Haberler, Köşe Yazısı, Sinema, Yazılar

İSLAMİ FİMLER FURYASININ KISA BİR ANALİZİ

0 496

0

 

Bu yazıda, Türkiye’de bir döneme damgasını vuran İslami filmleri ve bu filmleri ortaya çıkaran düşünsel yapıyı analiz edeceğiz. Bu analizi yaparken amacımız Türkiye’de çekilmiş İslami filmleri tek tek ele almak değildir. Bu hem geniş ve kapsamlı bir iştir hem de analizimiz açısından gereksizdir. Çünkü bizim yapmaya çalışacağımız şey, yapısalcı analize benzer bir biçimde bu filmlerde değişmeyen şeyi, yani ortak arka planı tespit etmektir. Bu nedenle İslami film furyaları çeşitli dönemlere ayrılabilirse de biz bunları eş-zamanlı olarak inceleyeceğiz. İslami filmlerin tek tek detaylı analizlerini, o dönem haklarında yazılan yazıları merak eden okurlara Salih Diriklik’in ”Fleşbek” isimli kitabını tavsiye ederiz. 

Belirttiğimiz üzere, İslami filmlerdeki değişmeyen zihinsel arka planı ortaya çıkarmak için eş zamanlı bir okuma yapacağız. Türkiye’deki İslami filmleri en genel manada, tematik olarak ikiye ayırabiliriz.

Birincisi, geçmişte yaşamış örnek şahsiyetlerin hayatlarını anlatan, isimleri nedeniyle literatüre ”hazretili filmler” kuşağı olarak geçen filmlerdir. İkincisi, filmde ana ya da yan karakterlerin hidayete ermesini konu alan ”ihtida” filmleridir.

Kuşkusuz filmlerde bazen bu iki tema birbiri içerisine geçmiş olabilir. Ancak en genel tematik ayrım bu şekildedir. Çünkü bu filmlerde, ayrım sadece tematik olmakla kalmaz aynı zamanda yapısal farklılıklar da içerir. Örneğin, hazretili filmlerde senaristin kurgusal müdahalesi asgari düzeydedir ancak ihtida filmleri tam anlamıyla kurgusal bir yapıdadır. Bu ayrımdan sonra zihinsel arka planı tespit edebilmek adına şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu iki tip film içinde değişmeyen, değişmeden kalan ideolojik bir arka plan var mıdır? İslami filmler furyasına dikkatli ve özenli bir bakış bu soruyu olumlu cevaplamamıza yardımcı olabilir.

İdeolojik arka planı incelediğimiz zaman; geçmişte yaşayan örnek şahsiyetlerin anlatıldığı hazretili filmlerde, izleyiciye -ister bilinçli, isterse bilinçaltı şeklinde olsun- verilmek istenen mesaj ideal olanın geçmişte olduğu yönündedir. Bu filmler birçok zaman günümüzden bir anlatıcı vasıtası ile başlarlar. ”Yıldırım Han ve Emir Sultan Hazretleri” filminde hikâye, yaşlı ve bilge bir amca tarafından bir kamyon şoförüne anlatılır, ”Hüdai Yolu-Aziz Mahmud Hüdai” filminde ise hikâye, yolcusunu kayıkla karşıya geçiren yaşlı ve bilge bir amca tarafından anlatılır. Özetle bu filmlerde, izleyiciye bugünden hareketle, çok kıymetli bir geçmişin anlatıldığı ısrarla vurgulanır. Bu ideolojik gerekçeyle Hazretili filmlerin yönetmenleri, bu kutsal geçmişi anlatırken, geçmişe dair, izleyicinin filme katılımını artıracak herhangi bir kurgu unsuruna yer vermez. Zira geçmiş zaten idealdir. Ona eklenecek herhangi bir kurgusal yapı, ancak senaristin süfli duygularıyla geçmişi kirletmek olabilir. Hazretili filmlerin yönetmenleri, bu düşünceye o kadar bağlı kalmışlardır ki; filmler, filmden çok görüntülü menakıpnameler biçimindedir.

İkinci tip filmler olarak belirlediğimiz, ”ihtida filmleri”; İslam’dan uzak karakterlerin-genellikle ana karakterler- hidayete erme, doğru yola girme öykülerini anlatır. Bu filmleri daha detaylı olarak analiz ettiğimiz zaman ”hidayete erme” meselesinin aslında sadece itikadi bir tercihle sınırlanmadığını kolaylıkla görebiliriz. Bu filmlerde hidayete erme, aynı zamanda batı medeniyetinin karşıtı anlamında doğulu olma, batılı değerlere sırt çevirme, geçmişe saygı durma anlamlarına da gelir. Yani aslında bu ihtida filmleri oldukça yoğun bir ideolojik mesaj taşır. Hatta bu filmleri izleyen bir insan için ilk başta garip gelebilir. İhtida hikâyesi anlatan bir filmin bu ölçüde yoğun bir ideolojik muhtevaya sahip olması anlamsız bulunabilir. Örneğin Salih Diriklik’in ”Danimarkalı Gelin” filminde, ihtida eden batılı gelin kızımız sadece Müslüman olmamış aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla Doğulu olmuştur. Kendisi batılı olduğu için, batıya özenen Türk kızlarını gördükçe onlara acır. Yine Mesut Uçakan’ın ”Yalnız Değilsiniz” filminde ana kahramanımız Serpil’in hidayete erişi salt bir itikadi aydınlanma değildir. Serpil aynı zamanda, her nedense, modern tıbba ve hekimlerine karşılık bitkisel tedavinin ve aktarların önemini de kavramıştır. Serpil’in hidayete erişi bu farkındalığı da içerir. Kuşkusuz film film bu örnekleri çoğaltmak mümkün ancak biz ana amacımızdan sapmamak adına bu kadarıyla yetineceğiz.

Baştaki sorumuzun cevabına geri dönersek. Evet, Bu iki tip film içinde değişmeyen, değişmeden kalan ideolojik bir arka plan vardır. Bu da gördüğümüz üzere, ideal olanın geçmişte, geçmişin değerlerinde olduğunu savunan ideolojik arka plandır. Bu aslında İslamcı yönetmenlerle sınırlı olmayan düşünsel bir problematiğin dışavurumudur. Bu problem modern hayat biçimiyle İslam arasındaki uyumsuzluk problemidir. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Müslüman düşünce dünyasının ana problemi bu olmuştur. Bugün bile neredeyse üretilen bütün İslami düşünceyi bu soru kapsamına almak mümkündür. Ali Şeriatiler ve Seyyid Kutuplar çizgisi, modern hayatla İslam uyumsuzdur çünkü batının dikte ettiği modern hayat biçimi cahiliyyedir diyerek bu soruna karşı yelpazenin bir ucunda yer almışlar. İslamcılar tarafından ”modernist” olarak nitelenen Seyyid Ahmed Han gibi âlimlerde modern hayat ile İslam tamamen birbiriyle uyumludur tarzında bir yaklaşımla yelpazenin öbür ucunda yer almışlardır. İslamcı düşünce serüvenini incelerseniz sadece bu yelpazenin iki ucu arasında gel-gitler görürsünüz.

Tekrar ana konumuza dönersek, şu soru gündeme gelecektir. Peki, neden İslamcı Türk yönetmenler bu probleme Ali Şeriati ve Seyyid Kutup tarzı bir yaklaşım benimsemişlerdir de Hint Alt kıtası âlimleri gibi ”modernist” çerçevede bir yorum benimsememişlerdir. Aslında Hint alt kıtasından esen fikri rüzgârlar Osmanlının son döneminde daha etkili olmuş, modern hayat biçimi; ahlaksızlığı haricinde kurumlarıyla İslamla uyumludur şeklinde bir görüş benimsenmiştir. Peki, daha sonra ne olmuştur ki sinemacısına varıncaya kadar herkes yönünü aksi istikamete çevirmiştir?

Bunun en önemli sebebi, Osmanlıdan sonra kurulan yeni, laik devlettir. İslam dünyasında kurulan laik devletler; kimi zaman bilinçli bir biçimde, kimi zamanda batı kurum ve değerlerini benimsenin doğal bir sonucu olarak mütedeyyin ve muhafazakâr kesimi yaşamın dışına itmişlerdir. Bu tutum mütedeyyin kesimde ister istemez, devrimci düşüncelerin yeşermesine sebep olmuştur. Kendileri de aynı laik seküler devletlerin ürünü olan Seyyid Kutup ve Ali Şeriati tarzı devrimci düşünce Türkiye Müslümanlarına daha cazip gelmiştir. Onlar da batıdan çıkan modern değerleri cahiliyye olarak benimsemişlerdir. Bu nedenle İslamcı sinemacılar, ihtida etmenin içerisine modern tıbba karşı aktarlara yönelmeyi de ekleyebilmişlerdir.

Bu filmleri finanse etmeleriyle meşhur olan İslamcı Holdingler de dışarıya itilen, modern hayattaki ekonomik üretim biçimine sermaye sunan faizci bankalarına yanaşamayan, bu nedenle çözümü sermaye birleştirmekte bulan yapılardır. İslami holdinglerin bu filmlerin finansmanına ön ayak olmasının başlıca sebebi de budur. Müslümanların durumun vehametini ”görmelerini sağlamak”tır.

Dikkat edilirse filmlerin yapım amacının ”görmelerini sağlamak” olduğunu belirttik. İslami holdingler tarafından finanse edilsin ya da edilmesin, filmlerin esas amacı ”görmeyi sağlamak, teşhir etmek, ya da daha doğru bir ifadeyle farkındalık yaratmaktır”. Bu filmlerin estetik değerinin son derece düşük olmasının ve içlerinden klasik olarak adlandırabileceğimiz bir eser çıkmamasının sebebi de budur. Kuşkusuz ”farkındalık yaratmak” için üretilen ama son derece yüksek estetik değere sahip filmler yapılabilir, ancak İslamcı yönetmenlerin farkındalık yaratmaktaki amaçları adı konmamış bir devrimi haklı çıkarma çabasıdır.

Başta da belirttiğimiz gibi bizim bu analizdeki amacımız düşünce yapısını ortaya çıkarmaktı. Bu filmlerdeki anlatım biçimini, estetik algısını ise başka bir yazının konusu olmak üzere erteliyoruz. Haksızlık etmemek adına, bu furyada yer alan, İsmail Güneş’in ”Beşinci Boyut-Kapıcı Musa” filmi gibi aykırı örnekleri de zikretmek gerekir. Gerek muhteva gerekse estetik değeri açısından bu gibi farklı ve iyi işlerde çıkarılmıştır.

İslami sinemanın son dönemde geçirmiş olduğu, hem içerik hem estetik dönüşümünden bahsetmediğimiz dikkatli bir okurun gözünden kaçmayacaktır. Ancak İslamcı sinemanın son döneminde yaşanan bu dönüşümü ayrıca incelemeye değer düşünsel bir arka plana sahiptir. Küreselleşmeyle birlikte devletsiz de kendimizi dünya sahnesine atıp bir şeyler söyleyebilir düşüncesinin bir ürünü olan; Tarkovski, Rüya sineması, Bergson gibi irfani takıntıları olan bu son dönem İslami sinema anlayışı ise yenilginin başka türlü kabulünden ibarettir. Ancak daha detaylı bir analiz için bu konuyu daha sonraki yazılarımıza erteliyoruz.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...