Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

İSLAM VE SİYASET İLİŞKİLERİ

0 241
170220151508146643348_2

İslam –siyaset ilişkilerini tartışırken, İslam’ın itikat ve ahlak ilkelerini temel alarak siyaset yapan insanların beşer olduğunu unutmamak gerekir. Yani insan olmanın bütün olumlu ve olumsuz özelliklerine sahiptirler. Kusursuz, hatadan uzak, mükemmel, yanılmazlık gibi özelliklere sahip değildirler. Bu yüzden ürettikleri bilgiler ne olursa olsun mutlaklaştırılamaz. İslam temelinde siyaset yapmak amacıyla siyasal arenaya çıkanlar, saf İslam adına değil, İslam’dan ne anladıklarına göre hareket etmektedirler. Bu nedenler saf İslami ilkelerle siyaset yapmanın imkânı yoktur. Bu ancak siyasette ulaşılması gereken bir ideal olarak yol göstericidir. Saf İslam, sosyolojinin değil, ideolojinin, inancın konusudur; yaşanan tarihsel süreci değil, ideal olanı gösterir. 

İslam inancını temel alarak siyaset yapan bu siyasal aktörler siyasetle ilgilendikleri süre içinde kazanır veya kaybeder, isabet eder veya yanılırlar, yener veya yenilirler, uygulamalarında isabet eder yahut etmezler. İnsan olmalarından dolayı yaptıkları yanılgıya açıktır ve bundan dolayı da eleştirilmelerinormaldir.
İslami temelde siyaset yapıyorlar diye, bu, siyasi aktörlere yanılmazlık zırhı sağlamaz. Kendileri hangi konumda bulunurlarsa bulunsunlar mutlak itaat edilecek kimseler değildir. Kendilerine bu özelliklerinden dolayı asla masumiyet yüklenemez. Siyasetçiler insandır; varlıkları tarihsel ve geçici, bilgileri hangi düzeyde olursa olsun yanılgıya açık ve sınırlı olduğundan dolayı yaptıkları mutlaklaştırılamaz ve yaptıklarına metafizik bir kılıf giydirilemez. Konumları, halk desteği ne düzeyde olursa olsun siyasiler eleştiriden muaf değildirler.

Kuşkusuz siyaset dünyevi bir meseledir. Ancak bu diğer tüm insan eylemlerinde olduğu gibi dünya-ahiret dengesi üzerinden anlamlandırılabilecek bir meseledir. Bir meselenin dünyevi olması din-dışı olması anlamına gelmemektedir. O konuda belirlenmiş ve değiştirilemez bir söylemin olmadığını, içtihada açık bir alan olduğunu gösterir.

Öyle görülüyor ki, yeni yorum gerektiren çoğu konuda “din böyle diyor” önermesini de kuramayız. “Benim dinden anladığım budur” diyebiliriz ancak. Bizim zihnimizden türeyen yorum ayeti temel alsa da artık beşeri bir zihnin ürünüdür. Ayeti yoruma mahkûm edemeyiz. Bu sınırsız olan bir bilginin, sınırlı olan insan bilgisine mahkûm edilmesi anlamına gelir.

            İslam siyasal tarihi, siyasal anlamda iki çözüm üretmiştir: Şii İmamet anlayışı ve Sünni hilafet modeli. Şii terminoloji ne kadar aksini iddia ederse etsin, İmamet, gerçekten mitolojik bir kavramsallaştırma dönüştü. Muhammed Abid Cabiri Şia siyasal düşüncesini tanımlarken ” Şii imamet mitolojisi” kavramsallaştırmasını kullanır. Ne kadar İslami olduğu iddia edilirse edilsin imamet, gnostik inançların mitolojik inançlarının Islama taşınmasıdır. Hermetik felsefedeki yarı Tanrı figürü Hz. Ali üzerinden güncellenmiştir. Hz. Ali tarihsel kişilik olmaktan çıkmış, neredeyse insanüstü bir figüre dönüşmüştür. 
Bu inşa sürecinde sadece Hz. Ali’yi insan ustu bir konuma çıkarmak yetmemiş, aynı anda ve eş zamanlı olarak, Hz Aliye rakip olarak düşündüklerini ötekileştirmiş ve küçümsemişlerdir. Şia Hz. Ali’yi sahabenin öncü şahsiyeti olmaktan çıkarıp mitolojik bir çerçeveye oturtmuştur.
Hz. Ali ve imamlardan gelmeyen hadislerin güvenilir kabul edilmemesinin altında da diğer sahabelerin aslında güvenilir olmadığı propagandası vardır.
Şia bu rivayet anlayışıyla bize şunu söylüyor aslında: ” İmam Ali ve diğer imamlar dışındaki kimseler güvenilmezdir. İmamet ve mehdi inancı mitolojik kültürlerin Islama taşınmasından başka bir değer taşımaz.

            İslam siyaset ilişkilerini tartışırken Muhammed Abid Cabiri’nin işaret ettiği gibi “Şii İmamet Mitolojisi” ve “Sünni Saltanat modelini” aşmak gerekmektedir. İkisi de günümüz Müslümanlarının yaşadığı krize cevap üretmekten uzak tarihsel modellerdir.

İslam siyaset ilişkilerinin doğurduğu sonuçlardan biri de İslamcılık akımıdır. İslamcılık üzerine konuşurken bütün İslami akımları aynı kategoriye koymadan tartışmak gerektiği açıktır. İslam ve İslamcılık elbette aynı düzlemin ürünü değildir. İslam bir din, İslamcılık bu din üzerinden üretilen bir ideolojik okumadır. İslam vahiy ürünüdür, oysa İslamcılık belli bir tarihsel dönemin sorunları karşısında üretilen ideolojik meydan okumaktır. İslamcılık tarihseldir, insan ürünüdür, yanlışlığa ve yanılgıya açıktır. Kuşkusuz İslam inancından kalkarak yapılan okumalar devam edecektir. Önemli olan bu okumaları din yerine koyarak değerlendirmektir.

Bir dini, siyasal, sosyal ve kültürel soruna İslam’ın bakışı ve Müslümanların bakışı çoğu zaman örtüşmez. İslam’ın olaya bakışı idealize edilen değerler üzerinden yürür. Müslümanların olaya bakışı ise doğası gereği sosyolojiktir. Unutulmaması gereken gerçek, doğası gereği yanılmaz bir kaynaktan gelen vahyin gerçekliği ve bağlayıcılığı ile yine doğası gereği yaptığı yorumlar tarihsel ve yanılgıya açık olan insan tarafından yapılan yorumların aynı düzlemde değerlendirilemeyeceği gerçeğidir.

Sağ ve sol İslam arayışları İslam’ı araçsallaştırmaktadır. Buna karşı özcü ve yaşanabilir, uygulama pratiği olan, bir İslam tasavvuru yapılabilir mi? Sorusu da önemlidir. İnsanların dine yaklaşırken paradigmalarını tümüyle boşaltabilir mi, yoksa sahip oldukları birikimle din arasında bir senteze mi giderler. 
Kürt ve Türk İslamcıların birbirleri ile anlaşamaması, zihinlerinde canlandırdıkları ama bir anlamda kendilerinin bile yaşamadıkları özcü İslam tasarımı ile ilgilidir. Özcü tasarımların tümü dışlayıcıdır, ötekileştiricidir. Kuşkusuz Hariciler Kur’an dışında her şeyi reddeden özcü insanlardı. Özcülük farklı anlayışları kabul etmediği gibi onlara karşı nefret doludur. 

Dinden yaralanmak, onu kendi ideolojilerini onaylar bir konuma sokmak isteyenler dine seçmeci yaklaşmak zorundadırlar. Dinin pratiğinde kendilerine yakın buldukları figürleri yüceltir, diğerlerini görmezden gelir. Sünnilerin Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer üzerinden Hilafet modelini; Şiilerin Hz. Ali Ve Ebu Zer üzerinden İmamet modelini;  Sol İslam’ın Ebu Zer’i idealleştirerek eşitlikçi bir İslam sosyalizmi modelini idealleştirmelerinin altında kendi ideolojilerine dini bir temel arama gayreti yatmaktadır. Bu tür bir bakış bütünsellikten uzak olduğu gibi, zorunlu olarak seçmecidir. Amacı dini anlamak ve ona uygun bir yaşam pratiği göstermek değil, ondan ideolojisini onaylamak biçiminde yaralanmaktır. Bu dinin araçsallaştırılmasından başka bir şey değildir. 
Ebu Zer’i yücelten veya emperyalizm karşıtı söylem üretenlerin Allah’a karşı sorumluluklarını gösteren ibadetlere karşı gevşek ve kayıtsız olması da bunu göstermektedir.

            Selefilik, bir dini okuma biçimi olarak,  hayali ve soyut bir ümmete ve onun değerlerine atıfta bulunmaktadır. Bu durum beraberinde kültürsüzleşmeyi getirmekte, kültürel olan her şey olumsuzlanmaktadır. Selefilik üzerine oturan İslamcılık da kültürsüzdür aslında. Yaşanan insani tarih tümüyle ideal değerler üzerinden olumsuzlanmakta, aslında insan tarih yapıcı aktör olmaktan uzaklaştırılmaktadır. Din neredeyse insanın dışına itilmekte ve soyut bir alana hapsedilmektedir. 
            Modern düşünce Tanrı’yı hayatın dışına iterek öldürdü. Radikal İslamcılık ise her şeyi Tanrı’ya transfer ederek insanı öldürdü. İnsan, artık üreten değil, Kur’an dışında her şeyi reddeden bir teolojik söyleme mahkûm olan aciz bir varlıktır. Bu özgürlük karşıtı söylem sadece insanı pasifleştirmemekle kalmamakta aynı zamanda yaratıcı değerler üretmesini de engellemektedir.

Selefiliğe yaslanan İslamcılık, insanı pasifleştirmiştir. Yani Eşari, Şafi, Ahmed İbn Hanbel, İbn Teymiye ve Muhammed Abdulvahap temelinde üretilen Selefiliğe dayalı İslamcılık sorunlu bir dindarlık üretmiştir. Kur’an ve Sünnet ve ilk dönem insanların içtihatları her şeyi kuşatmıştır ve içtihada artık yer kalmamıştır. İnsan artık üreten, sorgulayan, yorumlayan bir varlık olmaktan çıkmış geçmişi taklit ederek yücelen bir varlık konumuna indirgenmiştir. Bir de kader teorisiyle insan, yaptıkları ve yapacakları önceden belirlenen bir seviyeye düşürülerek iyice güçsüzleştirilmiştir. Tabi bütün İslami akımları bu çerçevede ele alıp değerlendirmek mümkün değildir.

Bütün İslami akımları aynı çerçeve içine sokup değerlendirmek de doğru değildir kuşkusuz. Yaşanılan zamanın sorunlarına Kur’an ve sahih Sünnet temel alınarak cevap üretme çabası kuşkusuz değerli bir çabadır. Bu çaba insanlık yaşadıkça devam edecektir. Sorun olan bu çabanın varlığı değil, bu çaba adına ortaya konan düşüncelerin insan ürünü, yanılgıya açık ve tarihsel olduğunu unutarak mutlaklaştırmaktır. Bu Garaudy’nin altını isabetle çizdiği entegrizmdir.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...