Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

MODERNİST SALDIRILAR KARŞISINDA GÜNÜMÜZ GENÇLİĞİ

0 166

   genclik1        

          Hiçbir bireyi yaşadığı toplumsal çevreden, içinde yaşadığı kültürden, inanç ve değerlerinden soyutlayarak ele alamayız. Çünkü insan toplum içinde yaşayan, varlığını sürdürebilen sosyal bir canlıdır.

            İnsan doğduğu andan itibaren içinde yaşadığı toplumsal çevre, aldığı eğitim, yetişme tarzının etkisi altındadır. Küçük yaşlardan itibaren edindiği birikim varlığa bakışını estetik anlayışını ahlaki ve dini aidiyetini belirleyecektir. Hz. Peygamber “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzerine doğar” derken,  çocuğun doğuştan günahsız doğduğuna ve insanlığın eşitliğine; “Ailesi ve çevresi onu değişik eğilimlerde yetiştirir” derken yetişme tarzı ve sosyal çevrenin insan gelişimi üzerine vurgu yapar.

         Gençlik çağının, insanın sosyal ve psikolojik gelişimi göz önüne alındığında, geleceğini şekillendiren gelişmelerin belirginleştiği önemli bir dönem olduğu görülecektir. Bundan dolayı bu dönemi temel inceleme alanı olarak belirleyen gelişim psikologları yaptıkları çalışmalarda göz önünde bulundurulması gereken önemli bulgulara ulaşmışlardır. Gençlik döneminin en önemli yanı bu dönemde kimlik oluşumunun belirgin hale gelmesidir. Kimlik bir bireyi diğerlerinden farklı kılan özelliklerin toplamıdır. Kimliğin oluşumunda sosyal çevre, aldığı eğitim, aile ve arkadaş grubu belirleyicidir. Bundan dolayı bireyin nasıl bir yaşam süreceği kimliğinin oluşumu ile yakından ilgilidir. Onun için ergenlik dönemi olarak da adlandırılan bu dönem insan ömrünün en problemli dönemidir. Genç bir yandan kişiliğini inşa edecek değerleri oluştururken, diğer yandan kendini ispatlama çabası içindedir. Bu durum sık sık kuşak çatışması denilen, anne- baba ve çocuk arasında yaşanan anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına sebep olur. Kuşak çatışmasını derinden yaşayan ve anlamlı bir çıkış yolu bulamayan gençler, hayata ve yaşadığı çevrenin değerlerine karşı duyarsızlaşmaya başlar.

        Geleneksel toplumsal yaşamda kuşak çatışmalarının az olmasının nedeni, yaşanan ve paylaşılan değerlerin ortak olması nedeniyledir. Oysa modern toplumda her şey yeniden tanımlanmış, değerler sistemi alt üst olmuştur. Gençler gelenek ile modern değerler arasında bocalamaya başlamışlardır. Modernitenin evren, insan ve toplum tasarımı her şeyi olduğu gibi değerler sistemini de derinden etkilemiştir.

        Son üç yüz yıldır modernleşme süreçleri dünyada sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal olarak belirleyici hale gelmiştir. Modernleşmenin temel parametreleri gençlik politikaları üzerinde de belirleyici olmuştur. Rasyonalizm, bireycilik, uluslaşma, pozitivist bilimcilik gibi modernleşmenin temelinin oluşturan parametreler, genelde insanı, özelde gençliği ilahi alanı dışlayan seküler bir yoruma bağlı olarak tanımladı. Kuşkusuz modernleşme teorisi alternatif modelleri dışlayarak batılı yaşam tarzını ve felsefeyi bütün dünyaya tek model olarak dayattı. Modernleşme teorisi üç temel varsayıma dayanır:

1)Bütün dünya için öngörülecek tek bir sistem vardır, o da Batı sistemi ve endüstriyel gelişme modelidir.

2)Bu alanda Batı’nın üstünlüğü ve öncülük rolü tartışılamaz.

3)Doğu ve diğer Batı’lı olmayan toplumlar bu sistemle bütünleşmek ve onu izlemek zorundadırlar.( 1) Din ve Modernizm, Ali Bulaç, Beyan yayınları)

            Ayrıca modernizm, bireycilik, laiklik-sekülerlik, hümanizm ve rasyonalizm üzerine oturur. Bireycilik, insanı toplumun ve dayanışma duygusunun önüne koyan, bireyi tartışılmaz değer olarak kabul eden öğretidir. Laiklik ve sekülerlik ise devletin dini değerlerden arındırılması ve toplumsal yaşamın din kuralları dikkate alınmadan dizayn edilmesini ister. Hümanizm, Tanrı’nın kutsallığını insana yükler; insan en büyük değerdir ve kendisinden başka uyacağı bir otorite yoktur. Rasyonalizm ise bilgi anlayışı bakımından hakikati aklın sınırları içinde arayan, aklın üstünde ve dışında her tür bilgi anlayışını reddeden bir anlayıştır. Kuşkusuz bu tanımlaması yapılan kavramları bu haliyle dinin onaylaması mümkün değildir.

            Tanzimat döneminden itibaren başlayan Batılılaşma /asrileşme/modernleşme diye adlandırılan süreç, yüz yılar boyunca İslam’ı temel değer olarak yaşamış bir toplumda bir travma, bir bilinç yarılması oluşturmuştur. Doğu-Batı, Gelenek –Modernleşme, İslam –Çağdaşlık ikilemleri arasında geçen gerilimlere dayalı süreç tüm toplumsal yapıyı etkilediği gibi, eğitim üzerinden gençlik politikalarını da derinden etkilemiştir.

            Modernleşmenin Batı dışı toplumlara taşınmasındaki en etkili araç eğitim politikalarıdır. Kuşkusuz Osmanlı gibi dini dünya görüşünü temel alan bir örgütlenmeden, ulus devlet modeline geçiş yeni ve modern yurttaşların oluşturulmasını ön plana çıkarmıştır. Bundan dolayı Osmanlının temel eğitim modelini oluşturan medreseler yerini, yeni ve modernleşmenin parametreleri doğrultusunda kurulmuş eğitim kurumlarına dönüştürülmesi amaçlanmıştır. Cumhuriyet modernleşmesinin eğitim alanındaki en etkili araçlarından biri olan Köy Enstitülerinin kuruluş gerekçesi de budur. Köy Enstitülerinin eğitim programı incelendiğinde Cumhuriyet elitlerinin nasıl bir toplumu hedefledikleri açıkça görülecektir. Bilim, sanat ve kültür anlayışı tamamen batılı eğitim programlarına göre düzenlenen bir müfredata dayanan bu okullarda geleneksel kültüre ve dine dair hiçbir ders yoktur. Öyle görülüyor ki Köy Enstitülerinin temel amacı gençleri dinden ve dinin baskın olduğu geleneksel kültürden uzak tutup bilimin rehberliği adı altında yetiştirmekti. Büyük ölçüde materyalist –pozitivist bir eğitim sisteminden geçen ve eğitici olarak yetişen bu gençlerin materyalist olmaları kaçınılmazdı. Nitekim Köy Enstitüsü mezunlarına bakıldığında baskın niteliğin materyalist/sol olduğu görülecektir. Uzun Yıllar Türkiye’nin idari yapısını sol/materyalist/Kemalist zihin yapısıyla yetişen bu insanlar egemen olacaktı.

            Türkiye’nin modernleşme çabaları, bu dönemlerde yazılan romanlara bakılarak da değerlendirilebilir. Doğu-Batı çatışmasını en iyi anlatan yazarlardan biri de Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sorun edindiği toplumun İslam ve Batı, gelenek ve modernleşme arasında arafta kalma hali ve bu durumun yarattığı sonuçların bütün ağırlığı ile toplumun üzerine çökmesidir. Bu durumun yarattığı gerilim toplum bilincini ikiye bölmüştür. Batıcı, ilerici, çağdaş ve pozitivist tavır ile yerli, gelenekçi, dindar ve muhafazakar tavır olmak üzere toplumdaki bölünme gençler arasında da fazlasıyla oluşmuştur.

            Tanzimat’tan beri süregelen ve Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh ile başlayan İslamcılığın temel varsayımı  “niçin geri kaldık”  ve “bu durumdan nasıl kurtulmak gerektiği” sorusu son iki yüz yılın temel sorunları olmuştur. Görünen o ki, iyi niyetli çalışmalara karşın bazı olumlu sonuçlar verse de, yapılan çalışmalar İslam dünyasında beklenen sıçramayı sağlayamamıştır.  Ne Mehmet Akif’in “İslam irfanı ile Batı bilimini birleştirme”, ne Said Halim Paşa’nın “İslamlaşma” ne de Muhammed Abduh’u izleyen Said Nursi’nin eğitimi temel alan “Nurculuk” hareketi, İslam dünyasının içine düştüğü krizi aşmasını sağlayamamıştır.

            Türk tarihinde Tanzimat’tan beri süregelen İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük ve Yeni Osmanlıcılık akımlarından, Cumhuriyet döneminde Batıcılık ve Türkçülük karışımı galip çıkmıştır. Yeni rejimin eğitim politikaları bu görüşler etrafında şekillenmiştir. Bu tercih elitlerle halkın arasını iyice açmış, krizi daha da derinleştirmiştir.

            Türkiye’nin yaşadığı modernleşme süreci, tam anlamıyla bölünmüş bilinçle sonuçlanmıştır. Tanzimat’la başlayan modernleşme politikaları, Cumhuriyetle birlikte radikal dönüşümle sonuçlanmıştır. Cumhuriyetin kurucu elitleri pozitivist felsefenin temel varsayımlarına gönülden inanıyorlardı. İdeal toplumun Auguste Comte’un dediği gibi bilimin rehberliğinde inşa edileceğine inanıyorlardı. “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir, fendir” ifadesi bilime duyulan inancı ifade ediyordu. Kuşkusuz bu anlayış yönetici elitlerde vardı. Halk ise sorunlu da olsa atalarından devranılan İslami mirasla gündelik hayatını sürdürüyordu. Bilinç yarılması bilimi tek rehber olarak kabul edip dini toplum hayatının dışına itmek isteyen ya da bilimsel bir dini söylem oluşturmaya çalışan elitlerle, hayatını İslam’ın inanç esasları üzerinde yürütmeye çalışan geniş dindar kitleler arasında oluşmuştur.

           İslam dünyasında gençlerin sorunları küresel sorunlarla iç içe girmiştir. İslam ülkelerinin modernleşme serüveninde ikili bir eğitim modeli ortaya çıkmıştır. Batılı ve geleneksel eğitim olarak bölünen eğitim süreci birbirine yabancı iki sınıf doğurmuştur. İslam dünyasında yetişen gençlerin sorunları diğer yandan İslam dünyasının genel sorunlarıyla bağlantılıdır. Askeri ve yarı askeri diktatöryel yönetimler, yoksulluk, işsizlik, mezhep savaşları ve küçük yaşlarda savaşmak zorunda kalan çocuklar. Çatışma bölgelerinin önemli bir bölümü İslam dünyasında bulunuyor. Filistin –İsrail çatışmasında neredeyse üç kuşak Filistinli Müslüman savaşla iç içe büyüyorlar. Irak ve Suriye aynı durumda Buradaki sürekli çatışma durumu gençlerin psikolojik yapılarını derinden sarsmaktadır.

          Görülüyor ki, öncelikle yapılacak olan moderniteye karşı alternatif bir dünya görüşü oluşturma çabasıdır. Yoksa modernite, formüle ettiği varlık ve bilgi anlayışıyla,  bütün farklılıkları kendi potasında eritmeye çalışmaktadır. Oysa İslam hiçbir zaman bu şekilde monolitik bir toplum yapısı oluşturmaya çalışmamıştır. Bunun için Endülüs Emevileri’nin İspanya’daki tarihi gelişimlerini incelemek yeterlidir. Batı dünyası uzun bir süre içinde yaşayan Endülüs Emevileri’nin kökünü fanatik bir etnik temizlik uygulamasıyla kazırken, tam tersine, İslam dünyasının içinde yaşayan Müslüman olmayan topluluklar rahatlıkla hayatlarını sürdürmektedir. Tarafsız bir gözlemci için Lübnan’ı incelemek bile bu tarihi gerçeği görmek için yeterlidir. Müslümanlar içlerinde yaşayan azınlıklara karşı Batılılar gibi davransalardı bugün Lübnan’daki dini ve etnik çeşitliliğe tanık olmak mümkün olmazdı.

           Bilindiği gibi modernite geliştirdiği bilgi ve varlık anlayışıyla insanı Yaratıcıdan bağımsız olarak tanımlamıştır. Bu anlayışa göre insan yaşamak ve hayatı anlamlandırmak için kendi aklının rehberliğinden başka hiç bir şeye muhtaç değildir. İnsan artık kimliğini inşa edecek değerlerin kaynağını aşkın varlık alanında değil kendi aklının sınırları içinde arayacaktır. Bu Kur’an’ı Kerim’in ifadesiyle nefsini ilah edinmektir. “Nefsini ilah edineni gördün mü? O halde sen mi koruyucu olacaksın (Furkan- 43) ayeti de bu gerçeğe işaret etmektedir.

          Mevdudi değerli tefsiri Tefhimu’l Kur’an’da bu ayetin yorumu ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedir: “…Hevasını ilah edinen’, arzu ve tutkularının kölesi olandır. İlahına ibadet eden biri gibi, o da tutkularına ibadet ettiğinden, bir puta tapan kadar şirk suçu işlemektedir.”(  Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan yayınları)

          Aynı ayetin tefsirinde M.Hamdi Yazır, heva kavramına açıklık getirmektedir. Yazır’a göre hevasını ilah edinen birey aslında dini alandan kopmuş bir kişiliktir. Bie anlamda Batı modernitesinin bireyci tipolojisi hevasını ilah edinenlerdir.“Böyle kimselerde hak sevgisi kesinlikle yoktur. Yalnızca kendini beğenmişlik vardır. Onların istekleri de hakiki menfaatleri doğrultusunda olmayıp sadece nefislerine ve şahıslarına ait kuru kuruntudan ibarettir. Bu gibi insanlar, delil, burhan, hak, hukuk tanımazlar. Yalnızca kendi keyif ve zevklerine tapınırlar.” (3) Hak Dini Kur’an Dili, M.Hamdi yazır, Çelik- Şura.)

         Hamdi Yazır’ın yerinde tespit ettiği gibi, dini hayatından çıkararak yaşamaya çalışan her insan, Allah’a, kendine ve varlığa karşı yabancılaşmıştır. Oysa hiçbir Müslüman hayatını Allah yokmuş gibi tasarlayıp sürdüremez. Hayatını Allah yokmuş gibi tasarlayan insan kuşkusuz hakikate sırtını dönmüş nefsi arzularının esiri olmuştur. Böyle bir insanın içine düştüğü trajik durumu şu ayet net ifadelerle belirlemektedir.

       “ Şu heva ve hevesini ilah edineni gördün mü? Allah onu bir bilgi üzerinde sapıklıkta bırakmıştır. Kulağını ve kalbini mühürlemiş, gözüne de perde çekmiştir. Allah’tan sonra kim onu doğru yola çıkarabilir? Hiç düşünmüyor musunuz? (Casiye–23)

         İnsan kendi istek ve arzularını ilah edinerek düştüğü bu trajik durumdan nasıl kurtulacaktır? Kurtuluş hiç şüphesiz insanın vereceği kararlardan dolayı kendi elindedir. Yüzünü hakiki değerlere çevirerek yapacağı tercih ona kurtuluş kapısını artına kadar açacaktır. Kur’an bunun yolunu bir özgürleşme projesi olarak insanın önüne koymaktadır.

       “ O halde, kim iman edip halini düzeltirse, onlara korku yoktur ve onlar, mahzun olacak da değillerdir.(Enam- 48)

          Hayatın anlamını insanüstü bir kaynaktan gelen vahiy bilgisine dayandıran İslam ile bilgiyi aklın sınırları içine hapseden modernite arasında aşılmaz bir duvar vardır. Asıl problem günümüz gençliğinin modern dünyanın bilgi ve ahlak anlayışıyla yetiştirilmesidir. Bu anlayışa göre yetişmiş ve hayatını buna göre düzenlemiş olan gençten hayat hakkında farklı tepkiler beklemek imkansızdır. İşte tam bu noktada yapılacak olan, kişiliğin oluşması döneminde çocuğa vakıf, dernek ve gönüllü kuruluşlar gibi sivil İslami kuruluşlar eliyle alternatif bir model sunmaktır. Onu modernliğin sahte dünyasından kurtarıp İslam’ın aydınlığına taşımak gerekir.

                Modern dünyanın bütün araçları kullanılarak yetiştirilen gençlik, dine ve dini değerlere yabancılaşmış, kurtuluşu büyük ölçüde alkol, uyuşturucu gibi sahte alanlarda arar olmuştur. Bu trajik durum onu kendine, varlığa ve hayata karşı yabancılaştırmıştır. Normal bir aile ortamında yetişmeyen binlerce genç, sevgiye, ilgiye ve merhamete muhtaçtır. Şu veya bu nedenle evden uzaklaşan ya da uzaklaştırılan ve birer suç makinesine dönüşen gençler kendilerine uzatılacak sıcak bir dost eli beklemektedir. Onların bu çağrısına kulak vermek ve onları kendi kaderlerine terk etmemek gerekmektedir. Allah’a inanan her mümine düşen en büyük görev, modern yaşamın aldatıcı cazibesine kapılıp yok olmanın eşiğine kadar gelen bu gençleri, bilerek ya da bilmeyerek içine düştükleri bu trajik durumdan kurtarmaktır.

                Gençlerin eğitiminde vakıf ve derneklerin önemi zaman geçtikçe daha fazla artacaktır. Bu yüzden gelecekte vakıfların gençlerin yetişmesi üzerine çalışma yapmaları, birikimlerini o yöne aktarmaları gerekmektedir. Özel eğitim kurumları zamanla pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da işlevsel hale gelecektir.

                Gençlerin yetişmesi üzerinde büyüklerin etkisi inkar edilemez. Ailenin bu konudaki etkisi zihinsel eğitimden çok örneklik olmak yönündedir. Avusturyalı Pedagog Salzman “Çocuğu Kötü Eğitmenin Yolları” adlı eserinde bu gerçeğe vurgu yapar. Salzman’a göre çocuğunu yalancı olarak yetiştirmek isteyen anne babanın ona söz verdiği şeyi yapmaması yeterlidir. Böylece çocuk verilen sözün yerine getirilmemesinin normal ve kabul edilebilir bir davranış olduğunu bilincine kazıyacaktır. Çünkü belli gelişim dönemlerinde çocuğun modeli ağırlıklı olarak anne -babadır.

                Çocuk ve gençlerin yetişmesinde bir diğer önemli noktada, onları hayatımıza katmaktır. Psikiyatrist Kemal Sayar, çocukların belli periyotlarla mezarlık, yaşlılar yurdu ve hastane ziyaretlerine götürülmelerinin önemi üzerinde durur. Mezarlık ziyareti hayatın sonluluğu, yaşlılar yurdunun ziyareti bir gün yaşlanılacağı, hasta ziyareti de sağlığın nedenini anlama bilinci oluşturur.

                Kuşkusuz her yeni dönem yeni sorunlara gebedir. Bu yüzden yeni sorunlara eski cevapları vererek hayatımızı sürdüremeyiz. Küreselleşme getirdiği olumsuzluklar kadar imkanları da içinde barındırmaktadır. Bu imkanları başarılı bir şekilde kullanmak süreci lehimize çevirecektir.

                Hiç kuşkusuz küreselleşme ile hayatımızı kuşatan modernleşme ile mücadele etmek sabır ve emek ister. Ancak unutmayalım modernitenin en zayıf yanı değerler konusundaki eksikliğidir. İşte Müslümanlar tam da bu konuda devreye girecek ve insanların manevi ahlaki eksikliklerini giderecektir.

                Özellikle anneler evlerini ve çocuklarını bakıcılara ve çocuk yuvalarına terk etmemelidir. Feminizm kadından daha az eş, daha az anne olmasını istemektedir. Oysa aile gençliğin gelişiminde modernizme karşı en büyük direniş odağıdır.

                Unutmamak gerekir ki, Müslümanların en büyük gücü sözün gücüdür. Müslümanlar bu gücü kullanarak hedeflerine ulaşabilirler. Ayrıca Aziz Kur’an, başımıza gelen kötülüklerin kendi elerimizle kazandıklarımızdan dolayı olduğunu ısrarla vurgular. Dolayısıyla süreli başkalarını suçlamak gerçekçi bir bakış açısı değildir. Müslümanlar Allah’a sorumluluk bilinci içerisinde samimiyetle hayatlarını yaşama gayreti içinde olurlarsa, kuşkusuz Allah onlara yardım edeceğini söylemektedir. Demek ki, tarihin aktörleri bizleriz ve karşılaştığımız sorunların sorumluluğundan kaçamayız.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...