Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

SÜNNETULLAH – İSLÂM TOPLUMBİLİMİ

0 170

pompei

“Sünnetullah” kavramını toplumsal yasalar, “Allah’ın Toplum-bilimsel yasaları” şeklinde yorumlayan geniş bir kesim bulunmakta. Bu zevata göre Allah’ın fizik âlemde koyduğu yasalara benzer biçimde toplum yapılarında da işleyen bir kanunu vardır. 

Auguste Comte (1789-1857), Pozitif Felsefe Dersleri adını taşıyan eserinde toplumu ve toplumsal olguları inceleyecek olan bilimi “toplumsal fizik” kavramıyla belirlemiştir. Comte’a göre, “organik fizik” bireyi inceleyen bir bilimdir; oysa “toplumsal fizik” insan türünü inceleyen ya da tarihsel gelişmenin yasalarını araştıran bilimdir. Comte toplumsal fizik olarak gördüğü sosyolojinin fizik, kimya, biyoloji gibi doğa bilimlerinin ve özellikle bunlardan biyolojinin o zamanlarda uyguladığı pozitif yöntemi uygulamasını önermiştir. Comte, bir yandan, toplumsal olgulardaki belirleyiciliği doğa olgularındaki belirleyiciliğin aynı olarak görürken, öte yandan, “bütün doğal olgulardan en karmaşığının sosyolojik gerçek” olduğunu ileri sürmekteydi. “Toplumsal statik” ve “toplumsal dinamik” olarak ikiye bölünen Comte sosyolojisinde, toplumsal statik, yani “statik sosyoloji” belirli toplumlardaki düzeni inceleyeceği için Comte onu bir “düzen kuramı” olarak sunmuştur. Toplumsal dinamik yani “dinamik sosyoloji” toplumlardaki ilerlemeyi inceleyeceği için Comte onu bir “ilerleme kuramı” olarak sunmuştur (Ergun, 1973: 26-28). Nurettin Topçu da “Sosyoloji” kitabında Comte’un yaklaşımına benzer bir tasnif yapar. Cemiyet şekillerinin yapısını araştırmayı biyolojide canlı varlığın yapısını araştırmaya benzetir ve bu kısma “morfoloji” adının verildiğini Comte’da bunun “sosyal statik” konusu edildiğini söyler. İlkel cemiyetlerde din kurumu içinde toplanan sonra dinden ayrılarak hukuk, ekonomi, sanat, ahlâk, dil şekillerini kazanan kurumların işleyişine ilişkin araştırmanın Comte’da “sosyal dinamik” olarak adlandırıldığını vurgulayan Topçu, toplumların evrim geçirdiğine inanıyordu (Topçu, 2001: 31-32). Comte’un ve dönemindeki aydınların ilerlemeci ve yasacı toplum düşüncesinin büyük ve geniş bir felsefî etkiye yol açtığı söylenebilir.

“Sünnetullah” terimi Kur’an’dan alınarak bu etkiye maruz bırakılmıştır. “İslâm Sosyolojisi” kavramıyla “toplumsal değişimin yasaları”nın çıkarılması amaçlanmaktadır.

 

  1. Ecel-sünnetullah

Araştırmacılar “sünnetullah” kelimesinin anlamını, “insanların yapıp ettiklerinden dolayı Allah’ın onlara karşı takip ettiği yol” şeklinde tanımlamışlardır. Abdulbaki Güneş’e göre “Bu, insanoğlunun tabi olduğu ve boyun eğmek zorunda olduğu evrensel bir yasadır. Başka bir ifâdeyle sünnetullah, “Allah’ın varlıklarla ilgili olarak öteden beri varolan ve varolmaya devam edecek değişmeyen bir davranış biçimidir” (…) âyetlerde belirtildiği gibi bu yasa değişmezlik niteliğine sahiptir” (Güneş, 2005: 67).

Meseleyi “yasa” olarak ele alan bu yaklaşım toplumların çöküş sebebine ilişkin vahyî bildirimden hareketle “ebed-müddet” bir topluma varılabileceğini düşünmektedir: “İnsanın ölümüne neden olan şartlardan bazıları önlenebilir niteliktedir. Örneğin insanların sağlık kurallarına uymaları, bedenin sıhhatine zarar verecek şeylerden kaçınmaları gibi hususlar insan ömrünün uzamasına neden olabilir. Bunun yanında insanın ölümünü gerektiren faktörler arasında, önlerine geçilmesi imkânsız olan kimi zorlayıcı faktörler de vardır. Örneğin ihtiyarlık, zamanın devamıyla alakalı bir husustur. Zaman ilerledikçe ihtiyarlığın önüne geçilemeyecektir, ihtiyarlık durdurulmadıkça da ölüm kaçınılmaz olacaktır. O halde ölümsüz bir nefisten/varlıktan söz etmek mümkün değildir. Fertlerin ölümü için söz konusu olan bu durum, toplumun ölümü söz konusu olduğunda ise farklılık arz eder. Kur’ân, zamanın geçmesiyle toplumların mutlak surette yok olacağı hususunda sosyal değişmenin yönünü belirleyen bir yasadan söz etmemektedir. Buradan hareketle biz toplumun ölümünü belirleyen faktörlerin hepsinin de önlenebilir nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. O halde İbn Haldun’un, toplumlar için söz konusu olan ömrün gelişme çağından duraklama çağına, duraklama çağından gerileme çağına giden insan ömrü gibi olduğu, dolayısıyla toplumların genelde en çok 120 yıl yaşayabilecekleri ve bir toplumda meydana gelen yaşlılığın, tıpkı canlı varlıklardaki yaşlılık gibi kaçınılmaz bir durum olup önüne geçilmesinin imkansız olduğu iddiasının, hem realiteyle hem de Kur’ân’ın toplumların geleceğini belirlemede insanı yetki sahibi kılan mantığıyla örtüştüğü söylenemez” (Güneş, 2005: 68).

Oysa Kur’an (7 Âraf 34) âyetinde “Ve li kulli ummetin ecel, fe izâ câe eceluhum lâ yeste’hırûne sâaten ve lâ yestakdimûn: Her ümmetin bir eceli vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler” buyurarak “yaşlılık/toplumsal değişim/bozulma” gibi sebeplere bağlı kalmayan bir takdire işaret etmektedir. Diğer bir ayette “izâ câe eceluhum fe lâ yeste’hırûne sâaten ve lâ yestakdimûn: Her ümmetin bir eceli vardır. Onların eceli geldiği zaman artık bir saat tehir edilmez ve öne alınmaz” (10 Yûnus 49) buyurarak “ecelin uzaması” düşüncesine kuşkuyla bakmamızı gerektirecek bir ilke getirmektedir. Diğer taraftan konunun bir de “ömür” kavramı ile ele alınması da mümkün görünmektedir. Kur’an, “ve mâ yuammeru min muammerin ve lâ yunkasu min umurihî illâ fî kitâbin, inne zâlike alâllâhi yesîr: Ömür verilen bir kimsenin ömrü kitapta olanın dışında uzatılmaz veya onun ömründen eksiltilmez. Muhakkak ki bu, Allah için çok kolaydır” (35 Fatır 11) âyetinde ömrün Allah’ın (katındaki) kitapta yazılı olduğuna işaret etmekte ve bu yazılı saatin değişmezliğini ilkeleştirmektedir. Bu âyetlerden hareketle toplumların yaşaması veya ölmesini öncelikle “ecel” kavramıyla izah etmek mümkündür.

 

  1. Nübüvvet-sünnetullah

Sünnetullah kavramının anlamlandırılmasında ikinci bir hata daha yapılmaktadır. İslâm Toplumbilimi çalışmaları “Allah’ın yasaları” diyerek bağlandıkları görüşle peygamberleri yasa dışına sürmekte görünmektedir. Kur’an İsra Sûresi’nde yasayı peygamberlerin gönderildikleri toplumla mücadelesi sonrasında tarihten silinmelerine bağlamaktadır. Mü’min sûresinde ise hayatı boyunca iman etmemiş toplumların helâk sırasında iman etmelerinin helâkı ertelemediğine işaret etmiştir. Dolayısıyla sünnetullah kavramını toplumların helâk edilmelerinin sebebi olan “hakikati küfür, Allah’a isyan, peygamberlere eziyet” gibi toplumsal eylemlerle birlikte değerlendirmenin daha doğru olacağını düşünmekteyiz. İsra ve Mü’min sûrelerinin âyetlerinde bu ilkeler beyan edilmiştir:

“Sunnete men kad erselnâ kableke min rusulinâ: Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki sünnet buydu” (17 İsrâ 77);

“ve lâ tecidu li sunnetinâ tahvîlâ: Bizim âdetimizde-sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın” (17 İsrâ 77).

İsra Suresinde sünnetullah kavramını içeren âyette açıkça sünnetullahın peygamberler hakkında olduğu ifade edilmiştir. Önceki ayet ise şudur: “Onlar, nerdeyse seni yurdundan çıkarmak için tacîz edip (yestefizzûneke) duruyorlar, fakat sen çıktıktan sonra arkandan onlar da pek az bir müddet kalacaklar” (17 İsrâ 76).

Nitekim Şuara sûresinde de helâk, nübüvvetle gelen beyanı reddeden topluma yönelmiştir: “Fe kezzebûhu fe ehleknâhum, inne fî zâlike le âyeten, ve mâ kâne ekseruhum mu’minîn: Böylece onu tekzip ettiler (yalanladılar). Biz de bu sebeple onları helâk ettik. Muhakkak ki bunda mutlaka bir âyet (ibret) vardır. Ve onların çoğu, mü’min olmadılar” (26 Şuara 139) buyurularak helâkin kavmin tamamının hakikati örtmesine değil ekserinin inkar eylemine bağlandığı beyan edilmiştir. Dolayısıyla sünnetullah, helâk başladığında iman ederek hakikati kavrayan topluma göre değişmeyecektir:

“Fe lem yeku yenfeuhum îmânuhum lemmâ raev be’senâ, sunnetallâhilletî kad halet fî ibâdihî, ve hasira hunâlikel kâfirûn: Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah’ın, kulları hakkındaki geçegelen kanunu budur. İşte kâfirler bu noktada hüsrana düştüler”  (40 Mü’min 85).

Geldiğimiz noktada peygamberlerden sonra sünnetullah(ilahî helâk)ın neye tekabül ettiği meselesi yine de bertaraf edilememiştir. Hz. Nuh’un kavmine yüzyıllar süren tebliği düşünülürse peygamberlerin davetini reddeden toplumların derhal helâk edildiği söylenemeyeceketir. Hz. Musa (asv) da Mısır toplumuna ısrarlı tebliğlerde bulunmuş ve Mısır halkı reddettiği için bir takım felaketler gönderilmiştir:

“Andolsun ki, biz Firavunoğulları’nı ola ki, akılları başlarına gelir diye yıllarca süren kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık” (7 Araf 130); “Biz de onlara, ayrı ayrı birer mucize olarak su baskını, çekirge sürüsü, zararlı böcek salgını, kurbağalar ve kan gönderdik. Yine de burun kıvırarak günahkâr bir toplum oldular” (7 Araf 133). Mısır halkı bu afetler başlarına her geldiğinde bunun kaldırılması için Musa’ya başvurmuş ve fakat sonra eski hallerine dönmüşlerdi. “Sonunda onlardan öç aldık. Ayetlerimizi yalanladıkları, onları umursamadıkları için kendilerini denizde boğduk” (7 Araf 136).

Yunus peygamber örneği de burada zikredilmelidir: Yunus peygamber, kavmine davetini sürdürmekte sabır göstermediği için, Allah, o kavim hakkında sünnetullahı işletmemiştir. Dolayısıyla sünnetullah’ın küfr-zulm ehli bir toplumla ilgisi bulunmamakta, hakikati ısrarla tebliğ eden davetçinin-nebinin toplumdan çıkarılması, davetin engellenmesi meselesiyle irtibatı sağlanmalıdır.

 

  1. Kötü tuzak-helâk

Sünnetullah ile ilgili değerlendirmelerde temel hareket noktasının toplumların günah ve suçlarının değil, “hakikatin tebliğinin tamamlanıp reddedilmesi/örtülmesi/toplumdan dışarı sürülmesi/inanan toplumun kötü tuzak kurularak fitneye düşürülmesi” eylemlerine karşılık bir helâk âdetinin/ilahî yolun bulunduğu hususu mutlaka zikredilmelidir.

Gerek Ahzab 60-61-62 âyetleri ve gerekse Fatır 43. ayeti bu konuyu ele almış ve tuzak kuranların sünnetullah gereği helâk edildiğini beyan etmiştir.

“Sunnetallâhi fîllezîne halev min kablu, ve len tecide li sunnetillâhi tebdîlâ: Yeryüzünde kibirlendiler ve kötü hile düzenlediler. Oysa kötü hileler, sahibinden başkasına isabet etmez. Öyleyse onlar, evvelkilerin sünnetinden başkasını mı gözlüyorlar? Halbuki Allah’ın sünnetinde asla bir tebdil (değişiklik) bulamazsın. Ve Allah’ın sünnetinde asla bir tahvil (değişme) bulamazsın” (35 Fatır 43).

 

  1. İnkâr edenlerin savaşta yenilmesi

Fetih sûresinde “Allah’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın” (48 Fetih 23) ayeti her bakımdan ilginçtir. Sûre Hudeybiye anlaşmasından sonra vahyolmuştur. Peygamber (asv) ve 1400 sahabi beraberinde silah olarak sadece kılıcını götürmek şartıyla Hudeybiye denilen yere geldiler. Mekkeliler de silahlanarak mevzi aldılar. Müslümanlar orada konakladılar. Andlaşma yapılıp imzalandı. Metnin maddeleri zahirde Müslümanların aleyhineydi. Fakat sûrenin önemi şudur: Âyetlerde Müslümanların Hz. Peygamber (asv)’e Akabe’de beyat ettikleri, Araplardan geri kalanların mazeretler sundukları ve Hz. Peygamber ile ashabının muvaffak olamayacağı düşüncesiyle hareket ettikleri oysa onların vasıflarının eski kitaplarda da olduğu beyan edildi: “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların, rukû ve secde ederek Allah’ın lutuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat’taki vasıfları ve İncil’deki vasıfları da şudur: Filizini çıkarmış, onu güçlendirmiş, kalınlaşmış, derken gövdesinin üstüne dikilmiş, ekincilerin hosuna giden bir ekin gibidirler. Onlara karşı kâfirleri de öfkelendirir (bir duruma geldi). Allah, onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükâfat vadetmiştir” (48 Fetih 29).

Kur’an böyle bir topluluğu hakikati örtenlerin mağlup edemeyeceğini ve bunun sünnetullah olduğunu beyan ediyor: “Ve eğer kâfirler sizinle savaşsaydılar, mutlaka arkalarını dönerlerdi (kaçarlardı). Sonra bir dost ve bir yardımcı da bulamazlardı- Daha önceden beri devam eden, Allah’ın sünneti budur. Ve Allah’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın: Sunnetellâhilletî kad halet min kabl, ve len tecide li sunnetillâhi tebdîlâ” (48 Fetih 22-23).

Kur’an’ın toplumsal değişme yasalarına işaret ettiği, toplumsal değişmenin toplumun iç dinamiklerine ve insanî sorumluluklarına bağlı olduğu fikrini esas alan yazarlar (13 Rad 11) ve (8 Enfal 53) âyetini delil getirmektedir (Çelik, 1996: 70-73). Oysa Enfal sûresindeki âyet Firavun’un Hz. Musa (as)’nın getirdiği beyanı reddetmesini anlatan âyet grubunun içinde bulunmaktadır. Dolayısıyla burada da “sünnetullah” kavram zikredilmeden ele alınmış ve Mısır’da tebliği engellenen Hz. Musa (as)’ya yapılan bu eziyetin helâka sebep verdiği dile getirilmiştir. Âyette Firavun topluluğuna nimet olarak Hz. Musa (as) gönderilmiş olduğu halde nefsler değişmemiş ve bunun üzerine Allah o kavme helâkı sünnetullahı gereği hüküm eylemiştir. Dinde zorlama olmadığı için Firavun kavminin zorla iman etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla onların kendilerini iman ederek değiştirmesi gerekmektedir. Nimet de Allah’tan gelen vahiydir. Toplum kendini Musa (as)’nın getirdiklerine göre değiştirme sürecine girmediği için sünnetullah işlemiştir: “Bu, Allah’ın bir kavme verdiği nimeti, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmemesinden dolayıdır. Gerçekten de Allah hakkiyle işiten, herşeyi bilendir-Tıpkı Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin gidişi gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerine yalan dediler, Biz de kendilerini günahları yüzünden helak ettik ve Firavun hanedanını suda boğduk. Onların hepsi zalim kimselerdi” (8 Enfal 54).

Müfessirler bu âyetteki değişme meselesini verilen nimetle Firavun’un servetinin, iktidarının kastedildiğini düşünerek ele almaktadır. Buna göre nimetin korunmasının değişme bilincine erişmekle ilintisi sağlanmaktadır.

Oysa Fatiha sûresinde ni’met şöyle geçmektedir: “Hidayet eyle bizi doğru yola,O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o dallin-delalette olanların yoluna değil” (1 Fatiha 5-6).

Yukarıdan beri zikrettiğimiz eleştirilerimiz nedeniyle “sünnetullah” kavramının “İslâm Toplumbilimi” kavramının içinde değerlendirilmesinin doğru olmadığı kanısındayız.

 

-        Çelik Celaleddin, Kur’an’da Toplumsal Değişim, İnsan Yayınları, 1996

-        Doğan Ergun, 100 Soruda Sosyoloji El Kitabı, Gerçek Yayınları, 1973

-        Güneş Abdulbaki, Kur’ân’da Sünnetullah Ve Toplumların Çöküş Nedenleri, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi V, sayı: 1, 2005

-        Topçu Nurettin, Sosyoloji, Dergâh Yayınları, 2001


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...