Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

YERLİLİK

0 92

tanil-bora

 

“Yerli ve milli.” Tanıl Bora’nın Birikim’in internet sitesinde yayınladığı yazıda “Anadolucu” ve “İslâmcı” mecraların bu kavramlarla kurduğu ilişkilerin kritiği yapılıyor. “Günümüz Anadoluculuğu” hakkında yapılan yorumda ismim zikredilmiştir.

Tanıl Bora’nın bu yazısında “Anadoluculuk-yerli-millî” bağlamı iki yerde vurgulanmaktadır. Bunları yazıma çekecek ve değerlendirmemi ondan sonra yapacağım:

“Yerlilik, Anadoluculuğun sevdiği bir sıfattı. Yapay olmayan, tabiî, organik bir milliyetçiliğin ifadesiydi. Anadolucular hem Türkçülüğün hem Kemalizmin kurgusal buldukları millî kimlik tariflerine karşı, her şeyden önce Müslümanlığını vurguladıkları halihazır reel millete sarılıyorlardı. Yerli, millî’nin sağlamasıdır bu söylemde. “Buralar”ın, mekânın, coğrafyanın mahremiyetine sarınmış, folklorik bir romantizmle yapılan bir sağlama.”

“Günümüzde Anadolucu fikri ihyâ etmeye çalışan Lütfi Bergen, “yabancılaşmamak için yerliyiz”, diyor. Bu zahidane tavır, bu arınma kaygısı, milliyetçi-muhafazakâr muhitte genellikle nefse dönük olmaktan çok dışa yönelik bir teyakkuz olarak tezahür eder; yabancı ve yabancılar tayin etmenin vesilesi olur. Yerlilik imtihanı, bir “Buralar bizim; onlar yabancı” seti çekmeye yarar. Yerlilik bahsindeki zevk, birilerinin yabancılığını ilan etmekte, o yabancılığın, o bizden-değil’liğin canını çıkarmadadır” (Bora, 06.01.2016).

***

Tanıl Bora’nın “Lütfi Bergen, ‘yabancılaşmamak için yerliyiz’, diyor” ifadesi “Kozmosta Yerlilik-Evlerimizi Kaybediyoruz” başlıklı kitabımın “Önsöz”ünün ilk cümlesine atıf yapıyor. Ancak bu atıf, “yerlilik” meselemizi anlamak-anlatmak için yeterli değildir. 

Türkmenlerin Anadolu’ya “hariçten” geldiği ve din-millet varlıklarını bu topraklarda kazandıkları hususu Anadolucuların temel iddiasıydı.

Bunun anlamı şudur: Bu ülkede yaşayan “Müslüman”lar etnik ya da dinî kimlikleri itibariyle “yabancı” olanı temsil ediyor. Diğer değişle de “Bu Ülke”de İslâm’a intisap ederek yaşayan Müslümanlar “yerli-native” değildir. Otokton halklardan olmayan (allokton) bir nüfus akımı olarak Oğuz-Müslüman orjinli boyların (Kayılar, Kınıklar, Afşarlar, Bayındırlar, Salurlar, Karkınlar, Bayatlar, Yazırlar, Çepniler) Anadolu’da yerleşmesi ve bu ülkede “millet” oluşturması basit ve atlanacak bir olgu değildir. İhtimal ki, Tanıl Bora “millî” ile “millet” terimlerinin ayrımına da dikkat kesilmemektedir.

Burada “iki katmanlı” bir “yerlilik” tasavvuru üzerinden okuma yapılmalıdır. Nitekim “Kozmosta Yerlilik-Evlerimizi Kaybediyoruz” kitabında vurgularımız buna işaret etmektedir.

1)     İnsan dünyaya yabancı olarak gelmiştir. Müslüman fertler (özellikle “birey” demiyorum) dünyanın yabancısıdır. Onların dünyaya “yer-leşmeleri” insan-tabiat-Allah ile ilişkilerinde “adaleti” tesis ettikleri nispette “muhafaza” edilir. Vahyin bildirdiklerine göre toplumlar, yeryüzünde bozgunculuk yaptıklarında Allah onları götürür ve yerine başkalarını getirir. Yine vahye göre insan yer-yüzüne düşmüş bir varlıktır. Onun ontolojik ve epistemolojik anlamda “yabancı” biri sayılmasından daha “tabii” bir yaklaşım bulunamaz;

2)     Müslümanlar, yaşadıkları coğrafyaya da yabancı (Allokton) olarak gelmiştir: A) Hz. Peygamber (asv) Medine’ye yabancıdır. B) Türkmenler Anadolu’ya “yabancı” olarak gelip yerleşmişlerdir. Türkmenler Anadolu’da yaşayan gayrımüslimlere iktisadî-içtimaî bir nizâm sunmaktaydı. Aşıkpaşaoğlu Tarihi’ne göre bu adalet, Anadolu’nun yerleşik toplumlarının Türkmenlerin safına geçmelerini sağlamıştı. C) Endülüs Emevîleri de İspanya’ya “yabancı”dırlar. D) Hz. Yusuf (as) Mısır’a yabancı (köle) olarak gelmiştir. O’nun iktisadî-içtimaî bir yapı kurduğunda hiç ihtilaf yoktur. E) Musa (as) kavmi de Mısır’da “yerli” değildi. Nitekim Musa (as), onları Mısır’dan çıkarmak için (exodus) gelmiş fakat Mısır idari sistemi köleleştirdiği bu kavmi bırakmak istememişti. F) Zülkarneyn, Yecüc-Mecüc çatışması arasında kalan topluma “yabancı”dır. Toplumunu dağın ardına çekerek “kapalı ekonomik” bir yapı inşa etmişti. G) Nihayet Âdem de yaşadığımız dünyaya “yabancı”dır.

Bu örneklerin hepsinde İslâm, içtimaî-iktisadî bir yapı (nizâm) kurmaktadır. Yeryüzünün ilk ailesini kuran Âdem (as), iktisadî-içtimaî-hukukî bir yapıyı inşa etmiştir. Habil ve Kabil anlaşamadıklarında meselelerini Âdem’e götürmüşler ve O da Allah’a bir kurban sunmaları hükmünü vermiştir. Hz. Âdem’i bu hadisede “Hakîm” değil “Hâkem” vasfıyla görmekteyiz. Eğer “Hakîm” sıfatıyla hareket etseydi, Kabil’in Habil’i öldürmesine fırsat verilmeyecekti.

Araplar da, Moğollar da, Anadolu’ya “yabancı” olarak gelmelerine rağmen bu topraklarda kalamamışlardır. Çünkü toprakta varolmak “adalet” tesisi ile sağlanır. Adalet, İslâm’ın içtimaî-iktisadî bir yapı kurduğu “toprak”da tesis edilir. Hz. Peygamber (asv), Mekke’deki Kâbe’yi inşa eden Hz. İbrahim-Hz. İsmail’in soyundan geldiği halde Mekke’den hicret etmek zorunda kalmıştır. Yani Mekke’deki “yerliliği” reddedilmiş ve hicret yurdu olan Yesrib-Medine’ye de “yabancı”, “sürgün” kimliğini taşımıştır. Medine’de varlık bulması “Hâkem”liğinin kabulüyle gerçekleşmiştir.

Yukarıdaki örneklerden hareketle “yer-li olmak” adalet tesis eden bir hukuk, bu adaleti kabul eden birtoplumsallık, adaletin tatbik edileceği bir toprak, toplumu yaşatacak bir iktisat varlığına ihtiyaç göstermektedir. Türkmenlerin Müslüman kimliği ile Anadolu’ya Moğol püskürtmeleri önünde gelip yer-leşmeleri de “yabancı”lığın hukuk-adalet-içtimaîlik-iktisat-toprak temelinde “yerlileşmesi”dir. Türkmenlerin bu topraklarda yerlilerce kabul görerek “yer-li”leşmeleri, Roma düzenine göre “adil” sayılmalarını sağlayan “hukuk ve barış” nizamı getirmeleriyle izah edilebilir.

Tanıl Bora’nın “Yerlilik imtihanı, bir “Buralar bizim; onlar yabancı” seti çekmeye yarar. Yerlilik bahsindeki zevk, birilerinin yabancılığını ilan etmekte, o yabancılığın, o bizden-değil’liğin canını çıkarmadadır” ifadesini “toprağa yerleşmeye” çalışan her ideoloji/inanç/irredantizm için de söylemek mümkün görünüyor. Bugün bütün devlet sistemleri, ideolojik hareketler, politik yapılanmalar da “o bizden-değil”liği ileri sürerek birilerinin yabancılığını ilan ediyor değil midir?

İdeolojiler kendilerine “toprak” icat ederler ve coğrafyayı “vatan/mülk/olimpos kenti-tanrı şehri/pazar yeri/koloni/egemenlik sahası/komünal yurt” haline getirirler. “Yerlilik icadı” toprağı çitlemekle başlar ve “diğer” toplulukları ötekileştirir/yabancılaştırır. Bir mülkiyet düzeni, işbölümü, bölüşüm sistemi kuran her içtimaî (etnik/dinî/ideolojik/antropolojik) yapı, toprakla ilişkisini “yerlileştirme”nin peşindedir. Kapitalizmin Ramazan’da “Davulcular davullarına, sıcacık pideler özleyenlerine, Karagöz kadim dostu Hacıvat’ına kavuşuyor, iftar sofraları hepimizi buluşturuyor” diyerek bütün buluşmaları da coca-cola ile buluşturması bir yerelleşme hattâ giderek “yerlileşme” arayışı değil midir?

Bu anlamda sosyalist düşünce ideolojik-geniş çevreli cemiyetinin varlığını bundan muaflaştırmayı başaramaz. Tanıl Bora, kendi ideolojisinin “dünyada varlık” buluşu bakımından sahip olduğu/olacağı toprağa yer-leşince “yabancı” icat etmeyecek midir? “Buralar benim” dediği anda “onlar yabancı” diyeceği bir seti (çiti) toprağının çeperine yerleştirecektir. Bu çiti koruyacak şekilde savunma geliştirecek ve kuvvet yetiremediğini idrak ettiği oranda da inzibat/kolluk tedbirleri almayı gerekli görecek, ordu teşkil edecektir. “Türk Kızıl Elma”sı ne kadar yabancı oluşturan bir yerlilik-toprak-millîlik icadı ise, “Kürt İrredantizmi” de, “İslâm Ümmetçiliği” de, “Komünist Enternasyonalizm” de o derece “yerlilik-toprak-toplumsal aidiyet-ülküdaşlık” icat ve inşası peşindedir.

Tanıl Bora’nın “Sol ve Yerlilik” yazısında (Birikim Dergisi, 111-112, 1998) sol için bir “yerlilik” kavramlaştırması görünmekte ise de bu kavramlaştırmada benzeşme/analoji kurduğu nesne/özne, anne/çocuk olarak verilmiştir. Eğer “yerlilik” konusunda Tanıl Bora’nın “yer-yurt duygusunu, bir “kazanım” olarak üstüne tünenecek bir müktesebat değil, bitmeyecek ve sürekli yeniden tecrübe edilip yeniden kurulacak bir ilişki olarak almakla açılacak bir imkân” gibi göreceksek ortada toprağı “ekinleştiren” (ekin:kültür) bir “halk varlığı” da kalmayacak değil midir? “Mümkün olan her yerle birey olarak empati kurulabilir, doğup büyüdüğü yeri terk edebilmek insanı insan yapan bir meleke” olabilir. Tanıl Bora’nın bu yaklaşımını “halk varlığı” için de yeniden üretebilmesi mümkün müdür? Topyekün halk olarak gitmek bir erdem midir?

“Tersine bir yerlicilik mümkündür: her bir yer, ülke/bölge/şehir uğruna yaratılan mitosları, ‘oralı’/yerli malzeme ve tecrübeyle ‘içerden’ çürütmek mümkündür. Velhâsıl mevcut bölgeci/hemşehrici kendine hayranlık potansiyellerinin her türlüsüne abanarak değil, demokratik, özgürlükçü, dayanışmacı bir yerel toplumsal hareket geleneğini yaratarak (veya yeniden yaratarak) var edilebilecek bir imkânın peşindeyiz (…) Buralarda, dışlanmaya, horlanmaya karşı biriken tepkiye, öfkeye hitap eden bir sol gelenek var ve bu sol geleneğin “yerlilik”le ilgili bir sıkıntısı olmadığı ortada. Hattâ, “yoz emperyalist-kapitalist kültür”e karşı “halkımızın kültürü ve değerleri”ne sahip çıktıklarında, adı konmamış bir “yerlicilik” yaptıkları söylenebilir. Gayet de sahici bir yerlilik ve yerlicilik konumudur; merkez-dışı kültürel geleneklere (esasen Kürt ve Alevî topluluklarının geleneklerine) yaslansa da (ki sağcılar bunu bir “marjinallik” yaftası sayarlar), “bu topraklarda”, “bu coğrafyanın” tarihinde sağlam kökleri olduğunu kimse inkâr edemez (…) Sol açısından anlamlı bir yerlilik hassasiyetini, belirli bir yere ait olmakla değil, belirli bir yerle -ama illâ ve mahsus özel bir yerle değil, mümkün olan her yerle- empatik ve eleştirel bir ilişki kurmakla tanımlayabiliriz sanıyorum. Oraya körleşmeden, doğallaştırarak kanıksamadan, orayı ‘herhangi bir yer’ değil ‘belirli bir yer’ olarak canlı bir ilgi ve merakla, farkındalıkla tasavvur etmeye ve yaşamaya dönük bir ilişki… Bir sosyal varlık olmakla bireysellik arasında gidimli-gelimli, geçirimli, zenginleştirici, güven verici, ferahlatıcı bir rabıta için de, böyle bir yerlilik/yurtluluk ilgisinin elverişliliği açıktır. Sağcı yerliciliği, milliyetçiliğin daha sıcak, yumuşak, renkli, yumuşak bir emir kipi diye basite indirgediysek; sol yerlilik hassasiyetini de, solun sosyal gerçekliği, hayat sahalarını dönüştürmeye, yeniden-kurmaya dönük ‘iştahının’ bir emir kipi olarak basitleştirebiliriz (…) Bir “ara yolculuk” değil ama farklı bir yerlilik hasassiyeti, bu müşkülâtı bir imkâna çevirebilir oysa: baştan beri savunduğum, yer-yurt duygusunu, bir “kazanım” olarak üstüne tünenecek bir müktesebat değil, bitmeyecek ve sürekli yeniden tecrübe edilip yeniden kurulacak bir ilişki olarak almakla açılacak bir imkâna… Bu dünyada yer-yurt edinmek, yerli (herhangi bir yerin yerlisi) olabilmek, kendini ‘evinde’ hissedebilmek, bu praksisi gitgide daha fazla gerektirmiyor mu zaten? (…) Bu anlamda yurt, nesnel bir veri değil, insanın bu tecrübeleriyle ilgili hissiyatının nesnesidir. Ama tabiî insanların bir yerle, yurtlarıyla, böyle canlı ve duygusal bir ilişkisinin olması, nesnel bir veridir. Tıpkı anneyle ilişki gibi… Fakat, gene tıpkı anneyle ilişki gibi, bıçak sırtıdır: sarıp sarmalayıcıdır, öyle olması lâzımdır, fakat aynı zamanda bir noktada kopulması, bağımsızlaşılması gereken bir ilişkidir. Bir (ya da birden çok) yeri-yurdu olmak da, insanı ‘yapan’ nesnel özelliklerinden biridir, bilinçdışı izlerinden ve etkilerinden kaçınılamayacak insanî bir hususiyettir; fakat aynı zamanda gidebilmek de, doğup büyüdüğü yeri terk edebilmek de insanı insan yapan bir melekedir. Hiçbir yere bağlı kalmamak ve büyük bir uyum yeteneği, “insan doğası” denen kudretin belki en hür yanıdır. İşte tam da bu yeteneğin serpilebilmesi, büyüme çağında uzunca bir sürenin ‘bir yerde kökleşmiş’ olarak geçmesini gerektirir; ve işte tam da bu yeteneğin serpilmesi, insanı o ‘kökleşmişlik’ten uzaklaştırır – illâ başka yere göçmese de, ‘memleketine’ bağlılığını korusa da, insan artık gidebilir olmuştur, ‘başka yerde’dir. ‘Büyümek’, anneyle/evle/yurtla, bunların ferahlık, rahatlık, güvenlik sağlayan yanlarıyla kısıtlayıcı, denetleyici, daraltıcı yanları arasındaki gerilimin üstesinden gelebilecek, bu iki-yanlılığı idare edebilecek bir ilişki kurabilmek, mesafeleri ayarlayabilmek demektir biraz da” (Tanıl Bora, Sol ve Yerlilik, Birikim Dergisi, 111-112, 1998).

Tanıl Bora’nın yazısından genişçe aktardığım bu parçadaki “yerlilik” fikri son kertede “bu topraklarda” yaşayan “bin yıllık” özneye “büyümesini” ve bu nesne/topraklardan “gidebilir olmasını” öneriyor gibidir. Eğer göçebe iseniz toprakta “yerleşmeden” bir hayat inşa etmek belki hayatın zorluğu, mücadele pratiği anlamında erdem gibi görünebilir.

Yer-yurt duygusu üstünde tünenecek bir müktesebat değil, ifadesinin yöntemleştiği üç imkân olabilir: 1. “Göçebe”hayat tarzının idealleştirilmesi “ilerici sosyalizm”le bağlar “muhafaza edildiği” müddetçe söz konusu edilemeyecektir. 2. “Mülteci” iseniz toprağı bırakıp gitmenin “erdemlilik büyümesi” olduğu söylenemeyecektir. 3. Bir üçüncü metod, Avrupa halklarının Amerika kıtasına “istila-göç” etmesine bakılarak ifade edilebilecektir. Ancak bu metodun Amerika kıtasında 100 milyon bizonun kürkü için katledilmesi, 60 milyon “native” insanın soykırıma uğratılması gibi bir kabul edilmez pratiği bulunmaktadır. Amerika kıtasındaki uygulamalarına bakılınca Avrupa, Hindistan’a nispeten merhametli davranmış gibidir. Çünkü Amerika kıtasında “uygarlaştıracağı” bir halk bulamamış, “native” olanı tarihten kaldırıp atmıştır.

Bu üç metoddan farklı olarak sadece Müslümanlar Medine’de “sözleşmeci bir hicret” modeli kurarak yer-liliği ahlâk-hukuk zihniyeti ile inşa ettiler.

Tanıl Bora’nın “Buradan başka yere gitme erdemi”nden bahsetmesinin açmazı “burası oraya ne kadar benziyor” algısına kapılmaktadır. Anadolu, başka yere benziyor mu? Akdeniz çevresinde toplanan üç kıta örneği başka bir coğrafyada bulunuyor mu?

Benzemezliği konuşuyoruz.

Eğer Weber’e bakarsak “Doğu’da kent bulunmamaktadır.” Turner’e bakarsak, Marks, Asya toplumlarının “progresif–kapitalist” Batı’lı imparatorlukların müdahalesine ve sömürgeciliğine tarihsel ilerleme zorunlukları olarak meşruiyet kazandırmaktadır (Bryan S. Turner, Marks ve Oryantalizmin Sonu, Kaynak Yayınları, 1984: 9-10). Demek ki “Anadolu, Batı’ya benzememektedir.” Peki, benzemeye çalışmak tarihin ilerici bir aşaması mıdır? “Bu dünyada yer-yurt edinmek, yerli (herhangi bir yerin yerlisi) olabilmek, kendini ‘evinde’ hissedebilmek, bu praksisi gitgide daha fazla gerektirmiyor mu zaten?” diyen Tanıl Bora, progresif bir tarih bilinci ile meseleyi sanırım böyle (olumlayarak) okumaktadır.

Fakat!

Kapitalizm tarih sahnesine çıktığından beri Aztek, Maya, Hind, Afrika, Çin uygarlıkları yok edilmiştir. Kapitalizmin bütün bu “yokedici” vasfına rağmen ‘ilerici antikapitalizm’in insanlık tarihinin dingin akışına radikal şekilde müdahale eden “küresel-endüstriyel-kültürel-tekelciliği”ne hayranlık beslediği tartışmasızdır. Kapitalizm, önce feodal Avrupa toplumlarının kentleştirilmesi, ardından Batı-dışı toplumların Batı-dışı tarımsal üretim biçimlerinin modernleştirilmesi ve bugün de bütün dünyanın kentleştirilmesi için uğraşıyor. İlerici-sosyalizmin bu sürece bir itirazı bulunmuyor. Bu sürece itiraz geliştirecek akımlara ise “romantik” sıfatını veren “ilerici ve progresif sosyalizmin” bütün dünya halklarını kente doğru göçmeye (yersiz yurtsuzlaşmaya: topraksızlığa) meşruiyet sağladığı ileri sürülebilecektir.

Tanıl Bora, Komünist Manifesto’da “Burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynadı. Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi. İnsanı doğal efendilerine bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı ve insan ile insan arasında, çıplak öz-çıkardan, katı “nakit ödeme”den başka hiç bir bağ bırakmadı” şeklinde dillendirilen yaklaşımı eleştirmedikçe sahih bir cevap da gelmeyecektir. Feodal toplumun yaşadığı topraktan endüstri kentinin fabrikasına (ya da post-endüstri kentinin pazar/kamusalına) çekilen nüfusun yaşamaya mecbur bırakıldığı asfalt/beton mekânsalın “vatan” sayılamayacağı ortadadır. Proleteryalaşmayı öne koyan bu ideolojinin köylü/esnaf/zanaatkârı fabrika (post-endüstriyel zamanda kent) “paryası” kılan bir ideolojinin “yerlilik” idealleştirmesi ile hareket edemeyeceği anlaşılır bir durumdur.

Ancak, “dindar/milliyetçi” kesimlerin 1994’ten beri uyguladığı belediyeciliğin zaten sağ-sol demeden Anadolu’daki toplulukları “başka yere gidebilir” kıldığı da Tanıl Bora tarafından görülmelidir.

Batı’nın kent-otoyol-ceza-hastane-okul-ordu sistemlerini ithal eden bir “millî-yerlî” söylemin “muhafazakâr”lık iddiası ne derece doğrudur? Bu soruya “sağcı-dindar” kesimlerin vereceği cevabın sadre şifa olmayacağı ortadadır.

Tanıl Bora, “sol”un aradığı praksist özün aslında “progresif –kapitalist” sağda (İslamcı-milliyetçi muhafazakâr ideolojilerde) mündemiç bulunduğunu görmelidir.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...