Edebiyat, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

VEFA APARTMANI: BİR DÖNEMİN HAZİN HİKÂYESİ

0 158

  phpThumb_generated_thumbnail                                                                                                                                       

                                                                                                                                         “Tek varlığımız milletimize duyduğumuz aşktır.”

                                                                                                                                                                                                              Tevfik İleri

         Sadık Yalsızuçanlar’ın usta keleminden çıkan “Vefa Apartmanı” adlı çalışma sadece bir anı roman değil, aynı zamanda bir döneme damgasını vuran ve üstünden yıllar geçmesine karşın halen siyaseti derinden etkileyen 27 Mayıs darbesinin derin bir vicdan muhasebesi.

         27 Mayıs darbesinin hukukun en temel ilkelerini çiğneyerek düzmece bir mahkemede yargıladığı Demokrat Partililerden biri olan zamanın Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin ibretlik hayat hikâyesi anlatılıyor Vefa Apartmanında. Aslına bakılırsa Tevfik İleri’nin hikâyesi, İdam edilen Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın gölgesinde kalmış. İşte Sadık Yalsızuçanlar gölgede kalmış bir mücadeleyi, büyük bir aşkı, ülkesine karşı bir siyasetçinin taşıdığı sorumluluğu ve nihayet hüzünle sonlanmış bir hayat hikâyesini gün yüzüne çıkarıyor. Yazar Vefa Apartmanında birinci elden o günleri yaşayanlarla defalarca konuşarak, bir genç kızın çeyiz hazırlarken yaptığı gibi, ince bir işçilikle tamamlamış çalışmasını. Sonunda ortaya bir çağa tanıklık eden mükemmel bir anı roman çıkmış ortaya.

         Anı roman adını Tevfik İleri’nin kızı Cahide Hanım ve Damadı Ayhan Bey’in yaşadığı Vefa Apartmanından alıyor. Bir dönemin acıları, hasretleri, hayal kırıklıkları, sevdaları saklı olan Vefa Apartmanı, bir Tevfik İleri müzesi gibi tanıklık ediyor yapılan haksızlıklara.

         Anı roman Tevfik İleri’nin 24. 9. 1961 günü cunta tarafından gönderildiği Kayseri cezaevinde yazdığı ve hayat felsefesini yansıtan şu satırlarla başlıyor:     “ Allah var. Büyük Allah var. Her şeyi görüyor, biliyor. Gördüğüne ve bildiğine inanıyorum. Gerisi laf u güzaf. Yapılacak tek şey tebessüm etmektir.  Size mal mülk, servet bırakmadım. Yalnız, size, şerefli, namuslu, erkek bir ad bırakabildim. Hiçbir zaman başınız yere bakmayacaktır. Bununla müteselliyim, siz de bununla iftihar edeceksiniz.”(Yalsızuçanlar,s:7)

         Roman bir yandan Türk siyasi hayatında derin izler bırakan bir devrin siyasi panoramasını verirken, diğer yandan yarım kalmış bir hayatın, siyasetle iç içe geçmiş bir siyasetçinin Hemşin’de başlayıp Kayseri hapishanelerine uzanan serüvenini de gözler önüne seriyor.

         Anı romanın en can alıcı bölümleri hiç şüphesiz 27 Mayıs darbesinin ardından yaşananlar. 27 Mayısa kadar Hemşinli bir gencin, Hemşin yaylalarında görüp delicesine sevdiği ve daha sonra evlendiği eşiyle yaşadıkları, çocukları, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde süren memuriyetler anlatılırken; 27 Mayıs sonrası yaşananlar olayları bambaşka boyutlara taşıyor. Daha doğrusu 27 Mayıs darbesiyle Hemşinli genç idealistin hikâyesi, tıpkı Türk siyasetinin hikâyesi gibi trajik bir anlatıma dönüşüyor.

         27 Mayıs darbesi hiç şüphesiz, Türk siyasetini istenildiği şekilde düzenlemeyi ve yönlendirmeyi amaçlayan, bir toplum mühendisliği örneğidir.                “Toplumsal mühendisliğin temeli ise şu: Toplumu kafanızda tahayyül ediyorsunuz. Tıpkı fabrika gibi… Onu muhayyilenizde yeniden şekillendiriyorsunuz, tasarlıyorsunuz. Solda bu temayül çok yaygındı. Toplumu anlamaya çalışmıyordu sol; kendi taleplerine, etik ya da rasyonel değerlerine göre yeniden inşa etmek istiyordu. Toplumsal mühendislik dediğim de tam olarak böyle bir şey. Bunun sonuçları bizde çok ağır yaşandı.”(Göle, s:50) Nilüfer Göle’nin haklı olarak vurguladığı gibi, toplumsal mühendisliğe yatkın olan sol aydınlar, bir toplumsal mühendislik örneği olan 27 Mayıs darbesini gönülden desteklediler. Bu desteğin arka planında yer alan nedenlerden biri de bazı sol grupların Arap sosyalizmi örneğinde olduğu gibi asker öncülüğünde tek partili bir sosyalizme geçiş hayaliydi. Tek partili bir sosyalist düzen kurmayı hayal edenlerin beklentileri belki gerçekleşmedi ama CHP’nin iktidar hayali gerçekleşti. Bundan dolayı 27 Mayıs darbesinin arkasında sürekli İnönü’nün desteği olduğu iddia edilmiştir. Darbenin ardından gelişen süreçte yaşananlar bu yorumu haklı çıkarır niteliktedir. Çünkü Demokrat partililerin hemen tamamı yargılanırken CHP’nden kimse tutuklanmamıştı. Bu da açıkça gösteriyor ki, darbenin hedefi Demokrat Parti iktidarını devirmektir. 

         Ne amaçlanırsa amaçlansın 27 Mayıs darbesinin Türk siyasetine bıraktığı en önemli miras, darbe geleneğini yerleşip kökleştirmesi ve demokrasinin gelişmesini engellemesidir. Sol siyasetin darbe karşısındaki tavrı ise daima ikircikli olmuştur. Sol 27 Mayıs ve 28 Şubat müdahalelerini, çok az bir kesimi istisna tutulursa, önemli ölçüde desteklemiştir. Ancak söz konusu destek 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinde gösterilmemiştir. Çünkü sol düşünceye yakın 9 Mart cuntası 12 Martta engellenince, Türk solu büyük ölçüde 12 Mart müdahalesine karşı eleştirel bir konumda durmuştur. Aynı duruş, Türk- İslam çizgisinde olduğu gerekçesiyle 12 Eylül içinde söz konusudur. Ne yazık ki, Türk aydınları her türlü darbeye karşı çıkacakları yerde, kendi ideolojik duruşlarına uygun olanı destekleme yoluna gitmişlerdir. Bugünde Türk siyasetinin önündeki temel problemlerden biri budur.

Daha çok sol aydınların destek verdiği 27 Mayıs darbesi sadece darbe geleneğini başlatmakla kalmadı aynı zamanda Demokrat Parti ve onun geleneğini de acımasızca eleştirerek kendi meşruiyetini sağlamaya çalıştı. Fakat tüm bu çabalar 27 Mayıs darbesini ne halkın gözünde meşrulaştırmaya yetti, ne de Menderese duyulan sevgiyi azalttı. Ancak Demokrat Partililer hakkında Çetin Altan’ın yazdıkları unutulacak gibi değildir. “ Hakaret namuslu kişilere layık olmadıkları kötü sıfatları atfetmekle olur. Size hakaret etmek nasıl mümkündür ki, siz o kadar kötü idiniz ki, size hakaret sıfatı bulmak imkânsızdı. Hırsız desek, gerçekten hırsızdınız. Rezil desek, gerçekten rezilsiniz. Allah aşkına söyleyin, siz de haysiyet sizde haysiyet var mı? Şayet size haysiyetsiz demişsek özür dileriz. Sizlerden değil, başka haysiyetsizlerden; çünkü en haysiyetsiz insan bile sizlerin yanında İsa Aleyhisselam kalır.”(Yalsızuçanlar,s: 218) Ne yazık ki, Altan’ın tavrı bireysel bir tavır değil, özellikle sol- Kemalist aydınların çoğunlukla benimsedikleri bir tavırdır. Gerçekten de sol aydınların darbenin arkasında olduğu bu dizelerden açıkça görülmektedir. Bu Türk aydınları için trajik bir durumdur. Türk aydınlarının, 1950 de yaşanan iktidar değişimini hazmedemeyen askeri ve bürokratik güçlerin iktidarı askeri bir darbeyle değiştirmenin yollarını aramalarına destek vermeleri, hiç şüphesiz trajik bir durumdur. Ne yazık ki, aydınlar, üniversite, yargı ve asker işbirliği ile uygulamaya konulan 27 Mayıs senaryosu, önemli kırılmalar yaşansa da, halen devam etmektedir. Türk siyasetinin önündeki en önemli engellerden biri bu zihinsel tutumun halen devam ediyor olmasıdır.

27 Mayıs döneminin Demokrat partililer tarafından en anlaşılmaz olaylarının başında Sıddık Sami Onar gibi hukuk profesörlerinin darbeyi davet eder tarzdaki beyanlarıydı. Onlar gazetecilerin, aydınların, askerlerin darbe heveslisi olmalarını bir dereceye kadar anlıyorlardı, ancak darbe karşısında hukuku savunmak durumunda olanların darbeyi savunmaları anlaşılacak şey değildi. Yassıada Mahkemelerinin en acı tarafı darbeyi destekleyenlerin aynı zamanda adaleti sağlama konumunda olan yargıçlar olmasıydı. Öyle ki, bu yargıçlar adaleti sağlamak yerine özellikle Menderes’i küçük düşürmeyi amaçlıyorlardı. Bu amaçla duruşma salonuna çıplak kadın fotoğrafları ve iç çamaşırları getirterek, Menderes’i küçük düşürmeye çalışıyorlardı.

Demokrat Partililer, basının kendilerine karşı olan tutumlarından haberdardı. Özellikle Köy Enstitüleri gibi muhalefetle karşı karşıya geldikleri konularda basının tutumu hep aleyhlerinde oluyordu. Nitekim Tevfik İleri’nin  kızı bu durumu şöyle açıklıyor: “Hatta hatırlıyorum, babam, sabah gazeteleri okurken, aleyhine bir haber çıkmışsa, anneme, ‘Vasfiye’ derdi ‘demek ki dün, milletimiz için hayırlı bir iş yapmışız.’”(Yalsızuçanlar,s:116) Anlaşılan o ki, Demokrat Partinin iktidara gelmesini halk bayram yaparak karşılamıştı. Ancak bu durumdan memnun olmayan askeri ve sivil bürokratlar, Ankara sokaklarını dolduran şalvarlı sarıklı köylüleri kolay kolay hazmedemeyeceklerdi. Nitekim İktidar seçkinlerinin dillendirdiği “İktidar Hassolara Memolara kaldı” söylemi bu hazımsızlığın ürettiği seçkinci ve otoriter bir söylemdi.

Türk siyasetinin önemli simalarından biri olan Hemşinli Tevfik İleri’nin trajik yaşamı, Sadık Yalsızuçanların eşiz anlatımıyla ölümsüzleşiyor: “ Hey gidi Hemşinli Tevfik… Kim bilirdi birkaç yıl sonra idealist bir mühendis olarak Erzurum’a, tutkuyla sendiğin bu yayla kızıyla birlikte gideceğini; yoksulluğun kavurduğu köylere harcırah almadan geziler yapacağını; yörenin kalkınması için çırpınacağını; on yıl bakanlık yaptıktan sonra idamla yargılanacağını; cezanın ömür boyu hapse çevrilip de Kayseri Cezaevi’ne konulacağını; üşüdüğün için battaniye veren hemşirenin kendisine çıkışan askeri görevliye, ‘Ben mesaimle size bağlıyım, vicdanımla değil’ diyeceğini; çocuklarına, ev, araba, para, arsa, hisse senedi, çek, bono, banka hesabı bırakmayacağını; Sıhhiye’de, Abdi İpekçi Parkı’nın yakınındaki evlerinin kirasını ödeyemeyeceklerini; küçük kızının ilk maaşını sana gönderdiğinde parayı öpüp ona sevgiyle sesleneceğini…” (Yalsızuçanlar, s:22)

Vefa Apartmanının öyküsü bir anlamda Tevfik İleri’nin hayat hikayesidir. Gerek eşine gerek çocuklarına yazdığı mektuplardan anlaşılıyor ki, coşkun, içli, samimi bir anlatımı var İleri’nin.

Tevfik İleri’nin ne kadar azimli ve kararlı bir psikolojiye sahip olduğunu sanırım şu ifadeleri okumak yeterli olacaktır: “ Karar ile azim… İkisi bir insanda nadiren bir araya gelir. Tevfik İleri’de bu ikisi o gözlerini hayata yumana kadar bir arada yaşamış. Erzurum’a mühendis olarak tayin edilmesi için başvurması, tutkuyla sevdiği ülkesine hizmet teme azmiyle ilgili. Evlenip Erzurum’a gidince, burada metanetsiz bir dakika bile durulmayacağını görmüş. Metanet için inanç gerekli. İnanmak ve inandıklarına sadık kalabilmekte güçtür. Onda bu, mizaca dönüşmüş. İnandığını bilmek, bildiğine inanmak gerek. Bilmek için çaba gösterme konusunda son nefesine değin ısrarcı olmuş. Sade inanmak ve bilmek yeterli değil, asıl olan yapmak. O, öğrendiği, doğruluğundan emin olduğu bilgiyi yaşamaksızın yeni bir bilgi öğrenmemiş…” (Yalsızuçanlar, s:67)

Tevfik İleri, 27 Mayıs cuntasının tehditlerine, yıldırma siyasetine asla boyun eğmemiş; şeref ve onurunu daima korumuş ve kendini yok saymak isteyenlerin oyunlarına asla gelmemiştir. Hiçbir zaman yaptıklarından pişman olmamış son nefesine kadar hizmet ettiği halkının iyiliğini düşünmüştür. İleri, insanlık tarihinin en büyük hukuksuzluklarını yapan, Yassıada Mahkemesindeki savunmasını şu sözlerle tamamlar: “ Ölüm, belki de kurtuluştur. Memleketin huzuru, benim ölümüme ve hapishanede çürümeme bağlıysa kararınızı böyle verin. Memleketimin hayrı için buna da razıyım. Başsavcı başımızla oynamaktan hoşlanıyor. Varsın oynasın. Onun peşinde değiliz ama şeref ve namusumuzla oynamasına asla müsaade etmeyeceğiz. Son nefesimizde dahi namuslu olduğumuzu iddia edeceğiz ve ispat edeceğiz”(Yalsızuçanlar,s:78)

Tevfik İleri’nin bütün çabalarına rağmen, Demokrat Partililer süreçten üç şehit, yüzlerce hazin hikâye ve sosyal hayatları parçalanan aileler bırakmışlardı. Hepsinden önemlisi halkın tercihine karşı yürütülen alçakça kampanyaydı. Demokrat Partililerin şahsında aşağılanan aslında halkın özgür iradesiyle yaptığı tercihti. Tevfik İleri’nin kızının söylediği gibi “ Evet… Her şey olabilirdi. Velhasıl bütün dehşetiyle o günleri yaşadık. Babam günlüğünde çoğunu yazmamış, çok çirkin şeyler yapıyorlardı. Çok kötü muamelede bulunuyorlar. Bunlar millete düşmanlar. Birikmiş öfkeleri var. Yılların birikimi. Seçim yoluyla iktidara gelemeyince, Halk Partisi orduyla ittifak yapıyor. Onların geleneğinde bu var.”(Yalsızuçanlar,s:211) Cumhuriyet Halk Partisi’nin halktan uzaklaşarak ordu ile işbirliğine gitmesi ve bunu siyasi bir anlayış olarak benimsemesi, onu seçkinci ve otoriter bir siyasi geleneğin parçası haline getirmiştir. “CHP+ Ordu = İktidar” formülü, yıllarca Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi anlayışı olmuştur. Bu durum Cumhuriyet Halk Partisi’nin halktan kopmasına yol açarken, siyasal rakipleri olan Demokrat Parti geleneğinin de halka yaslanmasına yol açmıştır. Türk siyasetinin ana fay hattını oluşturan bu durum bugünde siyasal süreci etkilemeye devam etmektedir. Şurası bir gerçek ki, halkın gözünde Cumhuriyet Halk Partisi sürekli olarak 27 Mayıs darbesinin arkasındaki güç olarak değerlendirilmiştir. Tevfik İleri’nin ailesi de bu gerçeği, yaygın görüşe paralel olarak değerlendirmektedir.

                                                                                      

1)Mahremin Göçü, Nilüfer Göle, Hayykitap, İstanbul, 2011.

2)Vefa Apartmanı, Sadık Yalsızuçanlar, Timaş y. İstanbul, 2011.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...