Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

NURETTİN TOPÇU’NUN KÜLTÜR ve MEDENİYET PROBLEMİ 2

0 97

indir

Nurettin Topçu’nun “Kültür ve Medeniyet” kitabının kavramsal arkaplanına bu başlıktaki önceki yazıda temas etmiştik. Bu yazımızda kitabın 1. bölümünde yer alan makaleleri kısaca peyderpey değerlendireceğiz. 

Öncelikle söylenmesi gereken husus şudur: Kültür ve Medeniyet” kitabının konu ve yazıları Nurettin Topçu’nun diğer kitaplarına yayılmış tüm düşüncelerini içeren bir mecmuayı oluşturmaktadır. Bu kitapta Topçu’nun “İsyân Ahlâkı” tezinden “Rönesans ve Reform” düşüncesine, “Maarif Dâvası”ndan “Sosyalizm” tasavvuruna, “İlim-Garb’ın Bilimi” yaklaşımından “Devlet” zihniyetine doğrulmuş tüm görüşleri icmal edilmiş ve ipuçları verilmiştir. Bu yazı dizisinde “Birinci Bölüm”ü oluşturan “Önsöz” dahil 24 adet yazı ile “İkinci Bölüm”e ait 14 yazı ele alınacaktır.

Giriş: Kitabın “Giriş” yazısı Türkiye’nin son 100-150 yıllık baş ağrısının “medeniyet” meselesi olduğu tespiti yapmaktadır. Bu doğru bir tespittir. Topçu’ya göre Türk milletinin medenî varlığa sahip olmadığını ileri sürenler önce Batılılar idi. Tanzimatla başlayan Batı ile münasebetler sonrasında aydınların gözü kamaştı ve “Avrupa’ya benzemek için ne yapmalı?”, “Garplılaşma nasıl olmalı?” sorularını sordular. Bu zümre nesilleri aşağılık kompleksine uğratarak Batı taklitçiliğine sürükledi. Böyle içten yıkılış karşısında muhafazakâr zümre, Batı taklitçiliğini protesto ederken sade taassubunu kullandı. Onlar için mesele Batı’ya benzememek dâvasıdır, Millî varlığımız hakkında bir fikirleri yoktu. Batının şekillerini, gümrükten mal çıkarır gibi memleketimize sokanlarla sakal-sarıkta keramet bulanlar kıyasıya birbirleriyle çatışırlar. Her iki tarafın gafil olduğu şey, kendi millî kültürümüzü yoğurmanın lüzumlu oluşudur. Topçu bu metinde “milliyetçileri” de eleştirir. “Avrupa’dan sonra bugün Amerika’nın barbar teknik gücü de üstümüze bir leş gibi yığılırken, hâlâ içimizde Garplılaşmanın sırrını ve sanatını arayanlara milliyetçi adı verilmektedir” der. Topçu’ya göre bu dâvaya gönül vereceklerde çürümemiş bir ırk mayası, kuvvetle yaşanmış bir millet kültürü ve bunların bayrağını çekmeye yeterli ümit ve cesaret gerekir. Bu gerçekleşebilseydi, Anadolu’nun Müslüman Türk kültürü de Batı’nın makine medeniyetini, daha büyük bir ilâhî ruh hamlesiyle çok aşağılarda bırakabilirdi, der. O’na göre dünyamız, yeni kültürlerin yaratacağı ruh içinde gelişerek insanlığı tabiatın bağrına basacak ve insanı makinenin esirliğinden kurtarıp, kendi kendisinin ve ruhu kâinatın hâkimi yapıcı yeni bir medeniyetin doğuşunu bekliyor. Bize düşen, Anadolu çocuğunu, içine yuvarlandığı Batı hayranlığından kurtarıp beklenen medeniyeti doğuracak Anadolu’nun güneşine teslim etmektir.

Kültür ve Teknik: Nurettin Topçu’nun “Kültür ve Medeniyet” kitabının en önemli yazılarından birisi ve belki birincisi “Kültür ve Teknik”’tir. Topçu, bu makalede “teknik” ve “kültür” kavramlarını nasıl anladığını açıkladığı gibi tekniğin gelişmesinin sebebi hakkında da kanaatini belirtir.

Bu yazısının hemen başında sömürgecilik perpektifinde tekniği ele alır: “Tekniğin gelişmesi, Avrupa’da hammaddelerin bolluğu sayesinde kabil olmuştur. Geçen asrın başından beri Avrupa’da pek bol olan hammaddeler, Asya ve Afrika’nın zengin topraklarından getirilmiştir. Avrupalı sömürgeciler, Asya ve Afrika’nın bütün servetini yağma edercesine Avrupa’ya taşıdılar ve kendi kıtalarında kurdukları muazzam fabrikalarda bunları işlettiler. Sonsuz bir teknik yaratıcılığı Avrupa’ya yayıldı. Tekniğin gücü, sanki dünyayı makineleştirmektir” (Topçu, (KM), 1998: 15). Topçu’nun “teknik” meselesini “sömürgeci perspektif”ten okuması kendi zamanının “muhafazakâr” çevrelerinin tekniğe bakışına nazaran büyük bir ayrılık sayılmalıdır. Batı’nın tekniğini alalım diyen muhafazakârları hatırlarsak Topçu’nun tekniği sömürgecilikle izah etmesi kapitalizm eleştirisi, Doğu savunusudur.

Topçu bu yazısında kültür tarifini de verir. O’na göre “kültür, onu yaratmış olan milletin malıdır.” Bir diğer tarifi de şudur: “Bir milletin kültürü, onun bütün fertlerinin sahip olduğu, hadiseleri karşılayan duyuş şekilleriyle, bütün tarihi içinde meydana getirdiği değer hükümleridir.” Bu değer hükümleri, ilim, felsefe, sanat ve dintarafından yaşatılmaktadır.

Topçu’nun yazıları tasnifsizdir. Bu nedenle metinlerindeki cümle akışlarını tasnif ederek okuma zarureti bulunmaktadır. Yukarıda kültürün dört değer hükmü tarafından yaşatıldığını tek cümlede vermiştir: ilim, felsefe, sanat ve din.

Topçu bu kültür tarifiyle değer hükümlerinin millî olanı araması gerekliliğini işaret etmektedir.

Nitekim ilmin millî oluşu hakkında Leon Bronschvig’in şu sözünü nakleder: “İlim aynı ilim, lâkin insanlık aynı insanlık değil.” Bu sözü nakletmekle ilim metodları arasındaki farkı da izah etmek istemiştir. Bununla “ilmin milli oluşu, onu yaşayan cemiyetin karakterini taşımasındandır” diyecektir. “Filhakika, ilmin metodları ve ortaya koyduğu ilim zihniyeti her yerde başkadır. İlim, âlimin yaptığı araştırmaların neticesinden ibaret değildir (…) Varılan neticeler aynı olsa bile, ulaştıran yollar başkadır (…) İlim zihniyetindeki başkalık, milletlerin ilim dehâsındaki hususiyetlerini yaratmıştır. İlim araştırmalarında Almanlar akılcı, İngilizler tecrübeci, Fransızlar tenkitçi zihniyeti hâkim kıldılar (…) Yaşattıkları zihniyet farklarına rağmen, bu milletin hepsi ilme hizmet ediyorlar” (Topçu, (KM), 1998: 16).

Topçu, felsefeyi de kültürün değer hükümleri içinde görür. O’na göre felsefe, insanın kainat görüşüdür. Her cemiyet insanının kainatı görüşünde başkalıklar vardır. Yine O’na göre felsefe, millette irade halinde doğar ve onun tarihine istikamet verir. Onun yaşamak iradesine, esaslı cevher halinde nüfuz eder. Sanatkâr ve hayat adamı, diplomat ve asker, dindar ve ahlâkçı, hep filozofun kalbinde birleşirler. Felsefesi olan milletin kalbi de vardır. İmanı olan bir cemaatin felsefesi mutlakâ vardır (Topçu, (KM), 1998: 16-17).

Güzel sanatın kültürün bir kolu olduğunu söyleyen Topçu, “Onlar da millidir” der. “Sanat, sanatkâr tarafından hür olarak arandığı için, yine sanat içindir, kendisinden başka hiçbir gaye gütmemektedir” fikrine bağlanır. “Lâkin aynı sanat, onu yapan milletin şahsiyet sahibi ferdinin eseri olduğundan, o ferdi bulunduğu âlem içerisinde çeviren determinizm sebebi ile millî karakterini ister istemez taşır. Biz sanat yapıyoruz, o kendiliğinden millî oluyor. Çünkü millet insaniyetin içsel tercümesidir (…) Paskal’la Âkif’in duaları elbette başka başka olacaktı” (Topçu, (KM), 1998: 17) der. Topçu’nun hem “sanat sanat içindir” ve hem de “sanat yapıyoruz, o kendiliğinden millî oluyor” fikri tartışmalıdır. Paskal ile Âkif’in dualarının farklı olması millîyetle ilgili değil dinle ilgilidir. Yine mimarî ile ilgili kıyaslaması da eleştirilmelidir: “Mimari, insan vücudunun hareketlerinden, dansın binbir kımıldanışından zaptedilmiş bir jest, bi mâna değil midir? (…) Gotik mimarisi, yalnız ibadetten çıkan ellerle değil, âlemden kurtulmak isteyen başla ve tevbe eden gözlerle göklere çevrilmiş olduğu halde, Müslüman Türk’ün ilâhî Selçuk mimarisi, bütün varlıkla secdeye kapanıştır” (Topçu, (KM), 1998: 17) demiştir.

Topçu’nun Gotik mimari ile ilgili beyanları haklılık taşımaz. Çünkü Gotik mimarî sanat feodalite içinde yükselen ve egemenleşen Kilise’nin sınıfsal yapısının taşlaşmasıdır. Romanesk dönemden sonra gelen “İmparator-Kilise”nin sınıfsal konumunu yansıtır. Bu aynı zamanda kentlerin ve soylular sınıfının doğması ile de paralelleşen bir mimariyi işaret eder. Gotik Katedral, kainatı-evrenin düzenini temsil eder. Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ardından gelen Hıristiyan Ortaçağ’ın kilise iktidarının Hıristiyanlığı toplumsallaştırmak davasını görünür kılar. İkinci olarak bu mimari Roma’dan sonraki dinsel-politik iktidarın görünülürlüğü için işlevselleşmiştir. Katedraller bir nevî abidevî-kulevârî yükseklikleriyle heykelleşmiştir. Kilise (Tanrı’nın bedeni) karşısında yalnızlaşmış ferdi ezmeye, hayrete düşürmeye, ayrıntıları ile hayranlık uyandırmaya yönelmiş bir mimaridir. Son olarak bu mimarî Tanrı’ya varmanın matematikselliğini de ortaya koymaktadır. Gotik sanat bir teslis matematiği ya da mantığıdır. Katedraller de bu üçleme matematiğini (1+1+1=1) tecessüm ettirecek şekilde mimarileşir ve sivrilerek göğe yükselir. Böylece Tanrı’ya inanaç rasyonalleştirilir.

Diğer taraftan Selçuklu mimarisinin “dini toplumsallaştırmak, dini iktidarın görünülürlüğünü sağlamak, Tanrı’ya varmanın matematikselleştirilmesi” gibi yönelişleri bulunmamaktadır. Bu mimarinin  maddî ve aklî alanlar arasında bir ‘ara bölge’ yani ‘berzah’ temsiliyeti’ olduğu yolunda çalışmalar yapılmıştır (bkz: Ali Uzay Peker).

Nurettin Topçu’nun dini “milli kültürün esaslı bir kısmıdır” (Topçu, (KM), 1998: 17) şeklindeki değerlendirmesini Gökalpçi yaklaşıma göre önemli bir ayrışma olarak görmekte isek de bu yaklaşımın sahihliğini kabul etmek mümkün değildir. Din, kültürün üreticisi olarak kabul edilmelidir, yoksa din millî kültürün aksamı değildir. Gerçekte Nurettin Topçu, millet kelimesini de yukarıda değindiğimiz “Giriş” yazısından da anlaşılacağı üzere “çürümemiş bir ırk mayası, kuvvetle yaşanmış bir millet kültürü” şeklindeki vasıflamaya bağlı olarak ele almaktadır. Oysa İslâm’a tedeyyün etmiş bir toplumun dindarlığı-fıkıh toplumsallığı “millet” oluşturmakta olup bunun “ırk” ile bir ilgisi yoktur. Diğer taraftan “Müslüman Türk kültürü” şeklinde bir tamlama da doğru değildir. Çünkü “Türk” Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları’nda “bir ırk” kavram-tanım değildir. Tam tersine “Türk” Anadolu’ya “Müslüman” kimliği ile gelen veya burada Müslüman kimliği ile yaşayan farklı etnisitelerin ortak adıdır. Nitekim Topçu da “Bugün Fransız ve İtalyan milliyetini Katolik inancından, Türk’ü müslümanlıktan ayırmak imkânsızdır” (Topçu, (KM), 1998: 18) demek suretiyle bu kavramın bir etnisite olmayacağı hususunu tevil-i ikrar yoluyla beyan etmiştir.

Nurettin Topçu Kültür ve Teknik makalesinin bu ilk bölümünde milletleri birbirinden ayıran ve millet ruhunu teşkil eden kültürün unsurlarını zikretmiştir. Topçu’ya göre dört unsuru (ilim, felsefe, sanat, din) ile KÜLTÜR, insan şahsiyetinin tabiata nüfuz etmesiyle, tabiatı insanlaştırıcı, insan ruhunun tabiat nizamına hakimiyetini sağlayıcıdır. Kültür ile dünyamız ruh kazanmaktadır. Buna göre teknik, ilim dediğimiz kainatı tanıma aşkımızın çocuğudur ve kültürün zaruri bir neticesidir. Topçu, tekniği “beden” ve kültürü “ruh” olarak ele alır. Teknik için, “Kültürden ibaret olan ruhumuzu kavrayan vücudumuz gibidir, der.

Topçu’nun “Modern medeniyetin hayatında hudutsuz bir inkişafa kavuşan bu teknik bedeni, kültür denilen ruhumuza itaat eder, onun kumandasıyla ilerlerse hayatımız saadet olur. Ona karşı gelirse, ruhla bedenin çarpışmasından buhran ve felaketler doğar. Avrupa medeniyeti bu felaketi önleyemedi (…) Böylece hakimiyet eşyanın eline geçirildi ve eşya insanla izah edilecek yerde, insan eşya ile izah edilmeye başlandı” (Topçu, (KM), 1998: 18-19) ifadesi bir çok çelişkiler barındırmaktadır. Topçu’nun düşündüğünün aksine “teknik” de bir “kültür” hadisesidir. Yani üretimi endüstriyel araçlarla yapmak ile manuel araçlarla yapmanın ikisi de kültürdür. Topçu’nun din’i “kültürü oluşturan değer” olarak görmesi ve “Paskal’la Âkif’in duaları elbette başka başka olacaktı” şeklindeki değerlendirmesi O’nu kavramları muhtevalandırmakta müşküle sevketmektedir. Eğer Müslüman olmayı kabul ederse Paskal, Âkif gibi dua edecek, tevbe etmesi gerektiğinde Rabbine doğrudan el açarak Kilise babasının aracılık yapmasını reddedecekti. Kaldı ki İslâm toplumlarında kültürel dindarlıklar da kavmî-etnik sebeplere dayanmamakta içtimaî, iktisadî, siyasî sebeplere dayanmaktaydı.

Topçu’nun “ruh-kültür” şeklinde verdiği “insan cevheri” kavramlaştırması kanaatimizce hatalıdır. Diğer taraftan Topçu’nun “Avrupa kalkınırsa, milletlerin kültüründen doğan bir hamle ile kalkınacaktır. Bugün Avrupa’nın her tarafında, Almanya’da, Fransa’da ve İtalya’da komünizm karşısında kiliseyi görmekteyiz” (Topçu, (KM), 1998: 19) şeklindeki yorumu da Türkiye’nin “din-kültür-teknik” meseleleri için bir izah sayılamayacaktır. Çünkü Batı’da Kilise hem “kapitalist” birikimi ve hem de “sınıf toplumu” sembolize etmektedir. Dolayısıyla komünizmin Kilise tarafından püskürtülmesi “eşyanın insan üzerindeki zaferinin bertaraf edilmesi” anlamına gelmeyecektir. Kilise erkek ve kadın cinslerini cinsiyetlerini bastırarak kapatıldıkları bir mapushane riyazeti üzerinden dünyevî iktidar inşa etmektedir. Diğer taraftan “ruh ve madde yarışması” ilk planda maddenin riyazetle yenilgisi şeklinde görünürlük kazansa bile son kertede maddenin Kilise’de yığılmasına yol açmaktadır.

Topçu’nun “kültür”, “teknik”, “medeniyet” kavramlarına verdiği içeriğin dini kültürün altında konumlayacak şekilde hiyerarşik bir piramitte ikincilleştirmesi teorisini yıkmaktadır.

“Teknik ve Kültür” yazısını eleştirel okumaya devam edeceğiz.

 

-        Topçu Nurettin, Kültür ve Medeniyet (KM), Dergâh Yayınları, 1998


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...