Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

MİLLİYETÇİLİK

0 53
milliyetçilik

           İslam ve milliyetçilik arasındaki ilişki yıllardır tartışılır durur. Aslına bakılırsa Avrupa’da çoğunlukla dinle bağlantılı olmayan secüler bir düşünce biçimidir milliyetçilik. Ancak ülkemize geldiğimizde gerek İslami önderlerin bazı değerlendirmeleri, gerekse milliyetçilerin muhafazakârın kültürel bir İslam yorumunu benimsemeleri, milliyetçilik- İslam ilişkisini daha da karmaşık hale getirmiştir.

         Türkiye’de İslam ve milliyetçiliğin iç içe girmesinin en önemli nedenlerinden biri, Cumhuriyetin kuruluşundan beri baskı altına alınan İslam düşüncesinin kendini muhafazakâr-milliyetçi bir kanaldan ifade etmesidir. Bunun en önemli figürü Necip Fazıl Kısakürek’tir. Necip Fazıl Kısakürek, Türk özellikleri baskın olan bir İslam anlayışına sahiptir. Nurettin Topçu ve Sezai Karakoç’un Mehmet Akif hakkında müstakil eser yazmalarına karşın, Necip Fazıl bu konuda genellikle suskun kalmıştır. Türkiye özelinde muhafazakâr İslam’ın en önemli savunucularından biri olan Necip Fazıl Kısakürek’in Mehmet Akif’e olan ilgisizliğini nasıl yorumlamak gerekir? Asıl neden Necip Fazıl’ın sistemleştirdiği Türkü merkeze alan İslam düşüncesine ondan destek bulamayacağı anlayışında olmasıydı ve bu konuda kesinlikle haklı idi. Mehmet Akif yerel değil ümmet merkezli bir düşünürdü.

         İslam’ın herkesi bağlayan evrensel mesajı, üstünlüğün sadece takvada olduğu, renklerin ve dillerin farklılığının Allah’ın ayeti olduğu, insanların mensup oldukları kavimlere, bölgeye, konuştukları dile ve yaşadıkları tarihsel geçmişle ayrıcalık taşıyamayacağı; insanların ontolojik düzlemde bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu ve en önemlisi biz atalarımızdan böyle gördük anlayışının beslediği bakış açısını Kuran’ın asla benimsemeyeceğini biliyoruz.

             Kendilerini İslamcı ve milliyetçi olarak tanımlayıp Mehmet Akif’i sevdiğini söyleyen ve milliyetçiliği benimseyen insanlar, hiç olmazsa bir kez Safahat’ı dikkatlice okumaları gerekir.  Okudukça kavmiyetçiliğe, ırkçılığa, milliyetçiliğe, pragmatizme yer vermeyen baskılara karşı tavizsiz bir İslam düşünürü göreceklerdir. Daha da önemlisi iktidarla ilişkilerini nasıl mesafeli tuttuğuna tanık olacaksınız. Saray İslamcılığına pirim vermeyen yapısı ve Atatürk’ü övenin ikbale kavuştuğu bir devirde hak ettiği ödülü bile almayan bir cesur yürekle tanışacaksınız.

             Mehmet Akif ülke içinde kalarak mücadele edilemeyeceğini gördüğü anda çok sevdiği ülkesinden hicret etmeyi göze alacak kadar da ilkeli birisidir.

             Mehmet Akif Türkiye’nin yetiştirdiği, son dönem İslam düşüncesinin en önemli zihinlerinden biridir ve aynı zamanda yerli damarı temsil etmektedir. Bu yüzden üzerinde düşünülerek yeniden okunmasında yarar var.

             Mehmet Akif hiç şüphesiz bir İslamcı düşünürdü. Zihnimizi ne kadar zorlarsak zorlayalım Mehmet Akif’ten bir Türk milliyetçisi çıkmaz. Mehmet Akif’in fikr-i kavmiyet dediği, kavim sevgisidir. Daha doğrusu bireyin sahip olduğu etnik guruba duyduğu sevgi ve bunun üzerine oturttuğu ideolojik bakıştır. Açıkçası milliyetçilikten ırkçılığa, faşizme uzanan bir felsefenin İslama aykırı olduğunu haykırıyor Mehmet Akif.

              Bir Müslüman etik, epistemolojik ve ontolojik düzeyde kapitalist, sosyalist, faşist olamayacağı gibi milliyetçi de olamaz. Çünkü Yaratıcı insanları en güzel isimle isimlendirdiğini Kur’an’da belirtiyor.

              Kuran’da millet kavramı hiçbir yerde, modernitenin tanımladığı anlama gelmez. Bundan dolayı İbrahim milleti veya millet-i İbrahim denir. Yani aynı inanca sahip insan topluluğu dahası ümmet anlamına gelir. Millet kelimesini ümmetin karşısında konumlandırmak olsa olsa ulusalcı-milliyetçi aklın yüzeyselliği olabilir. Kuranda etnik aidiyeti anlatmak üzere kullanılan kavram kavimdir.

                Son zamanlarda gündeme gelen ulusalcılık ise dini değerlerden arındırılmış, Atatürk milliyetçiliğine dayalı elitist bir ideolojidir ve özellikle 28 Şubat sonrası, Kemalist aydınlar tarafından dillendirilmiştir. Ulusalcı-Kemalist düşüncenin en önemli aktörlerinden biri olan Ataaol Behramoğlu’nun özelinde, ulusalcılığın neden insani bir damar taşımadığı görülmektedir.
Cevat Akkanat, bu anlayışın darbelere ve topluma nasıl baktığını şöyle anlatıyor: “Bunlardan birisi olarak Ataol Behramoğlu’nun itirafını 2012′nin 28 Şubat’ında görmüştük. Bir tartışma programında 28 Şubat darbesinin “kesinlikle doğru bir karar olduğu”nu söylemekle yetinmeyip daha da ileri gitmiş, dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan’ı verdiği selamdan ötürü yargılamaya kalkışmıştı. Hatırlayın, şöyle diyordu Ataol Behramoğlu: “Hiçbir demokratik ülkede gelen başbakan esselamün aleyküm” demez. Behramoğlu’na göre bir Başbakan halkına böyle derse, asker darbe yapabilir. “Halk örgütlü değilse buna bir şekilde asker karar verebilir.” Ataol Behramoğlu, sözlerinin devamında bugünkü siyasi oluşumlara da getiriyor, hâlâ anti-demokratik güçlerden medet umuyordu: “Bakacağız, göreceğiz ülke nereye doğru gidiyor. Devam etsinler oy vermeye. Toplumun uyarılması lazım, aydınlatılması lazım” diyor”. Sadece Ulusalcılığın toplumu okumadaki ve siyaset anlayışındaki sığlığa işaret etmiyor bu cümleler, aynı zamanda ulusalcılığın din algısındaki çarpıklığı da açıkça gösteriyor.

         Ulusalcılığın Kürt sorunu karşısında kışkırtıcı ve dışlayıcı bir retorik geliştirdiğine kuşku yok. Ulusalcı-muhafazakâr-Kemalist-milliyetçi koronun savaş çığırtkanlığı yaparak ülkeyi bir çatışma ortamına sürükleme gayretlerine, Kürt milliyetçilerinin verdiği demeçlerin büyük katkısı olmaktadır. Barış ve kardeşlik için iki kesimi de etkisizleştirmek, toplumsal desteklerini olabildiğince minimize etmek gerekmektedir.

         Bilindiği gibi milliyetçiliğin sağ tarafını MHP, sol tarafını CHP temsil etmektedir. Bu farklılaşma dini değerlere yaklaşımdan kaynaklanmaktadır. Dini değerlere muhafazakâr bir anlayışla yaklaşan MHP sağ milliyetçiliği, dini değerlere mesafeli yaklaşan CHP ise sol milliyetçiliği temsil etmektedir. MHP gibi 40 yıldır aynı şeyi savunan bir partinin toplumdaki karşılığı nedir? Artık insanlar 40 yıl öncesinin köylü ağırlıklı, gümrük duvarlarının yükseldiği, komünizmin tehdit olduğu ve İslami camia Haci Bayram kitapçılığı denen muhafazakâr kitapların okunduğu bir camia değil. İslamcı anlayışın kaynaklara dönerek muhafazakâr milliyetçi düşünceden ayrışması sonucunda MHP, karşısındakileri ümmetçilikle suçlayarak dar bir alana kendini hapsetmiş, çıkış noktası olarak da Kürt sorununu görmüştür. Bugün MHP’nin varoluş sebebi büyük ölçüde Kürt sorunuyla ilgilidir ve sorun bittiğinde hangi iddiaları dile getireceği tartışmalıdır. Çünkü komünizm tehdidi bitmiş, Türk dünyasına dönük anlayış zayıflamıştır. Üstelik küreselleşme millin devletleri tehdit eder konuma gelmiştir ve bilgisayar teknolojisi ile koruyucu gümrük duvarlarının önemi kalmamıştır.

MHP ve CHP gibi toplumsal gelişmelere ayak uyduramayan, içinde yaşadığı toplumun dinamiklerini kavrayamayan, toplumu okumak ve anlamak yerine onu aşağılamaya çalışan siyasal retoriğin karşılığı ne ise şimdi de o oluyor. MHP ve CHP’nin asıl sorunu AK Partiyle ilgili değil, içinde yaşadıkları toplumu ikna edemeyen siyasal retoriği ile ilgilidir.

 

İslam ve milliyetçilik konusu aşılması gereken arkaik bir tartışmadır. Bilim, felsefe, sanat, arkeolojik verilerle elde edilen hiçbir veri Kuran ilkelerinden üstün değildir. Şurası açık ki, Kuran, milliyetçiliğe veya başka bir ideolojiyi onaylayacak bir perspektife sahip değildir.

Milliyetçi retoriğin bakış açısını ilk Müslüman olduğu sırada Fars ve Türkler de yansıttılar. Ancak Türkler Farslar kadar entelektüel alanda birikime sahip olmadıkları için kendilerini askeri alanda gösterdiler. Müslüman olmalarına rağmen eski geleneklerini sürdürmeye çalıştılar. Kuran bu tip yaklaşımları olanları Bedeviler üzerinden açıkça uyarmıştır. “Ey iman edenler iman ediniz”. Kadim Fars geleneği Şiilik üzerinden, Türk geleneği ise tasavvuf üzerinden İslama sızarak değişik yorumlara kapı araladılar. Bugün “Anadolu İslamı” veya “Türk İslamı” denen anlayış, kökeninde Orta Asya’dan gelen Pagan geleneklerin İslam içinde üstelik İslami kavramlara semantik müdahalede bulunarak kendini yeniden üretmesinden ibarettir.

Bilginin küreselleştiği bir çağda artık söyleyecek sözü olan avantaj sağlayacaktır. Kuran bu konuda meydan okuyucu bir tavra sahiptir ve batılı sabun köpüğü ile tanımlamaktadır. Gelecek sözün gücüne inanan ve sözün namusunu koruyanların olacaktır. Bu Ali Şeriati’nin deyimiyle geleceğin “kitabın, terazinin ve demirin” dini olan İslam’ın olacağının açık işaretidir. Zira entelektüel tartışmanın olduğu yerde İslam’la yani hakikatle mücadele edebilecek hiçbir bilgi yoktur.   

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...