Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

İSYAN AHLÂKI’NA NOTLAR 2

0 21

top_u

-vahdet-i vücud-

Nurettin Topçu’nun doktora tezinin başlığı “Conformisme et Révolte” hakkında Mustafa Kök “Uysallık ve İsyan” başlığının değil “İsyan Ahlâkı” başlığının kullanıldığını yazıyor (Kök, 1995: 8). “Conformisme et Révolte” başlığının “İsyan Ahlâkı” şeklinde Türkçeye aktarılması “ahlâk” kavramının İslâmî metinlerde yer alan muhtevasını vermemektedir. Müslüman ahlâk filozofları ahlâkı öncelikle bir “ilim” ve sonra da “terbiye” olarak tanımlamışlardır. Örneğin Abdurrahman Şeref “Ahlâk ilmi, beşeriyetin hakiki yolunu belirleyen, insan ruhunun yetilerini olması gereken gerçek değerine ve mükemmelliğine sevk eden ilkeleri ele alır” (Şeref, 2012: 17) der ve “Yaratılış gayesini tanımayı, sahip olduğu yetileri ve gücü mükemmel hâle getirmeye doğru sevk etmeyi öğreten ilim, ahlâktır” şeklinde bir tarif verir (Şeref, 2012: 17). Ebû Bekir Râzî de “et-Tıbbu’r Rûhânî” adlı eserinde insan tabiatının isteklerini kaldırıp onları terk etmeyi temel mesele olarak ele almıştır. Râzî’ye göre hayvan, herhangi bir sınırlandırma yapmadan ve bir seçimde bulunmadan tabiatının gerektirdiği şekilde hareket eder. Bu durumda “insanların avam tabakasının, tabiata gem vurma ve hevaya sahip olma konularında hayvanlardan üstün oldukları kadar, faziletli filozofun da avamdan üstün olması gerekir (…) Bundan dolayı akıllı kimse için doğru olan, heva ve tabiatı engellemek, sınırlandırmak ve sonuçlarını düşündükten sonra onları serbest bırakmak; kazanacağını zannettiği yerde kaybederek hüsrana uğramamak ve haz elde edeceğini düşündüğü yerde de elem elde etmemek için somutlaştırarak, kar ve zararını hesap ederek en avantajlı olana tabi olmalıdır” (Râzî, 2004: 61). Müslüman ahlâkçılar (Abdurrahman Şeref) “insan fıtratında iyilik ve kötülük olmak üzere iki tür tohum mevcuttur. Terbiye, terazinin iki kefesinden birine atılacak ağırlığa benzemektedir. Hangi tarafta konulursa o tarafa meylettirir” (Şeref, 2012: 22) demişler ve hatta “Terbiye kimin hakkıdır?” sorusunu sormuşlardır. Terbiye hakkı sorusunun cevabı olarak “Terbiyenin ilk alındığı yer ailedir. En geniş dönüp dolaştığı yer kişinin mensup olduğu topluluk ve toplumun genel durumudur” ifadesiyle “Müslüman toplumu” işaret ederler.

Nurettin Topçu’da ahlâk meselesi bu istikameti izlemez. Nurettin Topçu’da da insan kötü bir varlıktır. Biz “insanın özü kötüdür” düşüncemizi Nurettin Topçu’dan aldık. Ancak Topçu’dan farklı olarak “ızdırap-merhamet hareketi” gibi kavramlardan yürümekte değiliz. Ayrıca biz ısrarla vurgulamaktayız ki “Ene’l Hak” doktrini Nurettin Topçu’nun Anadolu’da inşa etmek istediği “Ahlâk Nizamı”nı tesis edemez bir insan projesidir.  Bu manada Ene’l Hak’çı “vahdet-i vücud” felsefesinin de Topçu’nun gündeme getirdiği Yunus-Hacı Bayram ve hatta Mevlâna’nın savunduğu “vahdet-i vücud” doktrini ile ilgisi yoktur. Topçu diyor ki: “Herşeyden evvel insan, sefil bir varlıktır. Zira maddenin kalın-bına bürünmüş olan nefsinin esiridir. İnsanın ilk hareketleri, nefsinin kımıldanışlarıdır. Ve eğer insan ömrü boyunca nefsine söz vererek onun kumandasında yaşamak isterse hayvanî bir hayatın mahkûmu olur. O insanda bütün hayvanları bulmak kabildir. İnsanın küçük ve sefil dünyası olan nefsinden onu Allah’a yaklaştıran düşünen varlığına yükselmek, hayatın mânâsı olsa gerektir. Bu iki atletizm, önce tezatlarla dolu olan varlığı, tezatlarından sıyırıyor, hür ve büyük bir eser, bir büyük kâinat olan ruhuna kavuşturuyor. Bu ilahi yolculukta önce insan kendi sefaletlerini anlıyor ve kendisine çevriliyor. İlk düşüncemiz, sefaletimizin düşünülmesidir. İştahalarıyla yaşamaya başlayan insan sonra ızdırabını idrak ediyor. Bununla gerçek ruh hayatı başlamış oluyor. Bu insan artık ferd olan benliğinden çıkarak kainatın bütününe doğru yürüyen yolcudur. Gerçeğe yönelen insanda görülen ilk inkılâp, ilk ilâhî tecelli, etrafına saldıran iştahalarını red edip bütün başkalarının başka insanların sefaletlerine uzanan ızdırabı benimsemesidir. Bu bizde merhametin hareketidir” (Topçu, İİ-MT, 1998: 15). Topçu’nun bu “İNSAN” tasavvurunda eksiklik “insanın insan’ın kötülüğü meselesinden kurtulmaya muktedir olup olmadığı” sorusuna cevap verememesinden gelmektedir. Topçu’ya göre “düşünen insan” artık ruhuna kavuşur ve ilahi tecelliye mazhar olur. Nitekim şöyle der: “Merhametle kurtuluşa eren ruh ise etrafında kurtaracak başka varlıklar arar” (Topçu, İİ-MT, 1998: 16). Bu elbette ki yanlış bir yaklaşımdır. Çünkü İslâm’ın bize öğrettiği şudur ki, insan ancak Allah’ın bağışlaması ile kurtuluşa erebilir. Ayrıca insan için dünya hayatında kurtuluş yoktur. Topçu’ya göre ise “Allah’dan gelen dinlerin bize sunduğu ilham sayesinde önce sefil bir hayvandan başka bir şey olmayan insan, gerçek insanlığına kavuşur, selâmet beldesine ulaşır (…) İlhamdan fışkırmayan duygunun hayvanî olduğunu söyledik. Esasında ilâhî olan ilham sayesinde hayat bulan duygularsa insanın duygularıdır. Sevginin, affın ve merhametin hayatımıza hakim olmaları için sonsuzluktan gelecek ilhamı almaya mecburuz” (Topçu, İİ-MT, 1998: 18-19).

Topçu’nun vahdet-i vücud doktrinini hem Hallac’tan hareket ederek felsefesini kurması ve hem de “vahdet-i vücud” kavramını “panteizm” şeklinde algılaması Türkiye’de tartışılamamıştır. Topçu, “Mevlâna ve Tasavvuf” kitabında pantezim ile “vahdet-i vücud” meselesini birbirine karıştırmıştır: “Mevlâna’nın felsefesi, yani dünya görüşü, panteizme dayanır. Panteizm veya vahdet-i vücud şudur: Allah ve kâinat aynı cevherin iki türlü görünüşüdür. Hakikatte bunlar birdir, kâinat Allah’tan başka bir şey değildir. Kalp gözü açık olan ârif eşyalarla Allah’ı görür. Akîl, Allah’dan başka Allah ararken ârif Allah’la kalp kalbe beraberdir. Herşeyle birlikte O’ndadır. Ve O’nda yaşamanın zevkini tatmıştır” (Topçu, İİ-MT, 1998: 116). Topçu, Hallaccı “Ene’l Hak” fikrini “isyan ahlâkı” kavramının temeli kılarken Mevlâna’yı da Hallaclaştırmakta ve üstelik panteistleştirmektedir. Bu son derece yanlış bir tavırdır ve ne yazık ki Türkiye’de Nurettin Topçu kritikleri yapan yazarlar tarafından da dile getirilmemiştir.

Ekrem Demirli, “Tasavvufun Altın Çağı” başlıklı kitabında Mevlâna’nın sufî dünyasını çok etkileyen Şems-i Tebrîzî’nin Hallac’ın beyan ettiği “Ene’l Hak” ifadesine dair yorumunu şöyle nakleder: “Şems-i Tebrîzî’nin bu ifadeye dönük eleştirisi dikkate değerdir. Tebrîzî, sözün yanlış bir ifade olduğunu, böyle demenin sonuçta Hıristiyanların Mesih’in ilahlığı hakkındaki görüşüne varacağını belirterek (…) eleştirir” (Demirli, 2015: 53). Demirli’nin de “Ene’l Hak” tabiri hakkında yorumu şudur: “Burada (…) tamamlanmasının sonucunda salikin “Allah olabileceğini” iddia etmektedir. Her şeyden önce, ifadede belirsiz yanlar bulunduğunu söylemeliyiz. Bir şeyin tamamlanması nedir ve tasavvufun –ve sürecin-tamamlanmasıyla Allah olmak arasında nasıl bir ilişki kurulabilir” (Demirli, 2015: 53). Demirli, İbn Arabi’nin görüşlerini naklettikten sonra şu yargı ile konuyu bağlar: “tasavvuf, yani sufi olmak, hiçbir zaman tamamlanmayacak bir süreçtir. Dolayısıyla süreçte bulunmak, zaten ilah olmamak demektir. Nitekim İbnü’l-Arabî insanın daima sülûk ve arayış içerisinde bulunmasını, onun insan olmasının zorunlu sonucu saymıştı” (Demirli, 2015: 59). Topçu ise Mevlana ve İbn Arabi’yi Hallaclaştırarak aktarmaktadır. Ayrıca bu aktarım vahdet-i vücud’u da panteistleştirmektedir. Topçu bir yerde şöyle der: “Mevlâna’nın dünya görüşünün merkezinde insan telâkkisini buluyoruz. Onun ahlâk felsefesi, insan anlayışına dayanıyor. Allah’tan unsurlara doğru inişin mahsulü olan insan, bu hali ile düşmüş bir varlıktır. Eflatunculuğun tâbiriyle ‘göklerini hatırlayan düşmüş bir Allah’tır.’ İnsanın diğer varlıklar arasında imtiyazlı durumu, aklın saltanatı ile bezenmiş olmasıdır. Aklın fonksiyonu ise onu aşkın hududuna kadar götürmesidir” (Topçu, İİ-MT, 1998: 117).

Diğer taraftan Yunus-Hallac ilişkisinde Yunus’un ne söylediğine de bakmak gerekmektedir.

“O Hallac-ı Mansur ile / Söyler idim Enel Hakk’ı.

Benim yine o boynuna / Dar urganı takan benim.”

Yunus bu dörtlükte Hallac’ın “Ben Allah’ım” şeklindeki ifadesini “Kendini bilen Rabbini bilir” ya da “Allah bes baki heves” hakikatini ortaya çıkardığı oranda yani “beşeriliğin ortadan kalktığı yerde kalan Allah’tır” fikrini tasdik etmektedir. Bu durumda sorun şu olur: Beşerilik ne zaman ortadan kalkmaktadır? Ene’l Hakçı sufizmin karşılaşacağı başat soru insan-beşer pozisyonunun iptal edilebilirliği mümkün müdür? Olacaktır. Kur’an “Kul innemâ enâ beşerun mislukum / De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım” (18 Kehf 10) ayeti ile Peygamber (asv)’in dahi beşeriyetinin silinemeyeceğini işaret etmektedir. Bu durumda, “Rab rabdir, kul da kuldur” anlamını bozduğu oranda “Ene’l Hak” beyanının boynuna urganı takanın yine Yunus olması Anadolu sufiliğinin Hallaccı vahdet-i vücud’u kabul etmediğinin işareti olarak görülmelidir.

Nurettin Topçu’nun “Fayda, mutluluk, içgüdü, toplum… bunların hepsi de insanın kurtulması gereken insanî esaret şekilleridir. İnsan ancak hayatın bütün zorluklarını aşabildiği ölçüde ahlâklıdır” (Topçu, İA, 1995: 31-32) ifadelerinde ön göremediği bir tehlike barınmaktadır. Bilindiği gibi Hz. Ali (ra) Hz. Talha-Zübeyr (ra-e) tarafından halife seçilmiştir. Siyasi sebeplerle bir süre sonra kendisinden Hz. Osman (ra)’ı öldürenlerin bulunup cezalandırılması istenmiştir. Hz. Ali (ra) henüz hilafetini Müslüman topluma tam anlamıyla kabul ettirmeden bu talebin gerçekleşemeyeceğini beyan edince Cemel vakıası gerçekleşmiştir. Hz. Aişe-Talha-Zübeyr (ra-e)’in “Ene’l Hakçı isyanı” Müslüman toplumda kaos oluşturmuştur. Bu nedenle Topçu’nun “Kendisinin ve Sonsuz’a yani Allah’a uzanan hareketinin dışında var olan her şey artık hayalden ve vehimden ibarettir. Bu, insanın kendi bütünlüğü içerisinde bir çeşit değişimdir. Böylece kemâle eren benlik, birliğin yolu üzerine çıkan her engele karşı koyar. Bu mücadeleden, isyan hareketi, şu sözde ifadesini bulan temel bir ahlâkî hareket fışkırır: Ben hakikatim: Ene’l Hakk” (Topçu, İA, 1995: 31-32) şeklinde ifade ettiği doktrini tarihsel anlamda kan ve gözyaşının bizatihi sebebidir. Topçu’nun şu soruya cevap vermesi elzemdi: Herkes “Ene’l Hak” demeye başlarsa ve kendince haklı da olursa (Allah’ın kendisinde hareket ettiği şahsiyet haline gelirse) kim kime itaat edecek, nizâm nasıl kurulacak?

 

-        Demirli Ekrem, Tasavvufun Altın Çağı-Konevî ve Takipçileri, Sufî Kitap, 2015

-        Kök Mustafa, Nurettin Topçu’da Din Felsefesi, Dergâh Yayınları, 1995

-        Râzî Ebû Bekir, et-Tıbbu’r Rûhânî- Ruh Hastalığı, İz Yayıncılık, 2004

-        Şeref Abdurrahman, Ahlâk İlmi, Elis Yayınları, 2012

-        Topçu Nurettin, İslâm ve İnsan-Mevlâna ve Tasavvuf, İİ-MT, Dergâh Yayınları 1998

-        Topçu Nurettin, İsyan Ahlâkı, İA, Dergâh Yayınları, 1995


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...