Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

NURETTİN TOPÇU’NUN KÜLTÜR ve MEDENİYET PROBLEMİ 1

0 337

topçu

Ziya Gökalp, “Hars ve Medeniyet” makalesinde kültürle medeniyetin iki ayrı kavram olduğunu kabul eder ve kültüre hars der. Ancak Gökalp’e göre hars ile medeniyet arasında iştirak noktası da vardır. Bu iki kavramın sekiz türlü içtimaî hayattan mürekkep mecmuuna hem hars ve hem de medeniyet denir. Gökalp’e göre sekiz içtimaî hayat şudur: 1) Dinî hayat, 2) ahlâkî hayat, 3) hukukî hayat, 4) muakalevî hayat, 5) bediî hayat, 6) iktisadî hayat, 7) lisanî hayat, 8) fennî hayat (Gökalp, 1990: 25).

Bu izahtan sonra hars-medeniyet kavramlarının farklarını araştıran Gökalp’e göre “Hars millî olduğu halde, medeniyet beynelmileldir. Hars, yalnız bir milletin dinî, ahlâkî, hukukî, muakelevî, bediî, iktisadî ve fennî hayatlarının ahengdar bir mecmuasıdır. Medeniyetse, aynı mamureye dahîl birçok milletlerin içtimî hayatlarının müşterek mecmuudur” (Gökalp, 1990: 25). Gökalp, Avrupa ve Amerika’da müşterek bir “garb medeniyeti” varken bu medeniyetin içinde ayrı ve müstakil İngiliz harsı, Fransız harsı, Alman harsı bulunduğunu kanıt olarak ileri sürer. Gökalp’e göre “Medeniyet usul vasıtasıyla ve ferdi iradelerle meydana gelen içtimaî hadiselerin mecmuudur. Meselâ dine dair bilgiler ve ilimler, usul ve irade ile vücuda gelir(ler)” (Gökalp, 1990: 26). Gökalp dini, ahlâkı, hukuku “bilgi ve nazariyeler halinde hep fertler tarafından usul ve irade ile vücuda getirilmiş” sayar ve “bu ilimlerin, mefhumların, bilgilerin mecmuu medeniyet dediğimiz şeyi meydana getirir” der (Gökalp, 1990: 26). Gökalp’e göre “Türkün hayatındaki sevimlilik, orjinallik, merkezî seciyesinin tecellisinden ibarettir” (Gökalp, 1990: 36). Gökalp’in dini “aynı mamureye dahîl birçok milletlerin bediî, iktisadî ve fennî hayatların mecmuu medeniyet” içinde saydığını görüyoruz.

Medeniyet kavramı konusunda aydınımızın kafası karışıktır. Gökalpçi “medeniyet” kavramı karşısında Âkif’in “medeniyet” kavramını kullanışı negatifdir: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.” Âkif, dini “medeniyet”in karşısında konumlar: “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar, Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.”

Topçu’nun kitabının adının “Kültür” ve “Medeniyet” kavramlarından terkip edilmesi Gökalpçi “hars”, “medeniyet” kavramlaştırmasının içinde kaldığını gösterir. Kitabın ilk makalesi de “Kültür ve Teknik”tir. Topçu bu makalede “teknik” ve “medeniyet”i “milli kültür”den ayrıştırarak kullanır. “Teknikte en fazla üstünlük gösteren Avrupa medeniyeti olmuştur. Bu medeniyetin bilhassa teknik tarafını geçen asrın sonundan itibaren, Japonlar da Amerikalılar da benimsediler. Japonlar, kendi kültürleri ile onu yaşatmaya çalıştılar. Amerikalılar, kendilerine mahsus bir milli kültüre sahip olmadıklarından, onu olduğu gibi kopya etmeye özendiler ve Avrupa’dan aldıkları tekniği hudutsuz bir şekilde ilerlettiler” (Topçu, (KM), 1998: 15). Görüleceği üzere Topçu, Gökalpçi “hars (kültür)- medeniyet” ayrıştırmasını aynı şekilde kullanmaktadır.

Ancak Topçu’nun “kültür” kelimesine yaklaşımı Gökalp’ten farklılık arzeder. Topçu’nun yaklaşımındaki farklılığı temellendiren neden kanaatimizce dini Gökalp’ten farklı olarak kültürün içinde görmesindendir: “Din de milli kültürün esaslı bir kısmıdır. Milletin malı olmasa bile, milletin kuruluşunun esaslı kaynağı olmuştur. Büyük dinler, milletlerin kuruluşundan önce var olarak, bu kuruluşu hazırladılar. Milletlere, ruhun temel yapısında bulunan ahlâk ve inanışları, ideallerinin kaynağını verdiler” (Topçu, (KM), 1998: 18). Topçu’nun bu cümleleri sarfetmesinin nedeni Anadolucu tarih perspektifidir. Çünkü Gökalp’ten farklı olarak Topçu, Türklüğü Anadolu’da başlatmakta ve onun tarihini Müslümanlaşmakla özdeşleştirmektedir. Oysa Gökalp tarihsel bir Türklük fikrine bağlanmakta İslâm’dan önce “Türkün hayatında tecelli etmiş sevimlilik, orjinallik” meselesine vurgu yapmakta ve bunu “Türklük seciyesi” ile ilişkilendirmektedir.

Topçu “Metafizik” başlıklı yazısında “Her büyük medeniyet metafizikle açılır. Tarihte Hint ve Çin’in dinle birleşik ve ona dayanan metafizikleri içinde inkişaf eden medeniyetleri gibi İslâm dünyasının Kur’an’ın dünya görüşüne dayanan ve mistik bir metafizik içinde kök salan muazzam medeniyeti de bunun misalidir” (Topçu, (KM), 1998: 49) diyerek din / kültür / medeniyet ilişkilerini sistematize etmeye girişir. Topçu’ya göre “İlimleri metafiziğe karşı koyanlar, ilmin kaynağının da metafizik olduğunu unutuyorlar.” (Topçu, (KM), 1998: 49). “İlmin, ahlâkın, sanatın muayyen bir cemiyetin bünyesinde meydana gelen sentezi demek olan kültür, bir metafizik terkip manzarası gösterir. Parça parça bilgi ve inanç unsurları, hepsini birleştirici bir maya ile yoğrularak millet kültürünü meydana getirirler, kültürün mayası metafiziktir. Metafizik meydana getirmeyen milletler, taklitçi olurlar. Her taraftan hoşlarına giden bir fikir veya hareket sistemini alarak taklit ederler. Ancak, başkalarının ruhî eseri onları doyuramaz. Onların şahsiyetini teşkil edemez. Zira bir milletin şahsiyeti kültürün eseri değildir, kültür şahsiyetin eseridir (…) Kendi metafizikleriyle birlikte şahsiyetlerini yapamayan milletler ve şahsiyetlerini kaybeden fertler, önce ruhunu ve Allah’ını, sonra mazisini ve tarihini, en sonra da esas dâvalarıyla birlikte kendi kendilerini inkâr ederler” (Topçu, (KM), 1998: 51).

Topçu, tıpkı Âkif gibi “medeniyet” kavramını Batı ile özdeşleştirir. Ancak bu özdeşleştirme medeniyetlerin maddileşmeye uğradığına ilişkin bir tarih perspektifinden gelir: “Her medeniyet, ruh dünyasındaki değerlerini harcayıp tükettikten sonra madde ve beden dünyasında son kuvvetini kullanır ve burada yıkılıp kalır. Batı medeniyet ilim ve felsefede verebileceği bütün eseri ortaya koyduktan sonra teknikte son harikasını gösterdi. Son gücünü sporda kullanıyor. Beden boğuşmasının vahşi hayvanlarla yarışmasını yapan eski Roma’dan sonra bugünkü Batılılar, zeki insanın hayvanların en güçlüsü olabileceğini ispat ettiler (…) Esasen insan denen yaratığın yapısında gömülü bulunan bu canavar hırslar, Batı medeniyetinin akıllara hayret verici bir gelişme içinde yarattığı maddecilik dininde harbi hazırlayan, fertlerin içine gömülü ilk ve içsel kuvvetlerdir. Müsabakaların gaye olan sonuncusu ve en müthiş olanı harp yarışması olacaktır” (Topçu, (KM), 1998: 193).

Topçu’nun bu görüşü medeniyetin sürdürülemezliğini ruh kuvvetinin yitirilmesine bağlamaktadır. Bu anlamda Gökalp’in “medeniyet değiştirilebilir, kültür değişmez” fikrine onay vermez. Topçu’ya göre “teknik, daima kültürün biraz gerisinde, onun emirlerini bekler vaziyette olacak, zira aksi hal tehlikelidir. Kültürün işaretlerini dikkatle takip edemeyen teknikten kör ve yıkıcı bir kuvvet doğabilir” (Topçu, (KM), 1998: 21). Topçu’ya göre “Teknik, kendi kültürümüzden doğmuş olacaktır” (Topçu, (KM), 1998: 20). Batı kültürünün çocuğu olan tekniğin ürünü olan makineyi de burada yargılar: “Makine denen ifrit ilâhî nidayı da pençesine geçirmiş. Bu mahşer manzarasının donmuş ve bulanık havası içinde huzursuz, ümitsiz ve tatminsiz dolaşan bir zümre var” (Topçu, (KM), 1998: 90).

Topçu, Batı’nın tekniğini almayı “düşmanın silahıyla silahlanmak” şeklinde değerlendirenlere de itiraz eder: “Zira düşmanın silahlarını kullanmak onun kadar haksız, onun kadar zâlim ve zayıf olmaktır. Nitekim öyle oldu: Arada kaybedilen ruhumuzdu” (Topçu, (KM), 1998: 35). Topçu, kuvveti üst değer haline getiren yaklaşımlardan kopar ve hattâ bu tür yaklaşımları materyalist bulur: “Materyalist ahlâkımızın başka bir misâli de muvaffakiyeti alkışlayan alçalışımızdır. Kim kuvvetli ise o haklı sayılıyor; kim kazanırsa o büyük görünüyor (…) Ruhu bulmak için her yerde madde kabuğunu yardık; tabiî maddenin kendi özünden başka bir şey bulamadık (…) Ruha ulaşmanın ilahî yolunu gösteren din olduğu halde onu dahi maddi hayat aait kaidelerin kadavrası haline koyduk. Öyle bir kültür terbiyesi bizi yetiştiriyor ki, onun eseri olan münevverler halktan ziyade materyalist oluyorlar (…) İlim Avrupa’da imana götürüyor, Doğu’da ise imandan uzaklaştırıyor” (Topçu, (KM), 1998: 45-46).

Görüleceği üzere Topçu, Batı’dan alınan tekniği “medeniyet almak” şeklinde değerlendirmemektedir. “Batı tekniği bize bir asırdan beri damla damla gelmektedir. Teknik; kültürden sızan  bir usare, kültür ağacının yetiştirdiği bir meyvedir. Halbuki, bizim kendi kültürümüz tekniği yaratmadı. Onu emanet bohçalar içinde Batı’dan aldık, yaratmanın zevkini biz yaşayamadık (…) Bugün içimizde yapmak, yaratmak, yaşatmak ideali nedir bilmeyerek, sırf kazanmak, apartman, otomobil sahibi olmak için yaşıyanlar çoğalmaktadır. Medeniyet, satın alınır zannettik, elbiseyi aldık, insanı göremedik bile. Hazır aldığımız teknik, sahibi tarafından kullanılamayan, sahibine yabancı bir gizli el tarafından sahibinin hesabına ve onun varlığında kullanılan bir bıçak gibi benliğimizde derin yaralar açtı” (Topçu, (KM), 1998: 19).

Topçu’nun teknik eleştirisi, kültürünü yaratmayan toplumların felaketini haber veren bir uyarıcı çığlık gibidir. Böylece “makineleşmek istiyorum” diyen Nazım Hikmet’i de “Milletim nev-i beşerdir, vatanım rûy-ı zemin” diyen Tevfik Fikret’i de eleştirir. Bu şairler üzerinden “İnsanlar milletler halinde yaşamaktadırlar, kendi ruh varlıklarını millet kültürleri halinde yoğurdular. Yukarıdaki komünist formül, bir insanlık kültüründen bahsetmek isteyebilir. Ne yazık, milletler ortadan kalkınca insanlık mı kalır? Milletlerin yetiştirdiği kültürler birer birer yok edilince artık kültür mü kalır?” (Topçu, (KM), 1998: 21) diye sorar. Milletin kendi kültürünün tekniğini üretmemesinin felaket olduğunu ifade eder. “Bütün bunların sebebi, kültürlerini yaratmadan ve tarihlerinin onlara hazırladığı kültürü yıktıktan sonra Batı’nın tekniğini kopya etmiş olmaları, benliklerindeki insanı, eşyaya feda etmeleridir” (Topçu, (KM), 1998: 20). Topçu bu noktada tekniğe ve ilme değer verdiği sanılan geniş Müslüman çevrelerin aslında ilme savaş açtığına da değinir. “Müslümanız diyen insan yığını ilmin ne olduğunu bilmiyor ve vicdanını bu Allah emrine karşı koyuyor. Tekniğe, menfaat getirdiği için hayran oluyor. Çocuğunun mühendis, doktor olmasını istiyor. Ruh için ibadet olan menfaat dışı ilmi, bu sonsuz yolculuğunu istemiyor. Böyle bir muhitte ilmin kök tutması imkânsız” (Topçu, (KM), 1998: 34).

Topçu’nun toplum felsefesi de “cemaatçi”dir. “İmanı olan bir cemaatin felsefesi mutlaka vardır” (Topçu, (KM), 1998: 17) der. Devam edeceğiz.

 

-        Gökalp Ziya, Türkçülüğün Esasları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Haz: Mehmet Kaplan, 1990

-        Topçu Nurettin, Kültür ve Medeniyet (KM), Dergâh Yayınları, 1998


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...