Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

İSLÂM ŞEHRİ-BİR YENİ PARADİGMA: DUVAR 3

0 38

38

-duvarlar hukuku-

C-    Duvarlar Hukuku:

O’Meara’nın kitabının “Duvarlar Hukuku” bahsinde yer alan içtihatları vermek Türkiye’de kentleşme sürecinin yöneticilerinin uygulamalarının köksüz, bu ülkeye yabancı, hak mefhumundan uzak olduğunu gösterecektir.

O’Meara, Duvarlar Hukuku’nun kaynak eserlerini şöyle verir: Endülüslü İbnü’l İmam (ö. 991 veya 997) tarafından yazılan Kitabü’l-Kazâ ve Nefyü’z-Zarar ‘ani’l-Efniyâ ve’t-Turuk ve’l-Cudûr ve’l-Mebânî ve’s-Sahât ve’ş-Şecer ce’l-Câmî’ [Kamusal alanlar, Sokaklar, Duvarlar, Binalar, Avlular, Ağaçlara vb. dair Hükümler ve Onlara Verilecek Zararı Önlemeyle Alakalı Kitap]; ve Tunuslu İbnû’r-Rami (ö. 1333’den sonra) tarafından yazılan Kitabü’l-İ’lân bi-Ahkâmi’l Bunyân [Binalarla alakalı hükümleri bildiren kitap].

O’Meara, “Kur’an’da Duvarlar Kitabı’ndaki kuralların (ahkâm) dayandırıldığı hiçbir ayet yoktur; yalnızca şehre ait mimarî meselelerden dolaylı olarak bahseden (…) ayetler vardır (…) O halde Kur’an Duvarlar Kitabı’nda sadece yardımcı bir pozisyon üstleniyor (…) söylemin esas malzemesi İslâm hukukunun iki ana kaynağından sadece hadisleri içermektedir” (O’Meara, 2014: 96) demektedir. O’Meara, bu hukukun oluşumunun hadislere dayandığını ancak hükümlerle alakalı hadis materyalinin olmadığı hallerde hukukçuların (fıkıh okullarının imamlarının) en çok şehir mimarî meseleleri ile herhangi spesifik bir alakası olmayan genel bir bilgi içeren “İslâm’da zarar ve zarara karşı zarar yoktur-La zarar ve la zırar” hadisine dayanıldığına işaret eder (O’Meara, 2014: 97). Bu söylemin pratik kökleri Maliki ve Hanefi fıkıh okullarında bulunmaktadır. Yazar, 950-1350 dönemi Duvarlar Kitabı için en az beş tane münferit metin yazıldığını da ifade etmektedir: Kitabû’l Hitan ve İbnü’l-İmam ve İbnü’r-Rami’nin kitapları yanında Muhammed bin Abdullah ez-Zubeyri’nin (ö. 989) kitabı Kitabü^l-Ebniye (İnşaatlar Kitabı) ve İbn Rüşd el-Cedd (ö. 1127) tarafından yazılan Kitabü’l-Kazâ ve’l-Arâzîn ve’d-Dûr (Yargı, Toprak ve Evler Kitabı). Yine yazar İbn Dinar’ın Kitabü’l Cidar’ı ile İbn Abd el-Hakem’in (ö.829) Kitabü’l-Kazâ fi’l-Bünyân (İnşa Hukuku Kitabı)’ndan da bahseder. Bu kitaplardaki bölüm ve fasılların konu başlıklarından da örnek verir.

Duvarlar Hukuku başlıklı bu bölümün kitabın en önemli bölümü olduğunu düşündüğümü ifade etmiştim. Bununla birlikte yazarın İslâm Hukuku ile ilgili yorumlarını kabul etmediğimi de eklemem gerekiyor. Yazar, önce Kur’an’ın “İnşaat-Bina Hukuku” ile ilgili ayet barındırmadığından bahsederek Kitab’ın “yardımcı kaynak” olduğunu söyledi (s: 96). Ardından “Bir sokağın genişliği konusunda uyuşmazlığa düşerseniz onu yedi kübit yapın” hadisini vererek şehrin caddelerinin genişlikleri genellikle Hadis’te tavsiye edilen yedi kübitten az veya çoktur” dedi (s: 97). Böylece “Kur’an ve Sünnet’te program niteliğinde materyal pek bulunmuyor” iddiasını ileri sürdü (s: 97). Son olarak da bütün bu aşamalı iddialarını “İslâm Şehri kategorisi yoktur” yargısına bağladı: “Estetik tamamen İslâm’a özgün düşünülemez, zira onun ilk türediği mekân tipinin Peygamber’den, ashabından ve ondan sonra gelenlerden önce var olan ve onlara miras kalan bir mimarî tarzdan çok daha fazlasını yansıttığını varsaymak için ikna edici bir sebep yoktur. Muhakkak, bu mekân daha sonra İslâm tarafından modifiye edilmiştir (…) Fakat İslâm tarafından modifiye edilmek ve İslâm’dan kaynaklanmak aynı şey değildir ve bu nedenle bu söylem, Giriş bölümünde ele alınan sözde İslâm şehir kategorisi başlığının geçerliliğini kanıtlamak için kullanılamaz” (O’Meara, 2014: 107).

O’Meara’dan aktardığımız bu son cümlelerle O’nun bu meseleyi niçin seküler bir nazarla ele aldığını iddia ettiğimiz sanıyorum anlaşılmıştır. O’Meara’nın bahsettiği konu edille-i şeriyye olarak da bilinen dört kaynakla (Kur’an + Sünnet + İcma + Kıyas) ilgilidir. Yazar, “Bir sokağın genişliği konusunda uyuşmazlığa düşerseniz onu yedi kübit yapın” hadisinin şehrin yolları ile ilgili kapsamlı bir programı vermediğine işaret ederek Kur’an ve Sünnet’in “yardımcı veya tamamlayıcı kaynak” olduğundan bahsetmekte ve miras kalan mimariyi modifiye eden İslâm’ın kendisine has bir mimari biçimi olmadığını iddia etmektedir. Yazar’ın bu düşüncesi İslâm’ın Hz. Adem’den beri gelen “tek din” ve bu geleneğin “şehir kuran din” olması hakikatini aşamayacaktır.

Yazımızın geri kalan bölümünde kitapta verilen hadis, nakil ve içtihatlardan bir kısmını nakledip yazarın “la zarar ve la zırar” hakkındaki yaklaşımına kısa bir not düşeceğiz. Müslümanların Batı kentini taklit ederek uğradıkları sapmayı ortaya koymak bakımından bu nakillerin ve içtihatların üzerinde tefekkür edilmesi gerekmektedir:

“Kim bir mü’minin bir karış toprağını haksız yere alırsa (Kıyamet Günü’nde) yedi kat yerden o toprak bir boyunduruk gibi geçirilir” (O’Meara, 2014: 97).

“956 yılında, el-Karaviyyîn camisinin minaresi çok yüksek olduğu ve evlerin içini gördüğü için yıkılıp tekrar inşa edilmek zorunda kaldı” (O’Meara, 2014: 111).

“Fes’te evlere yüksekten bakmayla ilgili problem o kadar yaygın bir problemdi ki piyasa denetçisi Halid b. Abdullah (ö. 1365’den önce) minareleri ev seviyesinden aşağı düşürmek zorunda kalmıştır” (O’Meara, 2014: 111).

“Sahnun, İbn el-Kasım’a kendi arsasında bir fırın, hamam veya değirmen yapmak isteyen ancak komşuları tarafından engellenen birinin durumu hakkında farazi bir soru sorar. İbnü’l-Kasım şu şekilde cevap verir: Eğer inşa edilecek olan şey, duman veya benzeri sıkıntılarla komşuları rahatsız edecekse, o zaman komşular bu işe engel olabilirler. Çünkü İmam Malik birinin komşularına zarar vermemesi gerektiğini bize öğretmiştir” (O’Meara, 2014: 98).

“Komşunun komşunun mülkiyeti üzerinde ön alım hakkı vardır. Ortak bir kullanım alanları varsa ve komşulardan biri yoksa diğer komşu onun dönmesini beklemek zorundadır” (O’Meara, 2014: 96).

“Komşunun üzerinizdeki hakkını biliyor musunuz? Onun iznini almadan onun rüzgârını kesecek bir şey inşa edemezsiniz” (O’Meara, 2014: 96).

“Eğer duvarın sahibi kendi çıkarı için duvarı yıkarsa onu restore etmeye mecbur mudur (…) Eğer komşu bir perde bulamazsa ve bu nedenle evinin mahremiyeti riske girerse (la-hu avret), duvar sahibi hemen onu restore etmeye mecburdur, istese de istemese de” (O’Meara, 2014: 125).

“Eğer (bir) ev, diğer evlere bitişikse ve sahibi devamlı ekmek pişirmek için dükkanlardaki gibi bir fırın inşa etmek isterse veya bir un değirmeni veya bir demirci tokmağı koymak isterse, ona müsaade edilmez. Çünkü bunlar komşularına kaçınılmaz olarak aşırı derecede zarar verir (zarar-ı fahiş)” (O’Meara, 2014: 128).

“la zarar ve la zırar”:

Yazar, “la zarar ve la zırar” hadisinin inşayla ilgili meselelerde kaçınılmaz bir statü kazandığına işaret eder. Bu hadisin yasamaya ilişkin statüsüne rağmen örfün açıklığa kavuşturucu rolü vasıtasıyla kendini koymasını ise problemli görür. Zarar’ın komşulardan birinin diğerine zarar vermesi, zırar’ın da her ikisinin de birbirine zarar vermesi anlamına geldiğini ifade eden tanımı nakletmiştir. Kadı İbnü’r-Rafi’nin kitabı Mu’inü’l-Kuzât’ın: “Zırar’ın izahı senden başkası zarar görsün diye senin kendine zarar vermendir” izahına yer vermiştir (O’Meara, 2014: 130). Bazı yazarların bu hadisin anlamını askıda bıraktığına da değinmektedir (O’Meara, 2014: 131). “İbnü’r-Rafi’nin hadise ve onun zarar kavramına atfettiği mana kesin bir tanım olarak değil; ona atıfta bulunulan hukuki vakıalar içinde gizli, kesin olmayarak, parça parça görülür” (O’Meara, 2014: 132) der. Buradan “Örf söylemin hukuki temeli ve idare eden ilkesi olduğundan, neredeyse ilk kez gelenek İslâm hukukunun bir sahasını belirlemiştir” diyecek (O’Meara, 2014: 133) ve İslâm hukukunun “seküler”liğini ima edecektir.

Oysa dinin “la zarar ve la zırar” ilkesi, kulların kendi aralarında “zarar” olarak telakki ettikleri meseleyi kullara bırakmıştır; yoksa İslâm hukukunun örf tarafından belirlenmesi, Kur’an-Sünnet’in örf karşısında “yardımcı-tamamlayıcı” konuma düşmesi söz konusu değildir. Aslında yazar, bu konuda eserlerini okuduğu ulemadan gerekli cevabı da bulmuş ve alıntı yapmıştır: “Zararın pek çok yönü vardır. Bunlar kendileri ile alakalı hukuki vakıalar vasıtasıyla daha anlaşılabilir olacaklardır” (O’Meara, 2014: 132). Zarar gördüğü iddiasında bulunan hakkında hâkim, zararın vuku bulup bulmadığını araştıracaktır. Örneğin “Evinde bir pencere açan ve böylece komşusunun evinin içinde konuşulanları duyan bir adam hakkında komşusu zarardan şikayetçi olarak adamı mahkemeye verir fakat hakim bunun zarar vermediğine karar vermiştir” (O’Meara, 2014: 133).  Yazar, “zararın birçok yönüne” vurgu yapan ulemanın “hadisin anlamını askıda bıraktığı” iddiasında haklı değildir. Çünkü din, zarara uğradığını iddia eden ferdin “rızasını almayı ve bağışlamasını sağlamasını” daha üst bir ilke olarak getirir: “Eğer bilirseniz, (zorluğu-borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır” (2 Bakara 287).

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...