Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı

DİL VE KİMLİK

0 34

18586321-3d-astratto-architettura-concept-binary-lingua

 

Dil, insanlar arasında iletişimi sağlayan semboller sistemi olarak kimliğinin en önemli ve vazgeçilmez değeridir. İnsanlar kendilerini dilleriyle ifade ederler. Kültürel, tarihsel ve dini değerler kuşaktan kuşağa büyük ölçüde dille aktarılır. Dil, bir insanın kendini ifade etmesinin aracıdır.

                Ulus devletler kendilerini bir etnisitenin kullandığı dile dayandırırlar. Batı sosyolojisini Durkheim üzerinden Türkiye’ye aktaran Ziya Gökalp ulus olmanın koşullarından biri de dil birliği olarak belirlemiştir.

                Türkiye gibi çok dinli ve çok dilli bir imparatorluğun mirası üzerine kurulan ülkelerde ulus devlet modeli, daha sonra ortaya çıkacak sorunlara da kaynaklık etmiştir. Kuşkusuz ulus devletlerin ana ideolojisi milliyetçiliktir. Türkiye’de milliyetçilik Türk ve Türkçe üzerinden yürütülmüştür.

                Osmanlı imparatorluğunun ilim dili Arapça, edebiyat dili ise büyük ölçüde Farsçanın etkisi altındadır.  Arapça-Farsça ve Türkçenin bu paralel kullanımı diller arasındaki geçişlerin fazlalığı ile sonuçlanmıştır. Bu geçişler ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşuna kadar bir sorun oluşturmamıştır. Osmanlı devleti içinde önce azınlıklardan başlayan milliyetçilik hareketleri en son Türkleri de etkilemeye başlamıştır. İşte Türkçenin Arapça ve Farsça sözcüklerden arındırılma çabaları bu dönemde başlar ve hiç kuşkusuz amaç sadece Türkçeyi Arapça ve Farsça sözcüklerden arındırmak değil, aynı zamanda bir zihniyet dünyasından da farklılaşmayı amaç edinmiştir.

                Türkiye’de arı dil veya dilin sadeleştirilmesi çalışmaları yapanların büyük çoğunluğunun Kemalist, ulusalcı ve milliyetçi olmaları tesadüf mü? Yaksa hedeflenen monolitik toplumun bir aracı olarak bilinçli bir tercih mi? Kuşkusuz bu bilinçli bir tercihti. Her yeni devrim kendine özgü, ideolojisini taşıyacak bir dile ihtiyaç vardı. Türkçe yeni devletin dili olarak kabul edilmişti, ama zorluk sona ermemişti. Türkçenin içinde Arapça ve Farşça’dan gelen çok sayıda kelime bulunmaktadır. Dil ve zihniyet arasında sıkı bir ilişki vardır. Bu yüzden dili özellikle din dili olarak adlandırılan Arapçanın egemenliğinden kurtarmak gerekir.

               Bir dil dışarıdan gelen kelimeleri bünyesine almakta ne kadar esnek ise o ölçüde çoğulcu yaşamaya elverişlidir. Osmanlıca çoğulculuğun dil alanındaki en güzel göstergelerinden biridir. Bütün faşist ideolojiler dili arındırma hedefine dönüktür.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren uygulamaya konan Öz Türkçecilik arayışı, dili arındırmada hedeflenen çizgiye ulaşamadığı gibi, devletin diliyle halkın dilini birbirinden ayıran bir sonuç üretmişti.

                Uygulanan dilde arındırma projesinin bir diğer sonucu da Türkçe dışındaki etnik dillerin yasaklanması oldu. Kuşkusuz bundan en çok etkilenen Türkiye’de Türkler dışındaki en büyük etnik grup olan Kürtlerdi. Aslında Kürtçenin inkârı Kürtlerin inkârı demekti ve bu uzun yıllar boyu devam etmiştir.

             Ana dil üzerinde eğitim hakkı talebi politik değil, insan hakları zemininde tartışılmalıdır. Bu talep son derece insani ve ahlakidir. Bir dili yasaklamak, onu eğitim dili olmasını önlemek dini, vicdani ve ahlaki temelde asla meşrulaştırılamaz. “Farklı dillere gösterilen aşırı tepki, normal dışı bir tutumdur ve aşırı milliyetçiliğe zemin hazırlar.” ” İnsanın dille ilişkisi geleceğini, kaderini belirleyen bir ilişkidir. Dolayısıyla bu imkân hiçbir topluluğun elinden alınamaz. 20 Yaşındaki bin gencin karın ağrısını anlamak istiyorsak önce öğretmenine tuvalet ihtiyacını bile ifade edebilecek iki kelimelik Türkçe cümle kuramayan çocukların karın ağrısını anlamak zorundayız. Babasının, ağabeyinin önünde çırılçıplak soyunan o Kürt kızının iffetine sahip çıkacak Müslüman ahlakına sahip olmadığımız için henüz ömrünün başında genç bir teğmeni, karanlık bağlarda ölüme terk etmenin ne demek olduğunu anlayamıyoruz. Tıpkı o Kürt çocuğunu anlamadığımız gibi. Kabul edelim ki yalnızca işimize yarayan kelimelerin mahkûmuyuz. Hakikat dediğin, yalnızca bize bakan tarafıyla hakikat oluyor.”(Yusuf Akçay, Adem’in Öğrenmediği Kelimeler, Okur yayınları)

            Kuşkusuz Kürtçenin öğrenilmesinin önüne konulabilecek hiçbir engel meşru kabul edilemez. Bir dili yasaklama o dili kullananlar üzerine yapılabilecek en büyük baskıdır. Devlet bir dil üzerinden kendini ifade ettiği gibi, devlet içinde yer alan cemaat, grup ve örgütler de kendilerini dil üzerinden ifade etmektedir.

            Devletin demokratikleştirilmesi mülkiyetçi dil anlayışını çözeceği gibi, alt düzeyde kullanılan mülkiyetçi dilleri de parçalayacaktır. Aslıda dil yasağı sorunu daha alt seviyede başka sorunlara da yol açmaktadır. Her cemaat, örgüt ve dini anlayış kendine özgü bir söylem(dil) üretmektedir. Bu durum dil içinde başka alt söylemler üretmekte ve bu söylem üzerinden kitleler üzerinde hâkimiyet kurulmaktadır. Türkiye’deki resmi din anlayışı ile Cemaat ve tarikatların din algısını ayakta tutan mülkiyetçi dini söylemin çözülmeye başlaması, bu yapıların geleceğini tehdit eden en önemli gelişmedir. Demokrasi ve çoğulculuk bu mülkiyetçi yapıyı çözecek en önemli araçlardır. Bu yüzden farklı cemaat ve tarikatlar din dilinin çoğulculaşmasını kendileri için bir tehdit olarak görmektedir.

             Benim Türkçe ve diğer dillerle ilgili bir sorunum yok. Bir kelime Türkçede yer bulup insanların kullanmasıyla yerleşmişse o kelimeyi dışlamamak gerekir. Türkçe kullanma fetişizmi denebilecek bir kaygım yok. Türkçede kullanılan her kelime nereden gelirse gelsin Türkçedir. Ayrıca dil kültürü oluşturmaz, kültür dili oluşturur. Dil bir odadan diğer odaya geçen ayna gibidir. Odadaki eşyaları değiştiremez.

           Kürt ve Türk milliyetçileri birbirlerinin dil ve kültürel değerlerini aşağılayarak kendilerini yüceltemezler. Çünkü bu toplumların dayandığı değerlerin ve dillerinin ortak yönleri farklı yönlerinden çok daha fazladır. Ötekini kabul etmek onu dili, kültürü ve inancıyla kabul etmektir. Ötekini kendine benzetmeye çalışmak artık demokratik değerlerin kabul etmediği bir gerçekliktir.

             Bir etnik grubun kullandığı dili yasaklamanın hiçbir meşru gerekçesi yoktur. Yapılacak olan her dilin özgürce kullanılacağı bir ortam yaratmaktır. Dili yasaklamak o dili kullanan insanların en değerli kültürel öğesini tanımamak ve aslında o insanları yok saymaktır.

            Başkalarının dilini yasaklanması ve eğitim dili olarak kullanılmamasını düşünen zihin kendi dilinin yasaklanmasını onaylayabilir mi? Kuşkusuz bu anlayışı reddecektir. Başkasının dilini çeşitli gerekçeler göstererek engellemeye çalışmanın hiçbir dini, insani ve ahlaki gerekçesi yoktur.

           Türkiye genellikle etnik talepleri tehdit olarak görmektedir. Oysa yapılacak olan etnik talepleri tehdit olarak görmek yerine talepleri karşılayacak düzenlemeler yapmaktır. Etnik talepleri karşılamak, bunları yasaklamaktan doğacak tehdidi ortadan kaldıracaktır.

 

                                        


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...