Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

İSLÂM VE ŞAHSÎ MÜLKİYET

0 48

batı-anadolu-evi

Marksistlerin aileyi reddetmelerinin nedeni şahsî mülkiyeti sıfırlama kaygısıdır. Çünkü evini inşa edemeyen, ailesini de kurup neslini yürütemez. Nesil almak ve onu sürdürmek bir “yuva” gerektirir. Dolayısıyla şahsî servetin meşruluğunun kaynağı aile’dir. Akrabalık, “ailenin korunması” ile ortaya çıkmakta ve özel mülkiyet-miras kurumunu savunmayı zarurî kılmaktaydı.

“İlk işbölümü, erkekle kadın arasında, döl verme bakımından yapılan işbölümüdür. Ve şimdi ekleyebilirim: Tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle; ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla düşümdeştir. Karı-koca evliliği, büyük bir tarihsel ilerlemedir; ama aynı zamanda, kölelik ve özel mülkiyetin yanısıra, günümüze kadar uzanan ve bazılarının gönenç ve gelişmesi, bazılarının da acı ve gerilemesiyle elde edildiğine göre, o her ilerlemenin aynı zamanda görece bir gerileme olduğu çağı açar” (Engels Friedrich, Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, 1990).

Fakat bu kez şu açmaza yakalanırlar: İnsanın el emeği de şahsî mülkiyettir. Vahşi bir hayvanı ehlileştirdim, kıllarından kendime bir elbise imâl ettim. Sahipsiz bir arazide taş, ağaç dalları, pişirilmiş topraktan ev inşa ettim. Emeğim tabiattaki serveti, mülk ve sermayeye dönüştürdü. Demek ki servet başka şey, sermaye başka şeydir.

Servet tabiatta başıboş bulunur, onu mülk veya sermayeye dönüştürmek emekle gerçekleşir. Ehlileştirdiğim hayvana bindim, kılından kendime giysi yaptım, tabiattaki malzemeden ev inşa ettim. Sen ise evsiz, çıplak ve yaya kaldın. Emeğimle mülk-sermaye konusu kıldığım bu serveti seninle niye paylaşmalıyım?

Fakat İslâm, paylaşılması gereken serveti de açıkladı ve bu konuda Marksizmden çok farklı ve üstün bir ilke getirdi. İnsanlar arasındaki kavganın sebebi tüm insanlığa açılmış doğal kaynakların mülk kılınmasıdır.

Ebu Yusuf, Kitabu’l Haraç’ta Hz. Peygamber (asv)’den şu rivayeti nakleder: “Üç şeyi men etmeyiniz: Mera (ot), su, ateş. Zira bunlar kuvvetli olanlar için meta, zayıf olanlara da kuvvettir” (Ebu Yusuf, Kitabu’l Haraç, Akçağ Yayınları, 1982: 239). Ebu Yusuf, Hasan b. Umâre’nin Adiy b. Sâbit-Ebû Hâzîm-Ebu Hureyre rivayet zinciriyle gelen bir nakili verir: “Hz. Peygamber (asv) şöyle buyurmuştur: Otların telef olmasından korkulduğundan dolayı sizlerden hiçbir kimse içme suyunu katiyyen men etmesin.”

Ebu Yusuf, “Bildirilen hadis-i şerîflere dayanarak kanal, nehir, kaynak, pınar, kuyu sahipleri ihtiyaçlarından fazla olan sularını yolcu ve misafirin veya yük ve binek hayvanlarının, devenin, koyunun içmesini yasakladıkları ve su içmedikleri takdirde helâk olacakları anlaşılınca silahla savaş edip, ölümden korunacak kadar su alınmasını arkadaşlarımızdan Hanefî fâkih ve imamları caiz görmüştür” der. Hattâ Hz. Ömer’den şu rivayeti nakleder: “Seferde olan bir kavim, yolculuk sırasında uğradıkları bir yerin halkına: Bize su kuyusunu gösteriniz dediler. Onlar da göstermedi. Bunun üzerine: Şiddetli susuzluktan hayvanlarımız da, biz de helâk olma derecesine geldik. Bize suyu gösterin, diye her ne kadar durumlarını beyan edip rica etmişlerse de, onlar ne suyun yerini gösterdiler ne de birkaç kova su verdiler. Bu durumu, daha sonra seferden dönünce Hz. Ömer (ra)’e arzedip anlattıkları zaman: Size bu muamelede bulundukları için, niçin kendilerine karşı silahla harp etmediniz?” (Ebu Yusuf, 1982: 240).

Buradan anlaşılacağı üzere insanlar arasında eşitsizliğin kaynağı mülkiyet değil, insanlığın tümünün kullanımına mahsus kılınması gereken mera-ateş-su-tuz’un “özel mülkiyet” haline getirilmesiyle ortaya çıkan sınıf tavrıdır. Yeryüzünde hangi servetin özel mülkiyet olamayacağı hususu din ile tayin edilmiştir. Bu nedenle iktisadî-ekonomik faaliyetlerin seküler yaklaşımlarla tayin edilmesi mümkün değildir.

Âdem, kendi evinin iktisadî problemlerine dünyaya düştüğünde muhatap edilmiştir. Âdem-Havva gibi, tüm insanoğlu yemek-içmek-giyinmek-güneşin ateşinden korunmak meşgâlesine muhatap edilmiştir. Bütün bu ihtiyaçlar insanı kaçınılmaz anlamda bir “ev” kurmaya taşır. Rağıp el İsfâhânî’nin Müfredat’ta verdiği bilgiye göre Tâhâ 20:119 ayetinde geçen dâhî “güneşe marûz kalmak” mânasına hâizdir. Buradan şöyle düşünmemiz gerekir: İnsan elbise ile güneşten korunamaz. Ev, inşa etmesi gerekir. Ev inşa etmek de emek ve sermaye gerektirir. Bunun helâl yolla tedariki lâzımdır.

Şöyle sorulacaktır: Âdem (as) insanlığın atası iken ev’i nasıl sermaye haline gelir?

Bu sorunun cevabı “sermaye nedir?” sorusunun cevabını bilenlerce verilmektedir. Tabiatta bulunan şeyleri kendi kullanımımıza özgüleyerek sahiplenmek (emek) sermayedir. Âdem (as), yeryüzünün tamamını sahiplenme fırsatına sahip olduğu halde bunu başaramazdı. Çünkü mülkiyet hakkının tamamlanması için mülkiyete konu emtia üzerinde sahiplik, elde tutmak, tasarruf etmek gerekir. Ebu Yusuf, “Üzerinde bina ve ziraat eser bulunmayan, köy halkının hayvanlarını salıverdikleri (mera), mezar yerleri, odun kestikleri orman, koyun-sığır ve sair hayvanlarının merası olmayan ve hiçbir kimsenin mülkiyeti veya tasarrufu altında bulunmayan, velhasıl hiçbir suretde kullanılmayan ve faydalanılmayan araziye arazii mevat ıtlak olunur. Bu kabilden olan, ölü araziden bir miktarını, her hangi kimse ihyâ ve imar ederse, bu arazi kendisine verilir” (Ebu Yusuf, 1982: 180).

Ebu Yusuf, Hz. Peygamber (asv)’den şu hadisin de rivayet edildiğini zikreder: “Kim bir arz-ı mevatı ihya ederse, kendisinindir.” Ebu Yusuf, İmam-ı Âzam’ın bu hadisi “Müslümanların imamının izin ve icazeti ile kendisine verilir. Halifenin izni ve emri olmaksızın bir kimse arz-ı mevâtı ihya ederse, kendisine mülk olmayacağından, o kimseye vermemek ve elinden alıp başka bir kimseye vermek velhasıl görüş ve emri ne şekilde ise o şekilde tasarruf etmek İmam-ı Müsliminin elindedir” şeklinde yorumladığını da zikreder. Biz de İmam-ı âzam’ın görüşünü isabetli görmekteyiz. Zira, Âdem (as) insanlığın ilk atası ve imamıdır. Yeryüzündeki sahipsiz toprağın ihya edene verilmesine yönelik emir ve icazetin kaynağı Hz. Âdem (as)’dir. Biz bunu aralarında ihtilaf çıktığında Habil-Kabil diye bildiğimiz iki kardeşin Hz. Âdem’e başvurmasından çıkarıyoruz. Hz. Âdem de o iki kardeşe, “gidin kurban verin” demiştir. Bir şeyin kurban verilebilmesi için emek ile sahiplenilmesi ve kişi için çok değerli olması asıldır. Bu da insanlığın başlangıcında vahşi-barbar bir dönem varsayılamayacağını gösterir. Rousseau-Hobbes-Locke gibi “doğal toplumcular”ın fikirlerinin batıl kaldığını gösterir. Âdem (as), kendi emeği ile Kâbe’yi de inşa etmiş, yeryüzündeki ilk ev’i Allah’a hasretmiş olduğu cihetle insanlığın gördüğü “ilk mimar” da sayılacağından, ilk toplum vahşi-ilkel mağara insanlarından oluşuyor değildir. Âdem (as), kendi evinden önce Kâbe’yi inşa ederek dünyanın merkezini yani meslekî iş’in kıblesini de tayin etmiş oldu. Buna göre, evi inşa-geçindirme ve aileyi koruma cihaddır.

O halde başa dönebiliriz: İslâm, özel mülkiyeti kabul ediyor ve fakat su-ateş-ot (mera) ve tuz (maden) gibi metaların özel mülke konu edilmesini kabul etmiyor. Kitabu’l Haraç’ta su hakkında uygulama şöyledir:

 

  1. Sudan istifade edecek toprak sahiplerine mahsus olmak üzere açılan bir kanalın genişletilip, temizlenmesi gerektiği zaman fakihler şöyle buyurmuştur: “Kanal başından sonuna kadar kazılır ve temizlenir. Bu iş bitince, harcanan bütün masraf, sulanan arazi miktarına bölünerek, herkesin hissesine ne kadar masraf isabet ederse kendisinden alınır” (Ebu Yusuf, 1982: 236). Demek ki, kanal, su borusu, ark yani alt yapı hizmeti için ücret alınabilir; yoksa, suya ücret alınamaz.
  2. “Bir kimse mülkü olan pınar, su kuyusu, su yolu gibi şeylerden yolcuların hem kendilerinin ve hem de at, deve ve koyunlarının içmesi için su almalarını yasaklayamaz. Bu sudan içmek isteyenlere bir şey karşılığında satmak da caiz değildir” (Ebu Yusuf, 1982: 236).
  3. “Mü’minlerin annesi Hz. Âişe-i Sıddîka (ra) şöyle buyurmuştur: “Fahr-i Âlem (asv) Efendimiz, suyun satışını yasaklamışlardır.” En doğrusunu Allah bilir amma, bu hadis-i şerîfin mânası ihraz edilmeden (kaplara konup el altına alınmadan) önce suyun satışını mendir. Suyun ihrazı ise ancak kaplar ile olur” (Ebu Yusuf, 1982: 239).

 

Fâkihler, Müslüman fertlerin içeceği su, ısınmak için kullanacağı ateş, hayvanlarının yiyeceğini tedarik eden mera için ücret alınmasını caiz görmemektedir. Mülkiyet hakkı sonsuz ve sınırsız değildir.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...