin bilgisinden Rabb’in bilgisine yükseltici bir metafiziğe ulaştırır. Sonunda Allah’a teslim olarak onun bizim üzerimizdeki mutlak hâkimiyetini kabul edici sığınma halinde sürekli bir sevkle yaşatıcı yine psikolojik, yani ruhsal bir hayat ve hareket sistem olur” (Topçu, 1997: 157).

Türkiye, yeniden medresesini kurabilir mi? Sanıyorum Nurettin Topçu’nun “Muallim” arayışı bu medreseyi kurmanın eşiğini oluşturuyor. Topçu, “medreseyi kuran muallim”i aramaktadır. Muallim’i yetiştiren bir toplumun “muallime talebe olacağı”ndan bizim de şüphemiz bulunmamaktadır. Topçu eğitimin ruhun bilgisine dönmesine işaret etmekte ve “muallim”leri bu iç dünya meselelerinin rehberi görmektedir.

“Neticede iç dünya terk edildi, iç dünya meseleleri mektepten kapı dışarı edildi. Tersine skolâstik bir metodla mektebe girdik. Onbeş sene mekteplerde okuduktan sonra, kendiliğinden bir hayat değeri ortaya koyamayan, bir ekonomik davanın veya bir tarihî şahsın tenkidini yapmaktan korkan, şahsî bir sanat ve din anlayışına sahip olmayan, kafasının işleyişi bakımından “mektebe girdiği gibi çıkan” gençleri hayat sahasında bulduk. Bu nesiller, hakikatte en büyük sevap olan mücerret düşünceyi günah sayan kâfir bir zihniyetin mazlum kurbanlarıdır. Medreseden mektebe geçerken, ruhun bilgisinden maddenin bilgisine dönen bu gerileyiş, iç gözlemin yollarını tıkadı ve bütün zihinleri maddenin bilgisine meftun hale getirdi. Önce, din dersleriyle beraber orta öğretimden musiki dersi kaldırılmıştı. Ahlâk bilgileri de “medenî bilgiler” haline konuldu. Lise son sınıflarında ahlâkla estetik pek kısaltıldı; metafizik kaldırıldı. Tarih dersleri, esasen bir insan ve şahsiyet laboratuarı ve insanlığın tekâmülü tarihi olmaktan ziyade eşya dersleri gibi okutuluyordu. Bütün ruh ilimleri üzerinde budama ameliyesi yapılırken, mekteplerde müspet ilim derslerine ait laboratuar çalışmaları, müspet ilim ve matematiğin sade müfredatı, yani cansız yükü halindeydi. Sonra musiki ve din dersi programlarda yer aldı. Lâkin din dersi gayesinden çok uzak; musiki kültürü de pek kifayetsizdir. (…) Öğretim, ilim ideali için vasıta iken, hayatin realitesinde muvaffakiyete basamak haline geldi.Mekteplerden ulvî hakikat eliyle temizlenmiş, sade gerçeğe hayran, saf kalpler yetişecek yerde, hayatta muvaffakiyetin yollarını inceleyen ve bu yolların refaha götürenini tercih eden maddî fayda müşterileri mezun oldu”(Topçu, 1997: 85).

Bu nedenle yazımızın devamında Topçu’nun “muallim” hakkındaki görüşlerine değineceğiz.

*

Muallim:

Topçu’ya göre muallimlik baş meslektir. Fakat günümüzün eğitim sisteminde durum böyle değildir. Öğrenci de muallimliğe hak ettiği kıymeti vermemektedir:

“Genel olarak, talebenin en iyi derece alanı mühendis ve doktor, orta derecedekiler hukukçu, ancak en geri olanların bir kısmı muallim olmak emelindedirler” (Topçu, 1997: 86).

Fakat Topçu “muallim”i ıstırabın içinden alır, hayatta karşılaşılan meşakkatlerin üstatlığından öğrenilenlere bağlar. Gerçek muallim, hayatın içindedir:

“İyi üstat, dışımızda yaşananı içimizde hayat yapabilen muallimdir. En iyi muallim, en büyük üstat, şüphesiz ki hayattır. Ancak, ondan ders almasını bilmeyenler için muhtaç olduğumuz muallimler, hayatla benliğimiz  arasında kürsü kurmuş olan bize daha yakından ve kendi dilimizle öğretici unsurlardır. Varlığımıza en yakından hitap eden dil, bize en mahrem muallim, ıztıraptır. “Iztırap çekmeyenin hiçbir şey bilmediği” hakikatini aydınlatan hâdiseler, her günkü hâdiselerdir”  (Topçu, 1997: 46).

Topçu ıstırabı yüceltir: “Ancak ıztırap çekenlerin anlayacağı dille diyebiliriz ki; “gerçek mektepte muallimle talebe, iztırap çekerek öğretmeğe ve ıztırapla öğrenmeğe muhtaçtırlar.” Ders, bu tadına doyulmaz ıztırabın sahnesidir”(Topçu, 1997: 47).

Topçu’ya göre hayatın muallimliği yaşamı mektep kılar:

“Mektebi nerede arayalım? Neresi mekteptir? Bazen çocukluğun mukaddes hülyaları ile içine girilen, sınıflı, muallimli, siyah tahtalı ve dershaneli çatı mektep olmuyor da, birkaç gencin bir kalp etrafında kendini arayan topluluğu mektep olabiliyor. Bu manada bildiklerimizden daha çok, mektep hayati zannettiğimizden daha yaygındır. Belki her tarafta mektep var ve bütün ömür sürekli bir talebelik veya çıraklıktır. Aramızda, her yaştan ve her meslekte mektep görenlerle görmeyenler var: Bunlar hayattan ders almasını bilenlerle bilmeyenlerdir” (Topçu, 1997: 51).

Türkiye’nin Maarif Dâvası bir siyasal-toplumsal programdır:

Topçu, hayat ve ıstırabın muallimliğini kabul ettikten sonra bir sınıf olarak muallimi öne çıkarır. Muallimi bütün içtimai tabakaların üstünde bir sınıf olarak konumlaması Topçu’nun Türkiye’nin Maarif Dâvası eserini bir siyasal-toplumsal program kılmaktadır. Topçu, öğretmen sınıfını öncü bir sınıf olarak konumlamakla Farabi’yi hatırlatır. Farabi’ye göre üç eğitimci vardır: Aile reisi, aile fertlerinin; öğretmen, çocuk ve gençlerin; devlet başkanı, milletin eğitimcisidir. “Milletin eğitimcisi” olan hükümdar, ikna, zorlama yöntemine başvurabilir. Fakat bu bilgi ve beceri gerektirir. Farabi’ye göre, hükümdarın doğuştan sahip olması gereken bazı özellikler içinde “Öğrenmeyi ve öğretmeyi sevmesi” de bulunmaktadır (Farabi, 1990). Topçu’nun muallim-mektep-talebe-ders hakkında yazdığı sistematik eleştiriler bu fikriyatın ancak devlet programı olarak uygulanabileceğini gösterir. Topçu zaten “otoriteli devlet” fikriyle maarif davasını devletin hayata geçireceği öncülünden hareket ederek kaleme aldığını zımnen ifade etmektedir. Topçu’nun demokrasi eleştirileri de hatırlanmalıdır. “Türkiye’nin Maarif Dâvası” kitabında demokrasinin eğitim sistemini bozduğu şöyle ifade edilir: “Demokrasinin mekteplerinde imtiyazlara yer verilmiş ve pedagojik otoriteler gevşetilmiştir” (Topçu, 1997: 92). Topçu, “muhtar üniversite” kavramını da bu yaklaşımıyla reddetmektedir:

“Hiçbir üstün otorite tarafından dışardan kontrol edilemeyen, muhtariyeti böylece derebeylik manasında kullananüniversite bugüne kadar ne bir heyet, ne devlet, ne de millet huzurunda mesuliyetlerinin hesabini vermiş değildir. Devlet içinde devlet yaşatan bu korkunç teşekkül, tam manası ile despotik bir iktidar ile istediği şahıslara kapılarını açmış, istemediklerini, müşterek menfaatlerin daima birlikte kımıldattığı ellerin işareti ile dışında bırakmıştır ve bunları tam bir fütursuzlukla yaparken en ufak bir korku, bir tereddüt, bir devlet ve millet huzurunda olmanın en ufak endişesini kendinde yaşatmamıştır. Allah’tan aldıklarını iddia ettikleri iktidarla istedikleri haksızlıkların hakimiyetini yaşatan hükümdarlar ve tiranlar gibi bunlar da yeryüzünde hiç kimseye hesap verme lüzumunu bir an bile duymamışlardır” (Topçu, 1997: 144).

Diğer taraftan Topçu’nun “otorite” kavramıyla öne çıkardığı “devlet adamı” tasavvurunda “iktidar” değil, “mesuliyet” kavramı yer alır: “Ancak bu otorite devlet adamı olarak cemaatin selâmeti uğrunda kullanılmalıdır. Devlet adamı iktidarını değil, mesuliyetini Allah’tan aldığını bilmelidir” (Topçu, 1997: 162).

Topçu’nun maarif sistemine getirdiği teklifler, muallimi üstün bir sınıf haline getirir ve “toplumsal pramidi” değiştirir. Topçu, öğretmenlerin açıkça bir sınıf olarak konumlanması gerektiğini ileri sürer:

“İnsanlığın içinde bunaldığı büyük ruhî buhrandan Fransız çocuğunu kurtaracak idealcinin muallim olduğunu yedi sene evvel Sorbonne kürsüsünde dersini verirken ölen fikir şehidi, asrın tarihçisi Mathiez söyledi. Filhakika bu girift İçtimaî teşkilat içinde, gençlerin maneviyatını, itiyatlarının kuruluşunu, ihtiraslarının ateşlenmesini, on, onbeş yıllık bütün gençlik devresi içinde kendilerine emanet ettiğimiz muallimlerden başka hangi sınıf insan, cemiyetin ideal hayatinin, ruhî idaresinin sahibi sayılır. Ruhumuzun sanatkârı, hayatımızın nâzımı olan muallimin aramızdaki yerinin yüksekliğini, vazifesinin geniş ruhî mesuliyetinin pek ağır olduğunu maalesef gençlere değil, bugün muallimlere hatırlatmak lüzumunu duyuyoruz. Böyle bir sınıfın, ancak ideal birliği ve mesuliyet iştiraki tanıyan bir sınıf halinde kurulmamış olduğunu söylüyoruz” (Topçu, 1997: 58).

Din Adamı Sınıfı & Muallim Sınıfı:

Topçu’nun bir sınıf olarak Muallim’i öne çıkarması “Bugünkü Türkiye”nin bir sınıf olarak “din adamı” zümresini tasfiye etmeye varır. Peygamber ve ashap devrinde “din adamı” zümresi olmadığına işaret eden Topçu, muallimin aynı zamanda din adamı olduğuna da işaret eder. Topçu’ya göre imamlar, sadece imamlık yaparak maaş alan devlet memuru olamazlar. İmamlara en yakışan meslek öğretmenliktir. Bu hayata önderlik edenlerden düşünürler; profesörler, yazarlar ve bilginler gibi bulundukları ilim yerinden maaş alan kişilerdir:

“Din, bir meslek olamaz; o insanlığımızın cevheridir. Bir kısım insanların din adamı diye ayrı bir İçtimaî sınıf meydana getirmeleri, dinin bir dünya sanatı haline koyulmasına yol açmıştır. Hepimiz din adamıyız, hep Allah yolunda olmamız gerekiyor. Bu yoldan uzaklaşanları uyarmak hepimizin işi olmalıdır. Bu iş ilimle değil, irşâdla olur.Şu halde din bir irşâd mesleğidir diyebiliriz. İrşâd, Allah’a götüren yolu aydınlatmaktır; bedene değil, ruha çevrilir.Dinin bağlandığı hareket kaidelerini çoğaltmamak ve bunları bir hukuk sistemi halinde ele almak en doğru yoldur. Böyle yapılmazsa yüzyıllar içinde sonu gelmeksizin çoğalan kaideler, tenkit ve münakaşanın kapıları da sımsıkı kapanınca insani, bir sihirbazın veya ipnotizmacının otomatlaştırdığı şuursuz makine haline getiriyor ve dinî hayat bazı eşyanın yapılmasına yarayan makinenin isleyişlerini andırıyor. Gerçekte ruhsal olan gaye büsbütün gözdenuzaklaştı mi o zaman mânasızlıklar, akıl hastanelerini dolduran sapıklıklar meydana çıkıyor. Peygamber ve ashap devrinde hoca ve din adamı sınıfı yoktu. Bugün İslâm’ı kurtarmak için aynı samimiyet ve ihlâs devrine dönmemiz lâzım geliyor. Bunun için maaşlı memurları ve devlette idarecileri bulunan diğerlerinden ayrı din adamları sınıfı kaldırılmalıdır. Dinî hayatın yaşanmasında para ile maaşın hiç yeri ve sözü olmamalıdır. Bu hayata önderlik edenlerden düşünürler, ancak bulundukları ilim yerinden maaş almalıdırlar. Bunlar meselâ profesörler, yazarlar ve bilginlerdir (…) Maaşlı konferansçılığın hakka ecri olmadığı gibi, halka da hayrı olmaz. İmamlar maaşlarını, mutlaka bağlı oldukları başka bir memuriyetten almalıdırlar. Onlara en yakışan meslek, öğretmenlik mesleğidir” (Topçu, 1997: 162-163).

Nitekim tıpkı Farabi gibi Nurettin Topçu da muallimliği Peygamberlikten başlatır: “Milletimiz, hangi muallim tiplerini tanıdı? Milletimizin ruhî temelleri olan İslâm’da, peygamber ilk muallimdi. Öğreten o, inandıran o, yürüten o idi. Devlet ve mektep işlerini birleştirmiş, devleti mektep haline getirmişti” (Topçu, 1997: 64).

Nurettin Topçu’nun muallim-öğretmenleri ülkenin imtiyazlı sınıfı olarak konumlaması başlı başına siyasettir. Topçu, sadece maarif dâvasını yazmamış, “devlet-mektep” sisteminin teorisini teklif etmiştir.

 

Bakanlık-Müdür:

Maarifin devlet-mektep sistemi olarak tanzim edilmesini isteyen Topçu’ya göre muallim Bakanlığın veya müdürün bir görevlisi de değildir. Muallim hesap verici olarak değerlendirilmemelidir.

“Maarif demek muallim demektir. Milli Eğitim Bakanlığı sadece onu düzenleyici bir cihazdan başka bir şey değildir. Kitap, program, imtihan ve bütün öğretim meselelerini çözümleyecek olan bir milletin muallim ordusudur. Bu işlerin Bakanlık teşkilatı tarafından tepeden idaresi muallimin ilmî ve fikrî hürriyetinin inkârı, bu hürriyetin adeta köleleştirilmesidir”  (Topçu, 1997: 72).

“Muallimin, ilim ve ideal adamı olabilmesi için her şeyden evvel gönlü, fikri, istiklâli olmalıdır. Bu bakımdan en iyi mektep, ekseriya müdürsüz mekteptir. Teftiş bir merasimdir ve bazen da bir darbedir” (Topçu, 1997: 96).

 

Muallim ve Halka Doğru:

Nurettin Topçu, Ziya Gökalp’in “Halka Doğru” makalesinde verdiği çözümleri de tersine çevirmektedir. Ziya Gökalp, halka teknik-fen (medeniyet) götürmekten bahsederken Topçu, muallimi halka götürmektedir. Ziya Gökalp,Halka Doğru makalesinde “Halka doğru gitmenin ikinci görevi de, halka medeniyet götürmektir. Çünkü halkta medeniyet yoktur… Fakat halka, değerli bir armağan olarak aşağıda gösterdiğimiz üzere, doğu medeniyetini veya onun bir dalı olan Osmanlı medeniyetini değil, Batı medeniyeti götürmelidirler” (Gökalp, 1990: 46) diyecektir. Gökalp’e göre halka doğru gitmenin iki maksadı vardır: 1) Halktan harsî bir terbiye almak, 2) Halka medeniyet götürmek (Gökalp, 1990: 42). Topçu ise Bulgar papazından örnek vererek papazın “muallim” ve “doktor” olarak halk arasında yaşamasından bahseder:

“Bulgar papazı nasıl köy köy dolaşarak Bulgar köylüsüne hem muallim, hem doktor rolünü yapmak suretiyle o milletin bir benlik içinde kurulmasını temin ettiyse, bizim, hem de bir kısmı bugün Avrupa’da okumuş olan münevver gençliğimizin Anadolu çocuklarına kim olduklarını ve niçin yasadıklarını tanıtmakla başlayarak, hem de yedi yaşındaki çocuktan ise başlamak suretiyle, medeniyet koruyucu insan kabiliyetlerini aşılamaları en mukaddes vazifedir” (Topçu, 1997: 59).

Muallim ve İnkılâb:

Topçu, halk için muallim yetiştirilmesini istemekte ve bu sınıfın inkılâbını beklemektedir: “Bu yetişmesini dilediğimiz muallim, memleketin beklediği hakiki ve büyük inkılâbı yapacak insandır” (Topçu, 1997: 59).“Filhakika bizim anlayışımıza göre muallimlik, bugün kendisinin bağlanmış olduğundan bambaşka gayelere sahip bir meslek olarak tanınmalıdır” (Topçu, 1997: 60).

Muallim ve Meslekler:

Topçu’ya göre muallim, mesleği sadece muallimlik olan biridir. Başka mesleklerden olup da “muallimlik yaptırılan” kişilere karşı Topçu, muallim olup da başka vazifeler alan öncü inkılâpçıyı savunur:

“Muallim, maarif dâvamızın yapıcı ve en esaslı unsuru olduğunu ve muallimliğin meslek olması lüzumunu yukarıda belirtmiştik. Hepsinin mesleği yalnız muallimlik olan ve bu ulvî vazifeden başka iş görmeyen idealistler ordusuna sahip olduğumuz gün, ilk zafer borusunu çalacağız. Bu gayeye doğru yürürken muallimleri ilim ve irfan seviyelerine yükseltmeğe mecburuz” (Topçu, 1997: 102).

Tüccar: “Muallim tüccar değildir. Maaş ve ücretinin azlığı, çokluğu davası içinde mesleğe kıymet veren insan bu mukaddes vazifeyi yapıyor sayılamaz. Bu is, mektepçiliği ticaret edinen, muallimliği esnaflık haline koyan kültürsüz fukaranın işi değildir. Bu, para değil, ruh işidir. Muallimleri maaş derecelerine göre tasnif etmek ne kadar budalaca bir hareket olursa bulunduğu mektebin derecesine göre muallime kıymet vermek itiyadı da o kadar safiyane ve o kadar muzır bir itiyatdır” (Topçu, 1997: 60).

Memur: “Muallim sadece bir memur değildir; belki genç ruhları kendilerine mahsus manadan bir örs üzerinde döverek işleyen bir demircidir, kendisine verilen vazifeyi gözlerini kapayarak yapan, program müfredatın sene sonuna kadar bitirmeye muvaffak olan, hatta yalnız dersini hakkile kavrayan talebe yetiştirebilen muallim vazifesinin en mühim kısmını başarabilmiş sayılmaz” (Topçu, 1997: 61).

Topçu, okulların muallim yetiştirilmeden açılarak öğrencilerin karşısına “muallim” adı altında doktor, eczacıların çıkarılmasına karşıdır. Topçu, muallimi bir sınıf olarak kabul ettikten sonra bu sınıfın toplumu eğitme ve ona öğretme kabiliyetini bir “meslek tekeli” olarak yerleşmesini ister. Fakat Topçu’nun muallimi başka meslekleri de bilen bir hikmet adamıdır. Dolayısıyla muallim, örneğin imamlık yapabilecek bilgiye de sahiptir. Tam tersine eczacı, doktor gibi meslek erbabının muallimi olmadan açılmış okullarda vazifelendirilmesine itiraz etmektedir. Topçu’nun bu eleştirisi son dönemde ülkenin her yerinde açılmış üniversitelerde öğretim elemanı açığını kapatmak için uygulanan “Öğretim Elemanı Yetiştirme Programı” için de ileri sürülebilecektir. Türkiye’de yıllar geçtikçe “muallim” yetiştirme politikasında zerre kadar hamle yapamamıştır:

“Her sene büyük bir yekûn halinde arttırılan mekteplerin muhtaç olduğu muallim kadrosu nerelerde yetiştirilmiş?İşte bütün mesele burada? İyi kötü bir bina bulunarak mektep açılmış, içine talebe doldurulmuş… Sonra da muallim bulunup “Bunları yetiştirin!” denilmiş. Nasıl mümkünse öyle muallim temin edilmiş. Ancak altmış küsur kaynaktan muallim temin eden himmetler de kâfi gelmemiş… Birkaç ay doktor, biyoloji ve yabancı dil derslerine girmiş; sonra eczacı bu dersleri üzerine almış… İki ay sonra o da bırakmış, dersler boş geçmiş… Sene sonunda müfettiş gelmiş, bütün sınıfa tam not vererek mezun etmiş…” (Topçu, 1997: 88).

“Muallim meselesi, maarif davamızın ana meselesidir. Maarifi yapacak olan muallimdir. Şayet değerlendirilmezse, maarifi yıkan da o olur. Evvelâ muallimin meslek adamı olması, muallimliğin bir meslek haline gelmesi lâzımdır. Az zamanda çok mektep açma iştihasına kapılarak ölçüsüz şekilde kabartılan muallim kadrosu, altmış çeşit meslek ve menşeden insanları içerisine aldı. Muallim doktor olamaz; lâkin doktor muallim olabilir.  Muallim avukatlık yapamaz; fakat avukat muallimlik yapabilir. Muallim tüccar değildir; ama tüccar muallim olur. Çünkü bütün bu insanlar birer mesleğin insanıdırlar; yalnız muallim mesleksiz adamdır. İşte eğer varlığı kabul ediliyorsa, maarif faciasının sebebi bu hâdisedir. Çok çeşitli mesleklerin karışığı olan muallimlik henüz meslek olamamıştır. Bu durum, feci neticeler doğurdu: Evvelâ muallimle ilim adamı arasında bir uçurum açılmak istendi. İdeal muallim, sadece sınıfa zamanında girip çıkan ve müdürüne itaat eden bir insan olarak alındı” (Topçu, 1997: 95).

 

Muallim; Para toplayıcılığı-Koridor Bekçiliği-Nöbet Tutma:

“Mektepte nöbet tutma ve bir takım kolların idaresi gibi vazifeler, muallimlik mesleğine, muallimin elinden alınan meslek adamı olma imkânlarına vurulmuş darbelerdir. Koridorlarda talebeyi takip eden ve sınıflarda para toplayan muallim, ideal görevlerinden uzaklaştırılmış bir insandır. Onu mukaddes idealinden uzaklaştırıcı olanbu şartlar, zamanla doğurdukları alışkanlık yüzünden, muallimi, kitaptaki bahislerin sınıfta tekrarını yapan bir büro müstahdemi haline getiriyor; vazifesi, sınıflara vaktinde girmek ve nöbet zamanları koridorlarda görünmek, Vekâlet’in kararlan, neşredilen dergileri tastamam imzalamak ve müdürü memnun etmekten ibaret olan, talebeye karşı muamelesinde çekingen, imtihanlarda idareli cebindeki not defteri özel işaretlerle dolu, altmış meslekten herhangi birisinin müntesibi bir küçük baremi…Muallimlik mesleğinin mevcut olmayışından şikâyetle bahsettik”(Topçu, 1997: 96).

 

Muallim ve İmtihanlar:

Nurettin Topçu, talebelerin imtihana çekilme metoduna da karşıdır. O’na göre talebe istediği muallimden ders alabilmeli ve her sene muallimini değiştirebilmelidir. Topçu’nun bu teklifi dikkatlice incelenirse “sınıf geçme” sistemi değil, “ders geçme” sistemi teklif ettiği görülecektir. Topçu’ya göre muallim kendisini sürekli yetiştirmelidir. Bu nedenle müfredatı okutan bir makine olmaktan çıkarılmalıdır. Muallimin yetiştirdiği talebeler her sene başka muallimler tarafından imtihan edilmelidir. Bu sistemle talebenin yetişmesindeki eksiklikler muallimin mesuliyet hanesine yazılacaktır. Ders geçme sistemi ile beraber belki sömestr uygulaması da değiştirilmelidir. Bir sömestr 4 ay olmalı ve bir yılda 3 sömestr uygulaması ile ders geçilmelidir. Ders geçme sistemi uygulanırsa talebenin üniversite dâhil eğitim süreci 10 yıla çekilebilecek ve bir talebe 20 yaşında doktorasını dahi bitirebilecektir. Bizim teklif ettiğimiz bu sistemle “30-35 yaşına kadar okuyan, bekâr, işsiz genç” yükü Türkiye’nin üstünde kambur olmaktan çıkacaktır:

“Talebeyi imtihan tarzı ve metotları çürütülmüştür, âdeta skolâstikleştirilmiştir. Şu manada ki, imtihanlar muallimin talebe hakkındaki bilgisine bir şey ilâve etmiyor. Onun sene içindeki kanaatini tekrar ederken buna yalnız bir imtihan sansını ve birkaç haftalık emeğin süzgecinde kalan hafıza ağırlığının şefaatini ilâve ediyor” (Topçu, 1997: 94).

“İlk ve orta öğretimde lüzumsuz bir merasim halinde tatbik edilen bu imtihan sistemi, bu şekliyle bilhassa orta öğretimde aşikâr bir adaletsizlik doğurmaktadır. Bu sistemin diğer fenalığı da muallimi yetiştirici olmayışıdır.Zira nasıl olsa kendi kanaatleriyle notlarını verecek olan aralarında anlaşmış muallimlerden ibaret imtihan heyetleri, bu şekilde talebe ile birlikte ve talebeye okuttuklarından kendileri imtihana çekilmiş olmuyorlar” (Topçu, 1997: 95).

“Orta öğretimde imtihanların, muallimin elinden alınarak -belki muallim sadece müşahit olarak imtihanda bulunmakşartıyla- o dersi okutmamış, yabancı heyetlere verilmesi, hem orta öğretimin ciddîleşmesine sebep olacak, hem de muallimlerin daima okuyup ilimde ilerlemeğe mecbur olduklarını kendilerine hatırlatacak ve onları daha iyi yetişmeğe zorlayacaktır” (Topçu, 1997: 102).

“Bu sistemle imtihan muallimi yetiştirmiyor, mesul ederek çalıştırmıyor. Mektep kitaplıklarını daima örümcekler kaplıyor. Bu mahzurun teftiş yoluyla önüne geçileceğini ummaksa tamamen boş görünüyor. Muallim okumuyor, çalışmıyor, kendisiyle uğraşmıyor. Hatta derslerle meşguliyeti yüzünden, çok kere o okumaktan hoşlanmayan adam olarak yaşıyor. Muallim meselesi, maarif dâvamizin ana meselesidir. Maarifi yapacak olan muallimdir. Şayet değerlendirilmezse, maarifi yıkan da o olur” (Topçu, 1997: 95).

 

Muallim Yarınki Türkiye-Gazilik:

Topçu’nun muallime verdiği anlam onu Anadolu’yu fetheden Türkmen gazileri mesabesinde değerlendirmesine ve Yarınki Türkiye’yi inşa eden öncü kadro saymasına yol açmıştır.

“Türk muallimi, yarınki Türk mektebinin ve yarınki Türkiye’nin temel taşıdır. Onlar, Gazali’lerin, Necmüddin’lerin, Akşemseddin’lerin irfan ve iman çocuğu olan gaziler..” (Topçu, 1997: 102).

Bu muallim Topçu’ya göre cihattadır: “Bu fedakârlık, harpte kanını akıtmaktan daha değerlidir. Kılıç kahramanlığının devri artık geçmiştir. Milletimizin çocuklarına, dünyanın çocuklarına her gün ruhumuzdan bir parçayı daha asılamak, bunun için yasamak ve bu yolda ölmek, bugünkü, insanları ümitsiz dünyamızın ve çocukları sahipsiz milletimizin beklediği kahramanlıktır. Muallim, bu cihatta muzaffer olursa, dua ile tedbiri birleştiren, halkını muvaffak olmuş ve kendi sırlarına âşinâ hayranlarını; hayatın sonsuzluğa götüren bir yolculuk olduğunu anlamış, ilmin, sanatın, ahlâkin ve dinin gerçek idealistlerini göreceksiniz” (Topçu, 1997: 102-103).

 

Tek otorite Muallim:

Topçu’nun egemen sınıf olarak muallimi devletin başına geçirmesi ile muallim en üst otorite olmaktadır: “muallimin İlmî ve ahlâkî otoritesinden başka hiçbir otorite tanımayan” (Topçu, 1997: 103) diyerek muallime gereken değeri veren Topçu tarihten de bu tasavvurunu delillendirir:

“Yine, Osman Bey’in oğluna nasihati gibi II. Murad’ın vasiyetnamesi de, çocuklarımızı Allah ve insan sevgisi ile dolduracak muhteşem ve eşsiz vesikalardır. Fatih’in, tarihte devir açacak fethi yaparken Hacı Bayram’ın müridi olan şeyhi Ak Şemseddin’e danışması ve istiharenin müjdesiyle bu büyük harekete girişmesi, eşi tarihte görülmüş bir iman hareketi midir?” (Topçu, 1997: 138-139).

 

Sonsöz:

Görüleceği üzere Nurettin Topçu’ya göre tahsil de alelade bir iş değil mefkûre olmak zorundadır (Topçu, 1997: 61). Muallimi bu mefkûrenin yapıcısı gören Topçu, “Maarif demek muallim demektir” diyerek Yarınki Türkiye’nin öncü kadrosunu tarihe çıkarmak istemektedir. Topçu’nun “Türkiye’nin Maarif Dâvası” kitabı, sadece eğitimi ele alan bir kitap değildir. Bu kitap Türkiye’nin devlet teşkilatını, ahlâk nizamını tayin eden bir programdır.

 

 

-          Farabi, El Medinetu’l Fazıla, MEB Yayınları, 1990

-          Gökalp Ziya, Türkçülüğün Esasları, Haz: Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990

-          Topçu Nurettin, Türkiye’nin Maarif Dâvası, Dergâh Yayınları, 1997

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...