Akademik Bakış, Edebiyat, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

MUSTAFA NECATİ SEPETÇİOĞLU’NUN MEKÂN ALGISI VE ZİLE

0 94

artist_42765

Ruhu besleyen mekân: ZİLE

 Mustafa Necati Sepetçioğlu çocukluk yıllarından itibaren kendini, sadece maddi yanlarının değil ruhunun da sarıp sarmalandığı bir muhitin ve mekânın içerisinde bulur. Zile’de dünyaya gelen yazarın maddi dünyasını geçmişine, kültürüne ve toprağına derin köklerle bağlı bulunan dedesi Hacı Mustafa Efendi doldururken gönül dünyasını da Zile’nin birer tapu senedi olarak kabul ettiği evliyaları ve tarihi şahsiyetleri doldurur. Sepetçioğlu,1986 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide işarete çalıştığımız bu hususa şöyle dikkat çeker:

 “Zile, çok daha önceki yıllarda da bir yerleşme merkezi olmasına rağmen, sadece Selçuklu ve Osmanlı örneklerini yaşayan, Müslüman Türk terbiyesini köklü bir kültürün mayası bilmiş; akıl-gönül ve yürek üçgeninde gelişmiş bir ruh fedakârlığıyla toprağına ve nimetlerine bağlanmış, insanlarımızın hayat bulduğu bir şehir. Ben bu şehirde, Zile’de ilk defa Battal Gazi’yi tanıdım. Şehrin kurulduğu ve dağlarla çemberlenmiş geniş bir ovanın tek yükseltisi olan Hüseyin Gazi Tepesi’nde, iki metrelik bir sıradan, üstü açık mezarda gömülü Hüseyin Gazi’nin babası olduğuna inanılır. (…) Hüseyin Gazi, bütün ovaya, vazgeçilmez ve inkâr olunamaz bir tapu senedi sağlamlığıyla oturmuş idi. Alelâde toprakların vatanlaşırken kutsallaşma sırrına beni ilk ulaştıran o tapu senedi sağlamlığındaki tepedir. İlk ve ortaokulu Zile’de okurken ovayı çember gibi saran dağların doruk noktalarından Aslan Dede, Ayşe Dede, Çeltek Baba, Şeyh Ahmet Dede gibi erenlerin ve yatırların da bir başka tapu senedi olarak, bütün ovanın Türkleşme ve İslâmlaşma safhasında toprağı sahiplendiklerini gördüm.”

 Sepetçioğlu’nun kendi ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Zile, tarihi ve kültürel birikimiyle yazarın geri plan kültüründederinlikli bir yer etmiş dolayısıyla da ruhun ihtiyaç duyduğu açılım alanlarına ulaşması için imkân hazırlamıştır. Dikkat edilirse Mustafa Necati’nin doğmuş olduğu mekânı kendisi için sahici ve kuşatıcı bir “memleket”/”vatan” olarak kabul etmesinde merkeze koymuş olduğu hususlar çok nettir. Yazar Julius Sezar’ın “veni-vidi-vici” “geldim, gördüm, yendim” sözünü söylediği ve Roma İmparatorluğu’ndan da izler taşıyan Zile’ninbilhassa Selçuklu ve Osmanlı medeniyetinin paralelinde Müslüman Türk terbiyesi ile köklü bir kültür içinde vatanlaştırıldığını belirtir. Bu toprağın/mekânın en önemli hususiyeti ise “akıl-gönül-yürek” üçgeninde ortaya konan “ruh fedakarlığı”dır. “Hüseyin Gazi” gibi şahıslar etrafında somutlaşan bu ruh fedakârlığının bir diğer anlamı ise “maddi kayıtsızlık” ve “insanî adanmışlık”tır.

 Sepetçioğlu’nun söyleşisinde adını zikrettiği mana âleminin kahramanları yaşadıkları topraklara sadece elleri ve ayaklarıyla değil gönül ve yürekleriyle de bağlanarak ruhlarına da birer oturum alanı kazandırmışlardır. İşte Sepetçioğlu bu fedakârlığı ortaya koyabilmiş olan insanlarınyaşadığı coğrafyada hem mekân algısını hem de ruh coğrafyasını derinlikli bir alana taşıyabilmiştir. Bu alanda ise yazarın “Zile” dolayısıyla elde ettiği çok önemli bir kazanım vardır: Köklü bir medeniyetin mensubu olma şuuru.

 zilepan1

 

Mekân algısı ve diri tutulan yaratıcı muhayyile

 

Yukarıda sözü edilen bu mensubiyet duygusu, yazarın muallâkta kalmaktan kurtulmasına ve varoluşunu gerçekleştirmesine fırsat tanımış; sahip olduğu yaratıcı muhayyilenin ise sürekli “diri durma”sına imkân hazırlamıştır. Böylelikle Sepetçioğlu kendi biricikliğini şekillendiren değerleri ifade edebileceği, varlığına meşruiyet kazandıran hususları sanatın diliyle ortaya koyabileceği bir alan elde etmiş olur.

 “Dünden Bugüne ve Yarına”adını verdiği 2. Ciltlik eserinde sahip olduğu bu muhayyilenin nasıl diri tutulduğunun işaretlerini veren yazar, “ben ninemden aldım ilk derslerimi, Ahmediye’yi, Muhammediye’yi ondan dinledim. Hazreti Ali’nin menkıbelerini, onun torunlarından Muhammed Hanefi’nin cenklerini, Kerbela’da Hüseyin’in şehit edilişini hep o öğretti bana” diyerek zihin ve ruh coğrafyasının köşe taşlarını dile getirir. Özellikle annesinin maddi yanlarının yanı sıra ruhunun da emniyeti olarak kabul ettiğive oğluna da öğrettiği Zile’nin erenleri, yazarın her gittiği coğrafyada başvuracağı başlıca bir emniyet alanı olur:

 “Onların kimliğini, görevlerinin niceliğini bir akşamüstü saatinde öğrenmiştim. Pencereden bakıyorduk, annem, taa karşı dağın tepesinde kızılını söndüren günün en son ışığına dalmıştı. Sonra dudakları titredi, bir şeyler okudu, üflercesine nefeslendi. Sonra da ellerini yüzüne sürdü, pencereden çekildi. Sordum: ‘Üşüdün mü?’ ‘Yok, hayır, aksine ısındım’ dedi. ‘Gücüme güç geldi. Bizim bu şehri dağlar çevirir, her tepede de bir eren yatar, onlardan biri Arslan Dede’dir. Horasan’dan gelmiş; kâfir elinden Zile’yi kurtarmış derler. Onun gibi Şeyh Ahmet Dede, Hüseyin Gazi, İsmail Dede… işte böyle hepsi, her biri bir dağın başını yer edinmiş, oradan bizi gözler korurlar.”

 “Zile ve çevresi benim ilk mektebim, ilk üniversitemdir, aynı zamanda ilk adım orada ruhlandı. Oradan yürüdüm”diyen yazar, tüm yazı evrenini bu bakış açısından hareketle şekillendirmeye çalışır. Bu mekâna ait her türlü duygu değerini ailesinden ve çocukluğunda modellediği Zileli arif insanlardan duyduklarıyla, öğrendikleriyle roman ve hikâyelerinde yaşatmaya çalışır. Öyleki Kilit’in “Sarı Hocası, Konak’ın “Kumral Dedesi”, Karanlıkta Mum Işığı’nın “Hacı Arif Bey”i gibi bilge kişileri hep dedesi Hacı Mustafa Efendi’nin birer izdüşümüdür.

 Mustafa Necati Sepetçioğlu’nunanlatılarında yer eden mekânlarSelçuklu’dan Fenike’ye, Osmanlı’dan Hitit’e, Horasan’dan Mısır topraklarına kadar çok geniş bir coğrafyayı teşkil etmektedir. Zile’de başlayıp önce Sivas’a sonra Tokat ve Bursa’ya uzanan ve İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamlanan tahsil hayatından sonra Sepetçioğlu, esas öğrenme ve bilgilenmesini yurt içi ve dışında yapmış olduğu seyahatlerle elde etmiştir. Anlatılarında yer verdiği mekânlara dair algı seviyesini oluşturduğu bu seyahatlerde yazar, bir turist gibi mekânları tüketerek gezmez. Nitekim John Urry’in de belirttiği gibi”insanların bir yere ilişkin anlamlı buldukları şey zaman içinde kullanılarak azaltılmakta, bitirilmekte veya tüketilmektedir.” Ancak Mustafa Necati görülen ve gezilen mekânların insanlara ait anıların ve geçmişin ambarı olduğunu ve ayrıca kültürel simgeler deposu olarak da işlev gördüğünün bilincindedir. Dolayısıyla yazar bu seyahatlerinde, hem kendi ruh coğrafyasına hem de anlatılarındaki kahramanlarının mekân algısına nitelik kazandıracak bir gayret içerisinde olur.

 Sepetçioğlu’nun dikkat çekmeye çalıştığımız bu mekân algısı, kendisiyle yapılan bir söyleşide de şöyle işaret edilir: “Azerbaycan’da Bakü ile Şeki arasında bir yolda bir dağ ıssızlığında bir binbaşımızın mezarını gördük… Orada bakımlı ve o ıssızlıkta bir tapu gibiydi. Tıpkı Arslan Dede ve Hüseyin Gazi yatırlarının benzeriydi… O mezarı ve çevresini görüp düşünmek de bir fakülte bitirmek gibi oluyor… Her ilini ve pek çok ilçesini, köyünü gördüğüm Türkiye’mizde gördüm ki, böylesine binlerce ruh bekçisi ve tapu senedi erler, erenler, tepede, dorukta, düz ovada yerleşmiş, yer tutmuş… Benim asıl hocalarım ve mektebim bunlar oldu… Bir milletin adım adım yerleştiğini, yer tutup köklendiğini, dallanıp yapraklandığını görmek ve bu milletleşmeyi emek ve ter çileleriyle besleyip o oluşuma kültür olabilmek macerasını hissedebilmek ise mektebin de ötesinde bir müessesedir… Türkiye’mizi Edirne’den Kars’a, Van’dan Edirne’ye enlemesine ve boylamasına dolaşarak sürekli, yeni ve ayrı öğrenim devresi geçirdim. Ondan sonra ‘Bismillahirrahmanirrahim’ dedim.”

 Millî Kimlikin oluşmasında “siyasi topluluk”, “yurt”, “vatan” gibi kavramlarının önemine değinen Anthony Smith, “bizim” diyebileceğimiz yurtların, “tarihî bellek ve çağrışımların mekânı haline” geldiğini, “bilgelerimizin, azizlerimizin ve kahramanlarımızın yaşadıkları, çalıştıkları dua edip savaştıkları yerler” olduğunu belirtir. Bütün bunların yurdu yeryüzünde “biricik” kıldığını ifade eden Smith, “nehirleri, denizleri, dağları ve kentleriyle ‘kutsal’” hale gelen yurdun “deruni anlamları”nı ise “sadece sırra matuf olanların, yani milletin öz-bilinçli evlatların” kavrayabileceğini işaret eder.

 Sırra matuf olabilmek ise biraz da ruhun sesini işitebilmeye bağlıdır. Bu sese kulak veren sanatkâr, sahip olduğu yaratıcı muhayyilesiyle yaşadığı toprakların da içinde bulunduğu toplumun da sesi ve soluğu olur.

 Sanatkârları, bedenleri toprak altına girse bile, ölümsüz kılan da budur. Nitekim onlar ruhlarına kazandırdıkları ölümsüzlükle aramızda dolaşmaya devam eder. Tıpkı bu toprakların öz-bilinçli evladı olan Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi…

 

 

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...