Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

İSYAN AHLÂKINA NOTLAR 3

0 56

TOPÇU

                                                                                                               -Anadolu Şehirleri Kudret Tarafından Kurdurulmuştur-

 

Nurettin Topçu’nun “isyan-itaat”, “vahdet-i vücud”, “Ene’l Hak”, “hürriyet”, “tasavvuf”, “hareket” gibi kavramları çalışırken yakalandığı bazı çelişkileri ortaya koymak onu tahrif ve tahrip değildir. Biz “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabımızda da Nurettin Topçu çizgisine bağlı olmakla beraber kendi yatağımızı bulmaya çalıştığımızı işaret ettik. Netice itibariyle Nurettin Topçu-İsmet Özel-Kemal Tahir bileşkesinde Anadoluculuk fikrini yeniden gündeme getirmeyi dert edinen bir yazı mecrası içindeyiz. Türkiye’de birden çok Anadoluculuk düşüncesi vardır. Anadoluculuk düşüncesi tarihsel bir din felsefesi de değildir. 

Biz 1996 yılında “Azgelişmişlik Üstünlüktür” kitabımızı yayınladığımızda “İslâmcılık” fikri içinde yürümediğimizi beyan etmiş olduk. Ancak bu fikrin insanımızı “köyde tutan” ya da “tarihe Türklük bilinci ile çıkaran” olarak tarif edilmesine gönlümüz razı olmadı. Horasan’dan gelen Yesevîlerin “gâvur” Anadolu’da nasıl olup da “şehir=medine” kurdukları düşüncesi bizi Nurettin Topçu’dan da İsmet Özel’den de Kemal Tahir’den de başka bir yere savurdu. Dolayısıyla 20 yıla varan kalem-yazı meselemizde bir öğrenme (öğreti) talebinde bulunduk. Hatırlayın Allah şöyle dedi: “Ellezî alleme bil kalem / O ki, kalem ile öğretti” (96 Alak 4).

Topçu’nun yazdıklarını eleştirmeyi Anadoluculuk fikrî zemini içinde yürütüyoruz. Dolayısıyla yazıp gündeme getirdiklerimize “tahrif-tahrip” diyenlere soracağımız soru şudur: Anadolu’ya baldırı çıplak olarak gelen Horasan Erenleri “Ene’l Hak” (“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak! / Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak: / Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden, / Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden, / Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet”) diyerek Anadolu’da şehirleri nasıl kurdular? Bu şehir meselesi önemli. Zira Hz. Peygamber (asv)’in Medine’yi kurmak için hicret etmesi tarih inşa etmiştir. Bugün Müslümanlar eğer oruç ve kurban (Hacc) ibadetlerini yerine getirerek tarihi yeniden yaşamakta iseler bunu Hz. İsmail-Hacer’in ve Hz. Peygamber’in (asv) “Medine=şehir” kurmasına borçludurlar. Bunu hayata geçiren bir “insan tasavvuru” olmalıdır. Nitekim Anadolu’ya gelen göçebe-fakir Türkmenlerin o tarihlerde Bizans-Rûm’a ait olan bu topraklarda tutunmayı sağlayacak bir değerleri mutlaka vardır. Bu ülkeye yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği içinde Suriye meselesi nedeniyle üç milyonu aşkın insan gelmiştir. Evsizliğe, komşu bulamamaya mahkûm kalmışlardır. Tarihe Rûm-Roma’ya ait topraklarda İslâm’ın medine=şehir tasavvurunu tahakkuk ettirerek çıkmış Horasan-Yesevî dervişlerden bin yıl sonra artık Müslüman yurdu dediğimiz bize ait vatanda durum ortadadır.

Nurettin Topçu bu tasavvuru inşaya yani şehri gerçekleştirmeye fikren muktedir midir? Biz öyle olmadığı kanısındayız. Ancak Topçu’nun toprak reformu dâvâsının Horasan Erenleri tarafından nasıl hayata geçirildiği hususuna işaret etmeden geçemeyiz. Horasan Erenleri’nin bir insan tasavvuru olmalı ki Anadolu’ya geldiklerinde şehir kurdular. Bu şehirlerin tarım yapan şehirler olması ve medrese ile tekkeyi barındırması Topçu’nun yaklaşımından başka bir “gelenek” olduğunu gösterir. Horasan Erenleri bunu insan tasavvuru ile gerçekleştirdiler. Bir yazımızda bu konuya değindik. Horasanî-Yesevî dervişlerin Anadolu’da şehirler kurduğunun kanıtı olarak “Makâlât-ı Seyyid Hârûn” adlı eseri işaret ettik. Bu konuya yeniden kısaca değinmek gerekliliği vardır. Seyyid Hârûn Horasan’da adil bir emir iken ceddinin mezarını ziyaret sonrasında bir emir alır. Gerisini okuyalım: “Şöyle didi kim ammüm dahi ceddimi her ne vakit ziyaret itsem kudretten sem’üme bir avaz geldi. Yâ hârûn Rûm’a çık, Karaman vilayetinde Küpe Tağı dirler bir tağun şarkından yanına şehir yap. Ol şehrin halkı suleha ola. Şaki olunun akıbeti hayr olmaya, diyü işidürin. İmdi bu haber beni mest ü hayran eyledi. Ben vücud âleminden vaz geldüm. Bana beglig gerekmez. Varun gayrı beg dilen didi. Ol zamanda ekseriyya beg emirlerden olurdu. Sâdâttan birini beg itdiler. Seyyid hizmetini berk eyledi. Seyyid Hârûn Sultan vücûd âlemini terk eyledi. Hudâ yolına hizmetini berk eyledi. Esrâr-ı ilahîden nice sırlara vâkıf oldı. Tefekkür-i ruhâniyle tecellî-i sübhânîye irişdi. Külli malını meblağını yağma kıldı (…) Seyyid Hârûn Sultan’un tâbîleri gelüp cem olup didiler ki hay sultanum şimdiye dek dünya padişahı iken senun hizmetünde idük. Şimdi âhit-ret padişahı oldun, bizi reddeyleme diyü figânlar eylediler. Seyyid Hârun didi ki, vücûd âlemini terk idün. Şol hayu huyile cem olınan mâl-i kabîhleri yağma idün gelün. Benimle toğrı yola gidün. Hak yolı kimesneye diriğ deguldür didi. Bunların bazısına Hak’tan hidayet irüşüp mallarını yağma ittiler, fahir libaslarını giderüp abalar geydiler. Vücud âleminden fenaya kadem basdılar. Bunlar bu halde iken yine kudretten bir avaz geldi. Yâ Hârûn Rûm’a çık, Karaman’da Küpe Tağı’nun şarktan canibine şehir yap. Ol şehrin halkı da suleha ola. Şakî olanun âkibeti hayr olmaya dindi. Bu kez bu sevdanun derdine düddi ki Karaman ne canibedur, Küpe Tağı kandadur. Halvete girip münacata vardı. Hakk’a niyaz eyledi. Müşahade halinde kudretten yine avaz irişdi sem’ine. Didi ki Yâ Hârûn, bir bulut sana kılavuz ola. Bu şevkile savmasından taşra çıkdı. Gördi bir bulut hevâ yüzinde havale turur. Hemen halkına didi ki, Biz gidevüz, siz sağ âsân kalun. Halkınun içine ğıîv düşdi. Didiler bile sensüz olmazuz. Sen kanda gidersen biz de bile gidevüz diyücek bazı ihtiyarî olan azizler evi olan evcegizi ile, evi olmayan piyade bile gitmege azm itdiler. Deve yaragını dahi kanaat üzerine azık tedbirin gördiler. Seyyid Hârûn’un biraderi Seyyid Bedreddin, Mahmut Seydî, Akça Baba Sultan, Nasibli Seydî dahi Haydar Baba, Ali Baba, Gök-Demur Baba cümle kırk kişidür” (Kurnaz, 1991: 23-25). Seyyid Hârûn Konya-Karaman Küpe Dağı’nın yanına gelir. Çok kerametler gösterir. Meraklısı bu menkıbeyi okuyup kıssadan hissesini alacaktır. Menkıbenin sonraki bahsinden de bir aktarım yapacağız: “Andan didi ki, mescid önine medrese yapılsın. Ol dahi yapıldı. Her yanadan halk gelüp çok evler yapdılar. Eyüler çoğaldı. Bahçelere heves etdiler. Bazı halk Sultan’a didi ki, Sultanum mescidlerün medreseleründür, bu yirler senün vakfundur. Bu yirlere bir mikdar icare tayin olsa nola didiler. Sultan didi ki, haşa bağışladum gelüp ev yapana. Amma ziraat olınan yirlere bir mikdar tayin caizdür didi. Bunda ahvâl çokdur. Her birisini söylemek kıssayı tıraz eder” (Kurnaz, 1991: 53). Burada kıssayı aktarmayı kesiyoruz.

Dikkat edilirse Seyyid Hârûn evlerden icar (kira-bedel) almamakta ancak ziraat sahasında bir kira-bedel salınmasını meşru görmektedir. Büyüyen şehirin iyi insanlarla teşkil edilmesi de cemaatci toplumun inşasıyla ilgilidir. Anadolu’ya gelen “Horasan Erenleri”nin bir bilgi ile bu toprakları ihya ettikleri bu menkıbeden hareketle söylenebilecektir. Nurettin Topçu’nun “Ene’l Hak”cı insan tasavvurunun Anadolu’da “kolonizatör Türk dervişleri”nin “şehir inşa etme” bilgisine atıf yaptığını görmüyoruz. Tam tersine Nurettin Topçu şehir filozoflarını (Farabi-İbn Sina) reddetmiştir. Nurettin Topçu’nun “İslam Dünyasının Uyanışı” başlıklı makalesinde yazdıkları bunu göstermektedir: “İslâm’ı kemiren iskolastik, X. Ve XI. Yüzyıllarda Farabî ve İbn Sina ile başladı. Bunlar Aristo’nun felsefesi ile kıyas mantığını tek hakikat kaynağı diye benimseyen iskolastik düşüncenin mümessili oldular. Aristo’nun görüşlerine aykırı olan her fikrin yanlışlığını önceden kabul eden bu filozoflar, Kur’an’ı Aristo’nun fikirlerine uygun olarak tefsir ettiler. Allah’ın kitabında Aristoculuğa aykırı olan esasları Aristo’nunkine uydurdular (…) İskolastik zihniyetle vahyi de akılile izaha kalkan İbni Sina’nın esaslarını hocası Farabi’den aldığı düşüncelerini ve İslâm anlayışını, XI. Yüzyılda Gazalî hücum mânasına gelen Tehâfüt adlı eserinde şiddetle tenkit etti. Daha sonra Endülüslü İbn Rüşt hücuma hücum demek olan Tehâfüt’üt Tehâfüt adlı kitabını yazarak İbn Sina’yı müdafaa ettiyse de İslâm âlemi felsefeyi terk ve itham ederek dinsizlik diye damgaladı. Hakikatte İslâm’a aykırı bazı görüşler ortaya koymuş olan, sadece İslâm’dan bin sene evvel gelen Aristo’nun felsefesi idi. Eflatunculukta olduğu gibi ondan sonra da İslâm’a uygun esaslar getiren, İslâm’ı açıklamaya yararlı görüşler ortaya koyan pekçok felsefe sistemleri ortaya çıktı” (Topçu, 1998: 49-51). Dikkat edilirse Nurettin Topçu İslâm toplumunda şehir filozoflarını reddetmektedir. Topçu’nun Eflatun’u Aristoculuğa tercih ettiğini de aşağıdaki satırlarda okuyacağız.

“Rumca’ya vakıf olan Mevlâna’nın Yunan filozofu Eflatun’un fikirleriyle doğrudan doğruya temas halinde bulunduğunu kabul etmek lâzımdır. Zira Mevlâna’nın, Eflatun idealizmini yer yer yaşatan bir çok rübaîlerine rastlıyoruz. Eflatun’a göre ruh, dünyaya gelmezden önce ezel bezminde Allah ile yaşıyordu, O’ndan ayrılmamıştı. Sonra deryadan kopan bir damla halinde Allah’tan ayrılarak bu gölgeler dünyasına düştü. Ten kafesine girdi. Burada bir gölgenin mahbusudur. Ten kafesine hapsedilmiş olan can kuşu ondan çıkmak, kurtulmak ve aslı olan Allah’a kavuşmak için feryat edip çırpınmaktadır. Aynı feryadı Mevlâna’dan dinliyoruz: Ben neredeyim? Hapishane nerede? Ben kimin malını çaldım ki bu bedene hapsedildim?” (…) Eflatun’un tesiri Mervlâna için bir hazırlık vazifesi görmüştür. Onda daha sonra Sadreddin-i Konevî’nin aşısı olacak vahdet-i vücut mesleğine hazırlayıcı olmuştur. Dünyamızı vehim ve hayalden, gölgelerden ibaret gören Eflatun’un ideler dünyası, hakikat âlemi idi (…) Bu görüşte iki dünya kabul edilmektedir. Biri içinde bulunduğumuz hayaller ve gölgeler dünyası, öbürü bu dünyadaki gölge varlıkların gerçek asıllarının bulunduğu hakikat âlemi. Allah o hakikat âlemindedir. Ruh ise, Allah’tan kopup bu dünyaya inmiş ve burada ten kafesine girerek onda hapsedilmiş bir zerredir. Vahdet-i vücud bu görüşü tekemmül ettirerek ikiliği ortadan kaldırmış bulunuyor. Onda Allah ve kâinat bir ve aynı şeydir; iki dünya yoktur. Olsa olsa gafilin görebildiği zevâhirle ârifin gördüğü hakikat ayrılığı vardır. İkisi de aynı dünyanın tasavvurudur. Ayrılık görüş farklılığından ibarettir. Eflatun’un idealizmi, onda gayesi olan panteizme ulaşmıştır. Mevlâna’da Sadreddin-i Konevî, Eflatun’u tamamladı” (Topçu, 1998: 130). Diğer taraftan Nurettin Topçu başka bir yazısında “Lâkin Eflatun’un ve Aristo’nun fikirlerini hiçbir zaman hakikat diye söylenmiş son söz olarak kabullenmeyiz” (Topçu, 1998: 53) diyecektir.

Topçu’nun İbn Rüşd karşıtı ifadelerine rağmen Ekrem Demirli’nin işaret ettiği başka yorumları da dikkate almak gereklidir kanısındayız. Ekrem Demirli, “İbn’ül Arabî Endülüs’ün büyük düşünürü filozof İbn Rüşd’ü büyük bir saygıyla zikreder (…) Göksel akıllar, nefisler, felekler, göksel yolculuk, nüzul, urûc, unsurlar âlemi, üst âlem-alt âlem ilişkileri, mütevelledât, cansız-bitki ve hayvan gibi pek çok konuda sufiler filozoflarla yakın düşüncelere sahip olmuşlardır. Bütün bunları İbnü’l Arabî ve Sadreddin Konevî’de de sıkça gözlemliyoruz (…) İbnü’l Arabî bu noktada sufinin filozof diye suçlanışını yanıtlamaya çalışırken, başka bir açıdan onun sözlerindeki doğruluğa da dikkat çeker” (Demirli, 2015: 126-127) demektedir. Yine diğer bir yerde “İbnü’l Arabî’yle birlikte sorun, tasavvufun genel mistik akımlardan ayrıştırılması ve sübjektif yöntemin kriterlerine bağlanmasıydı. Bunu yapmak ise bu kez tasavvufu metafizik bir anlayışla ortaya koymayı gerektirmişti. Özellikle Konevî, İbn Sina’nın metafizik anlayışını yeni bir gözle yorumlayarak tasavvufu yeni bir noktaya taşımıştı” (Demirli, 2015: 246-247) şeklindeki yorumuyla felsefe (İbn Sina)-tasavvuf (Sadreddin Konevî) ilişkisini Topçu’nun itiraz ettiği sahadan kopartır.

Ekrem Demirli, İbnü’l Arabî ve Konevî’nin “vahdet-i vücud” kavramını şöyle verir: “Âlemin her an yok olan arazlardan oluştuğu ve gerçekte sadece Tanrı’nın baki kaldığı sonucuna ulaşır. Konevî de bu düşüncededir. Böylelikle Konevî’nin Tanrı-âlem veya genel anlamda varlık görüşünü özetleyen temel bir kavram olarak vahdet-i vücuda ulaşırız (…) Mutlak varlık Tanrı, aynı zamanda mutlak fail ve yaratandır. Tanrı’nın gerçek fail olması, onun yaratmayla ilgili isimleriyle birlikte özellikle cevher-araz tartışmalarında bilinen el-Kayyum ve el-Hayy isimleriyle ilgilidir. Bunun anlamı O’nun her şeyi var eden ve ayakta tutan olduğudur. Bir an bile varlıklardan yardımını çekse her şey yok olurdu. Bu durumda Konevî’nin vahdet-i vücud görüşünün en iyi ifadelerinden birisi, Tanrı’nın her şey ile beraber olmasıdır” (Demirli, 2015: 175-176). Ekrem Demirli’nin bu yorumu ile Topçu’nun “İnsan beşeriyetini aşarak tabiat-üstü bir varlığı isterken aslında kendi kendisini istemiş olmaktadır. İnsan böylece Allah’la özdeşleşmektedir (…) Uluhiyete boyun eğmek, insanın kendi kendisine karşı isyan etmesi demektir. İsyan eden adam, âdeta insanlıkla Allah’lık arasında bir vasıta haline gelmektedir. Bu, insanlığın ilahî tabiata bir iştirakidir” (Topçu, 1995: 197) beyanı arasında bir mahiyet farkı bulunmaktadır. Topçu, “Allah’a iştirak etmek üzere isyan-hareket”ten bahsederken Ekrem Demirli’nin Ekberîlik yorumu “Tanrı’nın herşey ile beraber olması”na yönelmektedir. Bu ikinci yorumu kabul etmek zorundayız.

Niçin?

Çünkü Seyyid Hârûn menkıbesinde gördük ki şehiri kurmak noktasında Seyyid Hârûn’un aklında bir fikir yoktu. O fikir kudretten geldi. Nitekim Allah şöyle demiştir: “Onları siz öldürmediniz ama onları Allah öldürdü. Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı” (8 Enfal 17). Anadolu’da şehirleri kurduran Kudret idi.

 

-        Demirli Ekrem, Tasavvufun Altın Çağı-Konevî ve Takipçileri, Sufî Kitap, 2015

-        Kurnaz Cemal, Mâkâlât-ı Seyyid Hârûn, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1991

-        Topçu Nurettin, İA, İsyan Ahlâkı, Dergâh Yayınları, 1995

-        Topçu Nurettin, İİ-MT, İnsan ve İslâm-Mevlâna ve Tasavvuf, Dergâh Yayınları, 1998

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...