Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

YERLİLİK-MİLLETÇİLİK-ŞEHİR FIKHI

0 42

carpetdiem-tent (1)

 

Din-İslâm tasavvurunda “yerli”lik, “toprağa yerleşme” (halifetu’l arz olmakla ilgili emanetin unutulması) sekülerlik-dünyevîleşme oluşturmaktadır: “Dünyada bir yolcu gibi ol” denilmesi bundandır. Yabancılaşmamak, dünyevileşmemek zorundayız. 

Bir dine mensubiyet “yerlilik” imkânı vermemektedir. Ancak din bize yer-li olmayı öğütlemektedir. Daha önce yine söyledim: Hz. Peygamber (asv), Medine’de “yerli” değildi, “yer-li” idi. Mekke’de ise “yerli” idi, “yer-li” değildi.

Anadolu, “Batı-dışı” bütünDünya’nın parçasıdır; güneşin doğduğu yerdir. Batı’nın “Batı” olmasına Batı (kendisi) karar vermiştir. Batı, geliştirdiği toplum/bölüşüm modellerini, Batı-dışı toplumları da kapsayan deterministik tarihsel süreçler olarak değerlendirmekte, Batı-dışı toplumların kendisine benzer tarihsel aşamalarda olmamasını “tarihsel gecikmişlik”, “geri kalmışlık”, “tarih dışılık” şeklinde kavramlaştırmaktadır.

“Anadolu”, Selçuklu’nun oturduğu coğrafik zeminin bir parçasıdır. Batı yayılmasını durduran Müslüman üç kavmin (Türkmen-Kürt-Fars) bileşkesinin kurucu aklı da onun sinesindedir. Batı ile karşı karşıya kalan ve direnen Müslümanlar bu coğrafyada yer tutmuşlardır.

“Anadolu”, “medeniyet” kavramına verdiğimiz anlama bağlı olarak “yürüyen şehre” yani “hicretle kurulmuş adalet toplumsallığına” [Aşıkpaşaoğlu Tarih’inde “göçebe evli” topluma] işaret etmektedir. Anadolu, şehir-toplum varlığıyla inşa edilmiş bir sistemdir. Bir iktisadî-içtimaî-adlî yapıdır. Horasan’dan gelen ehl-i Beyt mektebinin tedrisinden geçmiş “göçebe evli”ler Anadolu’ya rastgele yerleşmemişlerdir. Onların Anadolu’da yerleşmeleri “medineler kurmayı ve bu medineleri birbirine bağlama”yı esas alan bir “bilgi”nin hayata geçirilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Horasanlıların 11-12. asırda Anadolu’ya Moğol baskısı ile hicretleriyle 2011 sonrası Türkiye’ye sığınan 3 milyon Suriyelinin Anadolu’ya göçmesi birbirine benzememektedir. Horasan’dan gelenlerin göç eylemini şehir-toplum varlıklarını korumayı üst değer bilmeleri nedeniyle “hicret” olarak değerlendirmek gerekmektedir. Suriyeli göçmenlerin “bir toplum tavrı” göstermediği, yığınlaştığı, devinen ama boşa akan bir su gibi kendini dağıttığı sosyal tavırlarından çıkarılabilir. Hz. Peygamber (asv)’in yönettiği hicret de bir yığın hareketi şeklinde olmamış, hicret fıkhının gerektirdiği ölçüleri korumuştur. Ensar’ın çiftçilik yapması nedeniyle Medine adı verilen Yesrib’de önemli bazı yapısal değişikliklere gidilmiş ve 1) Medine’de sahabeler arasında muahat (kardeşlik-musahiplik) tesis edilmiş, 2) Yahudilerin hakim olduğu tefeci ve tekelci kapitalizmi engelleyen bir “Müslüman pazarı” kurularak Mekke’de tacir olan Muhacirlere geçimlik alan açılmış, 3) Medine’de bulunan tüm milletlerin (Yahudiler, Müşrikler kavim değil “millet” sayılmıştı) Hz. Peygamber (asv)’in “hâkem”liğine başvurması konusunda mutabakat sağlanmıştı.

Hicret, Muhacirlerin Medine sokaklarında dilenciliğe düşmesine yol açmamış, onları evsiz bırakmamış, Ensar’ın geçimliğini bozacak bir iktisadî sıkışmaya neden olmamıştı. Bu hicretten dolayı en büyük kaybı Yahudi kabilelerinin yaşadığı hususunda ise bir ihtilaf yoktur. Fakat bu da 1) Pazarın bölünmesi, 2) İhtikâr, faiz, tekel kârlarının bozulması, 3) Mekke kapitalistleri ile ittifak kurma imkânının yitirilmesi gibi sebeplere racidir. Yahudiler Yesrib’teki kabileler arası savaş koşullarının “millet” kavramı ile çözülmesinden zarar göreceklerini baştan anlayamamıştır.

Bu anlamda yer-lilik Hz. Peygamber (asv)’in Yesrib’i “Medine=adalet yurdu=hukuk toplumu” haline getiren bir “şehir fıkhı”na bağlı olarak ortaya çıkmıştır. “Şehir fıkhı”, salt coğrafyaya, kavimlere, kültüre indirgeneneyecektir. Bir ahlâk toplumu ortaya çıkmadıkça şehir (ve coğrafya) varlık bulamayacaktır. Varlığı bir sabit mekâna değil “sürekli doğan/doğurulan nüfusun” gerçekleştirdiği adl toplumsallığına (şehre=medine toplumuna=adalet yurduna) yönelmektedir.

Bizim açımızdan “Yer-lilik” kavramlaştırması, insanın “halifetü’l arz” olarak yaradılışının neticesine bağlıdır. Bizim anlattığımız yerli’nin “Amerikan yerlisi”nden (native-otokton) farklı olmasını sağlayan bir hususiyet vardır.

Buna göre Müslüman toplumun hareket noktası, fertlerinin tümünün iman ettiği bir toplum olmaktan ziyade; fertlerinin hukuk düzeni içinde bulunduğu adil toplumun inşasıdır. “Yer-li”liğimizin temeli buradadır. Cennetten “düşen” Âdem’den istenen de, “yerleşmesi” ve yer-yüzünde “bozgunculuk ve kan dökücülük”le bir dünya mülkü elde etmesisi değildi. O, yerdekilerin razı olacağı adaleti tesis ederek “yer-lileşmeyi” gerçekleştirmek, “yer-li/halifetu’l arz” bir varlık olsun diye yaratılmıştı. Adalet arayışı, bir adalet yurdu inşa etmeli ve bu yurtta yaşayan topluluklara hukukî güvenceler vermelidir.

Buna göre “yer-li”, salt coğrafya- toprak- milliyet- tarih gibi kavramlarla açıklanabilir bir insan olmayacaktır. Bizi yer-li kılan, tek başına “toprak” olmadığı gibi, tek başına “inanç” ya da “milliyet” de değildir. “İnanıyorum” demekle yahut “millî” bir varoluşla toprakta yerleşmek “yer-lilik” oluşturmayacak, yerleşmeyi-yerlileşmeyi ise sağlayacaktır.

“Yer-li” ile “yerli” olmak arasındaki farkı ısrarla öne sürdüğümüz anlaşılmalıdır.

Yer-liliği gerçekleyen hakikat, inancımızın adaleti tesis ettiği topraklarda yaşayan tüm “millet”lerle ilişkisini öne çıkarmaktadır. Yer-lilik, Müslüman millet varlığımız ile diğer milletler arasındaki hukuka, helal lokmanın kaynağı olan üretimin- alım satımın zahir olduğu pazarın teşkiline, toplumsal değerlerimizin inşaına yönelmiştir.

Yer-lilik bireysel değil toplumsal ve “milletçi” bir tavır olarak dindarlıktır. Buna göre Müslüman birey olmak da yerliliği imkâna geçirmekte kifayetsiz kalmaktadır. Anadoluculuk “Küfr ile durur, zulm ile durmaz” (Koçi Bey, Nizâmülmülk, İbn Haldun, Kınalızâde) beyanıyla yer-li olmayı “adalet”in tesis edilmesi düşüncesine bağlamaktadır.

Anadolucular, Anadolu’nun Türkleşmesi meselesini İslâm’da buldular. Dinî milliyetten ayıran Turancılar ile din idealinin yanında ayrıca bir “milliyet” ideali tanımayan İslâmcıları reddeden Anadolucular tarihten gelen Türkmen soyunun Anadolu’da toprak-din-milliyet terkibini milliyetçiliğin esası gibi kavradılar.

İsmet Özel, Anadoluculuk düşüncesini yenilemiş ve önceki Anadoluculardan farklı olarak “Türk”ü “Türkmen soyunun Anadolu’daki Müslümanlık dâvası” şeklinde kavramaktan uzaklaşmıştır. İsmet Özel’e göre “Türk” artık Türkmen-Oğuz soyunun (milliyetin) Müslümanlarını değil, “kafirle çatışmayı göze alarak ve hattâ bu çatışmayı dâva bilerek Anadolu’ya gelen Müslümanlarını ifade eden bir soylar harmanı”nı ifade etmektedir. Son tahlilde bu iki Anadoluculuk yorumu da a) Anadolu toprağını, b) “Din, İslâmdır” inancını, c) Millet idealini, savunmakta ortak dil geliştirmiştir. İsmet Özel’in Anadoluculuğa bir merhale kattığı teslim edilmelidir.

Bununla beraber her iki “Türk” tasavvuru da Türkiye’ye vatandaşlık bağı ile bağlı fertlere karşı konumlanmış bir “din” ve “Türk” yorumu üretmekte, “milliyet” retoriği ile hareket ederek zaman zaman ötekileştirme söylemine düşmektedir.
1071’den Safeviliğin doğuşuna (1501)’e kadar Anadolu’da görülmeyen bu çatışmacı kimliğin üretimi Türkiye’nin mevcut sorunlarını çözmekte yetersiz kalmakta ve hatta sorunu derinleştirmektedir. Bu söylem en başta Aleviliği İslâm dışına itmek, Sünnîliği devletleştirmek, halkı ise Türkleştirmek kaygısıyla hareket etmektedir.

Selçuk-Osmanlı pratiğinde Anadolu’da yaşayan gayrımüslimlerin zecri Müslümanlaştırılması söz konusu olmadığı gibi, farklı meşrebî bağlılıklar geliştirmiş Müslüman toplulukların (etnisitelerin) de varlıklarına ket vurulmamıştır. Osmanlı’yı İstanbul’un fethine muvaffak eden saik de bu “farklılıklar koalisyonu” yani “Anadolu’daki ümmet” şuurudur. “Anadolu’daki ümmet”in bir iktisadî-içtimaî-adlî nizâm tesis ettiği ve bu nizâmla Anadolu dışındaki Müslümanların siyasi-içtimaî oluşumlarından farklı bir alan açtığı hatırlanmalıdır.

Anadolu’daki ümmetin içinde Müslüman meşrepler bulunduğu gibi gayrımüslimler de barınmaktadır. Çünkü “millet”i belirleyen dindir; milletleri siyasi birlik içinde birbirine karşı selim/silm kılan ümmettir. Bu model, Hz. Peygamber (asv)’in “medine inşası”ndan mülhemdir.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...