Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

ESFEL-İ SAFİLİN BİR VARLIK OLARAK İNSAN

0 82

İNSAN

İnsan hürdür. Fakat hürriyet “özgürlük” sayılmamalıdır. Özgürlük, heva ve hevesin, hak ve hukuk talebi içinde kalacaktır. Nefs kötülüğü emreder; özgürlük budur. 

Hürriyet, özgürlük değildir.

Bauman şunu dedi: Birinin özgür olabilmesi için en az iki kişi gerekir. Özgürlük sosyal bir ilişkiye, toplumsal koşullarda bir asimetriye işaret eder. Kişiler ancak kurtulmak istedikleri bir çeşit bağlılıkları bulunduğunda özgürleşebilirler. Eski ve ortaçağ İngilizce’sinde özgürlük hep muafiyet anlamına gelmiştir: vergi, ayakbastı bedeli, görev, hükümdarın yargı yetkisinden muafiyet. Özgür olmak, bir kurumun, bir şehrin veya bir mülkün ayrıcalıklı haklarına sahip olmakla eşdeğer görülür. Artık özgürlük söylemi aslen özgür olmayan bir insanlık durumunda kimin özgür olma hakkına sahip olacağı sorusuna odaklanmıştır (Bauman Zygmunt, Özgürlük, Ayrıntı Yayınları, 2015: 18). Yani, “yönetenler özgürdür, özgür olanlar yönetir. Yönetilenler özgür değildir, özgür olmayanlar yönetilir” (Bauman, 2015: 18).

İslâm, “hürriyet” demiştir. Hür olmak, ihtiyar sahipliği demektir. İhtiyar nedir? O da “Hayrı dileyen, irade sahibi, pir-mürşid” demektir.

Hürriyetimin sınırı başkalarının “hür” varlığını muhafaza eden, onun hürriyetini “hür” eylemini tekeffül eden irade ve harekette belli olur. Düşünce de “hürriyet”in kapsamındadır. Hürriyet, iyiliktir. Hürlerin hareketi kölelere hürriyet bahşeden ve hürlere de kurbiyet getiren bir ihsandır. Hürriyet, hak mücadelesinin peşinde değildir. Hürriyetin hareketi, muhatabının ve hatta hasmının da hürriyete kavuşması eylemidir. 

İnsan özünde esarettedir. Hürriyet, esaretin kaldırılması için harekete geçmektir. Hürlerin hareketi, öncelikle kendi hürriyetini gerçekleştirir ve sonra insan-tabiata yönelir. Hürriyet, esareti yıkarken, gayesini de seçmektedir. Hürriyet’in gayesi ahlâkî değere göre yaşamaktır.

Sartre birbirinden farklı iki varlık türü kabul ediyor. En soi (kendinde) ve pour soi (kendisi için) varlık. O’na göre insan, “pour soi” varlıktır. Pour soi varlıkta varoluş (existence), öz (essence)’den önce gelir. “Pour soi” varlıkta varoluşun özden önce gelişi, onun “özgür” olmasının bir gereğidir. Sartre’ın “özgürlük” yaklaşımı da, insan hakkında “pour soi (kendisi için) varlık” nitelemesi de doğru sayılmalıdır. Fakat insan, “insan kalmamak zorunda olan” bir varlıktır. İnsanın “insanlaşması” helâk-hüsrandır. Bu nedenle “hür”lerin ahlâk dâvası insanı insan kalmaktan çıkaran, onun varlığındaki (fıtrat) kötülük hallerini yaran bir gayeliliğe (teleolojiye) yönelmektedir.

İnsanın, “insan kalmaması gereken bir varlık” şeklinde vasıflamamız halinde insanı “eşref-i mahlûkat” sayan nazariyeden itiraz geleceği açıktır. Bu yaklaşıma vereceğimiz cevap, “eşref-i mahlûkat” tabirinin Kur’an’da bulunmadığı şeklinde olacaktır. “Bilginin Kaynağı Nedir” kitabımızda insan’ın beşer’den daha aşağı bir varlık olarak zikredildiğine işaret etmiştik.

Mustafa Öztürk’ün “İnsan Doğuştan Onurlu ve Şerefli Bir Varlık mıdır?” başlıklı yazısında bazı katılmadığımız yerler bulunmakla beraber “beşer”, “insan”, “ahsen-i takvim” kavramlarındaki yaklaşımlar bizim için tatmin edici izahlar içermektedir. 

“Beşer kelimesi açısından bu izah doğru olsa da insan kelimesinin özellikle Kur’an’daki anlam ve kullanımı açısından yanlıştır. Zira insan (el-insan) kelimesi Kur’an’da altmış küsur ayette geçer ve bu ayetlerin kahir ekseriyetinde dinî-ahlâkî açıdan olumsuz tutum ve davranışları ifade eden sıfatlarla birlikte zikredilir. Dahası, hemen hiçbir ayette “el-insan” kelimesi bir tek olumlu sıfatla birlikte anılmaz. Mesela İbrâhim 14/34. ayette insan zalûm keffâr (son derece zalim ve nankör), İsrâ 17/11. ayette acûl (son derece aceleci, tez canlı), İsrâ 17/67. ayette kefûr (son derece nankör), İsrâ 17/100. ayette katûr (son derece cimri), Kehf 18/54. ayette eksera şey’in cedel (polemik ve demagojiye pek meraklı), Ahzâb 33/72. ayette zalûm cehûl (son derece zalim ve cahil/nadan), Zuhruf 43/15. ayette kefûr (son derece nankör), Meâric 70/19. ayette helû’ (son derece huysuz, mızmız), Alak 96/6. ayette tâğî ve müstağnî (azgın ve müstağni), Âdiyât 100/6. ayette kenûd (çok nankör) sıfatlarıyla muttasıf olarak geçer. Diğer pek çok ayette ise “el-insan”ın dönekliğinden, hâli vakti yerinde olunca Allah’tan yüz çevirip şımardığından, başı dara düştüğünde ise dur durak bilmeksizin Allah’a el açıp yalvardığından, kimi zaman da alabildiğine karamsar ve kötümser bir tavır takındığından söz edilir. Yine bazı ayetlerde “el-insan”ın iyilik için dua eder gibi kötülük için dua ettiği, diğer bir deyişle kendisi için hayırlı olan şeyden ziyade şer istediği bildirilir [ Yûnus 10/12; Hûd 11/9; İsrâ 17/83; Zümer 39/8, 49, 51; Şûrâ 42/48; Fecr 89/15].

(Öztürk, http://mustafaozturkarsivi.blogspot.com.tr/2015/04/insan-dogustan-onurlu-ve-serefli-bir.html).

Mustafa Öztürk, Asr Sûresi’ndeki “insan” kelimesini de İbn Abbas’tan gelen bir rivayetle “kafir” kimselere hasredildiğine işaret etmektedir. Fakat Bakara 2/30 ayetteki “halife” kavramının, “el-insan”ın medlulü olduğunu düşünmemekteyiz. Çünkü Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklere açıkladığında ayet bu halife’nin “insan” olduğunu zikretmemiştir. Ayette bahsi geçen “halife” Âdem’den önce yeryüzünde yaşayan bir topluluğa işaret etmektedir. Muhtemel ki Âdem’den önce yeryüzünde bir varlık yaşamış ve kan dökerek-bozgunculuk yaparak kulluğu terketmiştir. Meleklerin bildiği bu varlıktan sonra gelecek “Halife” diye tabir edilen varlık Âdem’in bizatihi kendi şahsında ve onun sünnetini dâva edinenlerdir. Yoksa “insanoğlu” değildir. Nitekim 2/31 ayeti ile Âdem’e bilgi (esmae kulleha) verilir ve meleklerle Âdem yarıştırılır. Melekler, Âdem’in bildiklerini bilemediklerini görürler. Bunun üzerine Âdem’e secde etmeleri (2/34) emredilir. Dolayısıyla bu kıssadaki “halife”, “esmae kulleha” ile mücehhez varlık olup artık bildiğimiz “insan” değildir. Şimdi Mustafa Öztürk’ün konu ile ilgili açıklamasına bakalım:

“Sahabe ve tâbiûn müfessirlerinden gelen nakiller bütün bu ayetlerde geçen “el-insan” kelimesinin medlulünün Bakara 2/30. ayette “halife” diye ifade edilen Âdemoğlu değil, bilakis Allah’ın ve elçisinin davetini inkârda direnen, kâfirliği kendine vazife bilen kimseler olduğunu söyler. Hatta bütün bir nev-i beşere delalet ettiği hususunda yaygın kabul bulunan Asr 103/1 ve Tîn 95/4. ayetlerdeki “el-insan” kelimeleri dahi nankör, münkir kimseye/kimselere işaret eder. İbn Abbas’a göre Asr 103/1. ayetteki “el-insan” kelimesinden maksat kâfir kimse(ler)dir. Dahhâk’ın İbn Abbas’tan nakline göre ise bu ayette bir grup müşrik kastedilmiştir [ Ebû Abdillah el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1988, XX. 123]. Kurtubî (ö. 671/1273) Tîn 95/4. ayetteki “el-insan” kelimesiyle ilgili olarak, “Allah el-insan kelimesiyle kâfiri kastetti” dedikten sonra burada hangi kâfire/müşriğe işaret edildiğiyle ilgili birkaç farklı görüş nakletmiştir [ Kurtubî, el-Câmi’, XX. 77]. (Öztürk, http://mustafaozturkarsivi.blogspot.com.tr/2015/04/insan-dogustan-onurlu-ve-serefli-bir.html).

Ahsen-i takvim kavramı hakkında da Mustafa Öztürk’ün yorumu kısmen kabul edilebilir durumdadır. İnsan en güzel kıvamda yaratılmış, ona bilgi (esmae kulleha) verilerek meleklerin secde edeceği bir dereceye yükseltilmiş fakat o bu bilgiden koparak bozguncu-kan dökücü “özüne” rızalık geliştirmiştir. Bu nedenle “halife” vasfını kaybetmiştir. Mustafa Öztürk Tîn 95/4-5 ayetlerini “fanilik” olgusu içinde anlamlandırmaktadır:

“Ehsan-i takvîm, tabirinin geçtiği ayette verili bir şeref payesinden bahsedilmemekte, bilakis (…) malına-mülküne güvenen, hep refah, sağlık ve afiyet içerisinde devran süreceğini vehmeden kimselere “Fani bedene kefen yaraşır” fahvasınca gelip geçicilik (fanilik) gerçeği hatırlatılmakta, dolayısıyla Kıyâme 75/26-30. ayetlerde de çarpıcı şekilde tasvir edildiği gibi, can boğaza gelip dayandığında, Allah’ın huzurundan başka bir adrese gitme imkânının bulunmadığı vurgulanmaktadır. Kısaca, “ehsan-i takvîm” tabiri hayatın baharı olan gençlik ve dinçlik çağına, “esfel-i sâfilîn” ise bazı ayetlerde “erzel-i umür” (ömrün en düşkün, en perişan çağı) diye nitelendirilen ve gençliğin bütün zevklerini ölüm tehdidiyle yasak eden bir zorba gibi hüküm süren ihtiyarlık çağına karşılık gelmektedir. Asr suresinde ise inkârcı insanın sınırlı süreli zaman sermayesini büsbütün heder etmekle kendisini mukadder bir hüsrana sürüklediği, ancak iman edip imanlarına yaraşır şekilde davranan kimselerin bundan müstesna olduğu ifade edilmektedir”

(Öztürk, http://mustafaozturkarsivi.blogspot.com.tr/2015/04/insan-dogustan-onurlu-ve-serefli-bir.html).

 

Yaratılan insan hakkında özsel olarak kötülük düşünmek gerekir. İnsan, içindeki kötülüğün en sonunda başına bela açacağını gördüğü için iyilik değerine göre davranmaktan kendini alıkoyamaz. Erdeme yönelir. Kötülüğün kaynağı Allah değildir. Kötülüğün kaynağı insan ise fukaralığın, kargaşanın, nizamsızlığın, erdem yoksulluğunun kaynağını da zorba – erdemsiz bir varlık olan insanda aramak gerekir. Dört temel erdem vardır: Adalet – Muavenet (yardımlaşma) – İffet – Merhamet. İnsan özsel olarak yardımlaşma (Muavenet) kaygısı gütmez. İnsan, biri kendisinden yardım istese “Allah versin”, “Babamın oğlu musun” diyerek özünü gösterir. İnsan şehvetini de özsel olarak dizginleyemez. Adalet yapmak da özsel bir tavır değildir. Bu değerler dıştan (bize göre vahyî) verilidir. İnsanın özsel durumu zulm – iffetsizlik (fahşa) – bencillik – acımasızlıktır. Fakat insan toplumsal bir varlıktır. Karşılıklı güven altında yaşamak için kendi özlerindeki zulm – fahşa – acımasızlık – nemelâzımcılık duygularını erdemle bastırmak gerektiğini bilir. Erdemler, dışsaldır (Vahyîdir); bazıları buna “toplumsaldır” diye itiraz edebilir. Fakat hangi görüş kabul edilirse edilsin, “erdem-değer” son tahlilde dışsaldır. Bu değerler insan varlığından neşet etmez.

“Hürriyet” kavramına dair yukarıdaki yorumumuz da değer-erdemlerin dışsal niteliğine dair vurgumuzla mutabıktır. Özgürlük ise özsel ve insan kalmaklıkla ilgilidir. Oysa insan, insan kalmamak için yaratılmış bir varlıktır; insan kalmak esfel-i safilin üzre yaşamak demektir.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...