Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

İSMET ÖZEL TÜRK MÜSLÜMANLIĞI KAVRAMI İÇİNDE MİDİR?

0 191

733585

Hamza Türkmen’in Ezgi Başaran’la 13.07.2015 tarihinde yaptığı röportajdan aktaracağımız bir iki beyan var:

“İslamcılık “İslam’ı dar bir inanç sistemi değil, inanç dâhil bir dünya görüşü olarak algılamaktır.” Veya İslamcılık, “İslam’ın bütün ünitelerini hayata ve nefislerimize hâkim kılma ideali ve aksiyonunun adıdır.” Bu tanımlar bütünlüğünde bakıldığında İslamcılık tanımı,  Kur’an’daki  “mü’min, muslih, salih, sıddık, şahid, şehid, muttaki, alim, takva vb.” kavramların hayatlaşan bir tefsiridir. Yani  “İslamcılık; itikattan siyasete, kültürden ekonomik çabalara kadar Kur’an’ın ve sahih Muhammedi Sünnet’in fıtri ve evrensel ölçülerine yönelmenin önemli bir imkânıdır.”

“İslami bilinçlenmelerini artıracak İslam coğrafyasındaki kültürel birikimin çeviri ve tecrübî aktarımları 1970’li yılların ortalarından sonra bağımsız kimlikli bir İslamilik süreci başlattı. “Tevhidi Uyanış Süreci” diyebileceğimiz bu çizgi özellikle okumuş genç nesil arasında yaygınlaştı; Türkiye tarihinde ilk defa mezhepçi ve batini din anlayışından arınmaya çalışan; sağcı, devletçi, milliyetçi kirlerden temizlenmeye ve sadece biz Müslümanlardanız diyen bir uyanış tohumlanmaya başladı. 1970’li 80’li yıllara kadarki İslami gündeme Türkiye İslamcılığı diyebiliriz. 1970’li 80’li yıllarda palazlanan tevhidi uyanışa ise “Evrensel İslamcılık” da denilebilir. Rejimi veya Batılı oryantalistleri en çok ürküten Kur’an’ı bir hayat kitabı ve hayat düzeni va’zeden ilkelerin kaynağı olarak gören İslami veya tevhidi uyanış süreci olmuştur (…) 2004’te Bilgi ve Düşünce dergisinde (…) bazı yazarlar, AK Parti’ye Eski İslamcılığı terk edip; özgürlükçü, demokratik, liberal öğeleriyle ve bazı modernist müellifleri içinde barındıran Yeni İslamcılığı önerdiler, ama dikkate alınmadılar. AK Parti’ye göre İslam, Allah ile kişinin vicdanı arasında bir kabuldü. İslamcı değildi, diğer inanç ve düşüncelere saygılı olduğu gibi Müslümanlara hürmetkârdı. (…) Ama son İslamcılık tartışmasıyla (Ali Bulaç’ın) yaptığı şey, hatları birbirine karıştırarak İslamcılığı bir kaos içinde göstermek ve AK Parti’nin kuyruğuna takılmakla itham etmek. Yani 28 Şubat süreci öncesi ve sonrasında iktidar olma heyecanlarını kaybedip savrulan birikimli tipleri, Erdoğan’ın kahvelerden, nargile salonlarından toplayıp birikimlerini verimli olarak kullanması İslamcıların hükümet veya devlet tarafından devşirmeleri değildir. Zira onlar, İslamcılıktan anladıkları vahyi bilinç ve yönelimlerini yitirmiş; liberalizme, sufizme, tarihselciliğe, sol ve sosyalist öykünmeciliğe, köşe dönmeciliğine hatta anarşizme savrulmuş bireyselleşmiş ve çözülmüş “Eski İslamcı” tiplerdir. Hedef yanlışlığından ortaya çıkan hayat ve yeni hedef boşluğu, birilerini İsmet Özel gibi “Türk Müslümanlığına ve ulusçuluğuna” birilerini de “Kürt Müslümanlığı ve ulusçuluğuna” savurmuştur. Bulaç’ın yanlışı veya bilinçli manupülasyonu ise, çözülmüş Eski İslamcıların AK Parti politikaları içinde istihdam edilip değerlendirilmesini, sanki İslam veya İslamcılar devlet tarafından devşiriliyormuş gibi göstermesi demagojidir.”

Bu beyandan çıkarılacak bazı tespitler: 1) İslâmcılık vahyi bilinç ve yönelimdir, İslamcılık Kur’an’ın ve sahih Muhammedi Sünnet’in fıtri ve evrensel ölçülerine yönelmenin önemli bir imkânıdır, 2) Sufizm, İslâmcılık değildir, 3) İsmet Özel Türk Müslümanlığı ve ulusçuluğuna kaymıştır, 4) Çözülmüş eski İslamcıların AKP iktidarının politikaları içinde istihdam edilmesi İslamcılığın öldüğü şeklinde değerlendirilemez.

Hamza Türkmen’in röportajında eleştirilecek pek çok unsur olmakla beraber benim dikkatimi çeken ve eleştirilmesi gereken en başat husus AKP politikaları ile bağdaşmazlığını ısrarla korumuş olan İsmet Özel’in Ali Bulaç-Mümtaz’er Türköne tarafından yürütülen “AKP dolayımında İslamcılık öldü vs” tartışmalarının içine çekilmek istenmesidir. Hamza Türkmen, İsmet Özel’in “İslamcılık öldü” tartışmaları içinde olmadığını bildiği halde “Hedef yanlışlığından ortaya çıkan hayat ve yeni hedef boşluğu, birilerini İsmet Özel gibi “Türk Müslümanlığına ve ulusçuluğuna” birilerini de “Kürt Müslümanlığı ve ulusçuluğuna” savurmuştur” şeklinde bir cümle kuruyor.

Ancak Hamza Türkmen’in daha yadırgatıcı illizyonu İsmet Özel’in “Türk” kavramına verdiği muhtevanın bir “Türk Müslümanlığı” fikrine dönmediği gerçeğini yamultması ve İsmet Özel’e ait “Türk” bilincinin bir “ulus/nation” olmadığını bilinçli olarak saklamasıyla ilgilidir. Hamza Türkmen Ali Bulaç-Mümtaz’er Türköne’nin “İslamcılık öldü mü?” tartışmalarını aşan teorik bir saha belirlemesi yapmak istiyor. Böylece İslamcılık tartışmalarında lokalize olmaya izin vermeyen ve bütün muarızlarını kapsayan bir tanımlamanın altını doldurmaya çalışıyor. Bu tanımlama gayretini saygıyla karşılamak gereklidir. Zira İslamcılık tartışmaları günümüze değin tanımsız bir kavramın etrafında dönmekteydi.

Şimdi gelelim “Hedef yanlışlığından ortaya çıkan hayat ve yeni hedef boşluğu, birilerini İsmet Özel gibi ‘Türk Müslümanlığına ve ulusçuluğuna’ savurmuştur” cümlesine.

Hamza Türkmen, İsmet Özel’in “Türk” kavramını “ırk” karşılığında kullandığı iddiasıyla çarpıtmaktadır. İsmet Özel Türk’ü ırkyerine kullanmamaktadır: “Bizim burada ırk esasına dayanmayan ve sadece dinin temel alınarak bir inşanın gerçekleştirilebileceği bir millet olma şansımızı artıran vakıalar. Türkiye bugün dünyaya yeni bir millet olarak çıkabilir, yeni bir İslam milleti olarak. Hiçbir ırkî önemi olmayan, fakat birlikte yaşamanın, birlikte dine dayalı yaşamanın ya da dine dayalı birlikte yaşamanın tek tutamak olduğu bir ülke olma, bir ülke örneği gösterme şansını kullanabilir” (Özel, 2010: 47). İsmet Özel Anadolu’da “Türklüğün” nasıl gerçekleştiğini de şöyle vurgulamıştır: “Mübadele Türk Hıristiyanların Yunanistan’a verilip, Türk olmayan Müslümanların Yunanistan’dan alınması ile oldu. Yani Türkiye Cumhuriyeti etnik İslamcılık (!) yaptı mübadele ile. Ekrandan sayılarının iki milyon olduğunu Patrikten öğrendiğim Türk asıllı Hıristiyan’ın Yunanistan’a verildiği mübadele. Gidenler arasında Karamani, yani Karamanlılar da var. Bu şaka değil. Onlar Grekçe bilmeyen, Türkçe İncil okuyan, ayinlerini Türkçe yapan Hıristiyanlardı. Orta Anadolu’da yaşıyorlarlardı; İstanbul Rumları ve Batı’daki Rumlar-Grekler-tarafından Karamani adıyla anılan ve İstanbul’a geldiklerinde Rum evlerinde ya da Müslüman evlerinde hizmetçilik, bahçıvanlık yapan çoğu yoksul insanlardı. Bunlar ne oldu, mübadele ile Yunanistan’a gönderildi. Burada İzmir’deyiz, bol miktarda Giritli olabilir aramızda. Yunanistan’dan Giritlileri, Rodosluları aldık. Tabii Yunanistan’ın başka yerlerinden de alınanlar oldu ama en çok Giritlilerdi gelenler. Giritliler sadece Müslümandılar, Türklükle ırkî olarak-cismanî ırk diye birşey varsa- hiçbir alâkaları yoktu” (Özel, 2010: 44).

Alıntılardan da anlaşılacağı üzere İsmet Özel’in “ulus-nation” şeklinde anlaşılabilecek bir “millet” ve “Türk” kavramına vurgu yaptığı ya da “Türk ulusçuluğu”na savrulduğu falan yok.

İsmet Özel İstiklâl Marşı Derneği’nin hazırladığı “Yükselen Ruh: İstiklâl Marşı ve Anayasa” adlı belgeselin 9 Mart 2013 tarihli gösteriminde Müslüman olmanın etnik kökeni silikleştirmesi hakkında bir hatırasını aynı yaklaşımdan hareketle anlatmaktadır:

“Size bir anımı nakledeceğim. 1966 yılının Mart ayı olabilir. Cizre’den Suriye’ye geçtim. O zaman ben çok sıkı bir Kürtçüydüm. Etnik olarak Kürtlükle hiçbir alakam yok. “Pasavan”la geçiliyordu o zaman. Sınır insanları böldüğü için sınırın iki tarafında da aynı aileden insanlar var. Dolayısıyla ben dilekçemi “Dayımın hastalığı sebebiyle” gibi uyduruk bir şeyle verdim. Ve bir pasavan aldım kaymakamlıktan. Yanımda Cizreli, Hukuk Fakültesi talebesi veya mezunu –şu anda hatırlayamıyorum- biriyle geçtim sınırı. Orada ben on gün kaldım. Birçok köy ve kasaba gördüm. Bizim Türkçede Derik adını verdiğimiz, onların Arapça başka bir isim verdikleri bir kasabada çok militan sıkı Kürtçü Kürtlerle tanıştım. “Ah sizin oradaki dağlar bizim orada olacaktı ki siz görecektiniz” diyorlardı. Bir tanesi, yanılmıyorsam Agit isminde biri bana “Bütün derdimiz sizin topraklarınızdaki Kürtler” dedi. “Onlara Kürt olduklarını anlatamıyoruz. Tutturmuşlar ‘Türk’üz’ diye!” Hacca giden ve Hac’dan dönen insanlara propaganda yapmaya çalışıyorlar. Fakat bunları hiç dinlemiyorlar. “Gidin işinize! Bir Türk’üz!” diyorlar. Bunu Kurmanci söylüyorlar. “Sonunda o kadar öfkelendim ve ‘Ulan sizin ananızı Türk mü bilmem ne yaptı!’ diye onlara küfrettim.” dedi. Yıl 1966. Türkiye sınırları içinde bir asimilasyon politikası bilhassa Batılı güçlerce engellenmiş olduğu halde insanların dini dayanakları yüzünden kendilerini İslâm davasına bağlı olmaları yüzünden Türk saymaları kendiliğinden bir hadiseydi. Şimdi işler çok değişti.”

İsmet Özel’in “Saymayan Sayılmaz 1” başlığıyla kayıt altına alınan sohbetlerinde de Türk kimliğinin “olunan” Türkmen-Kürt-Arnavut-Boşnak-Arap-Fars-Çerkes kimliklerin ise “doğulan” bir aidiyet olduğu vurgulanmıştır:

“Dünyada dini ile milliyeti yekvücut olan bir unsur vardır, onun adı da Türk’tür. Dinini başka ve milliyetini başka türlü yansıtamayan her kim olursa olsun Türk’tür. Türklüğe nereden geldiğin hiç; ama hiç önemli değildir. Önemli olan Türklüğe gelip gelmediğindir. Madem Kur’an, furkandır; bizim de farkı fark etmemiz lâzım. Aramızdaki münafıkları da Türklüğe gelip gelmediklerini fark ederek fark edebiliriz. 500 sene öncesinden itibaren, Avrupa’da ihtida edene, Müslüman olana, “Türk oldu” denildi, “Arap oldu” denilmedi. Türk odur ki, dini böyle olduğu için milliyeti de böyledir, milliyeti böyle olduğu için dini de böyledir. Din ve milliyet farkı gözetirsen Türk olamazsın. Türk’ün tarafına geçemezsin. Çünkü adam ben Müslümanım ama Arnavutum dediği zaman dünya şartları onu, kendisi istese de istemese de, gayrimüslim planların bir parçası haline getiriyor.”

İsmet Özel’in “Türk” kavramını etnik bir temelden hareketle inşa etmediği “millet” kavramını ise “din sahibi halk” olarak ele aldığı entelektüel zeminin bildiği bir husustur. Hamza Türkmen’in “millî-millet” kavramlarını da “ulus-nation” kavramıyla karıştırması İsmet Özel’i yanlış yorumlamasına neden olmaktadır. Hamza Türkmen Türkiye’de İslamcılığın Kökleri başlıklı kitabında “Modernleşme sürecinin kendi şartlarında oluşturduğu ve 1789 Fransız Devrimi’nden sonra somut olarak modelleştirip 20. Yüzyıl sömürge halklarına sunduğu ulus/millet olma ideali, modernleştirici bir projedir” (Türkmen, 2008: 200) cümlesinde “ulus” ve “millet” kavramlarını eşanlamlı kullanarak İslam vahyinde “millet” teriminin “dinî toplum” olarak adlandırıldığını görmezden gelmektedir. Osmanlı toplumunda da “millet” terimi Hamza Türkmen’in varsaydığı gibi modernleşme sürecinin sonunda ortaya çıkmamıştır. Tam aksine Osmanlı üst kimliği altında yaşayan dinî toplulukları (milletleri) ifade etmekte kullanılmıştır. Bu kimlik nedeniyle Kürt-Türkmen-Arnavut-Boşnak gibi etnisiteler farklı ulusların değil tek millet olan Müslümanlığın içinde kabul edilmişlerdir. Nitekim Uğur Kurtaran “Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi” başlıklı yazısında Osmanlı’daki “millet” teriminin vahiy temelinde ve  “dini topluluk” şeklinde şeklinde tanımlandığını ifade etmektedir:

“Osmanlı sistemi içerisinde “Millet” tabiri Arapçadaki anlamı ile dinî bir topluluğu karşılayan bir terim olup, bu terim kimi zaman geniş bir cemaati olduğu gibi yansıtmakta, kimi zaman bir dille konuşan grubu, kimi zaman ise, bir ibadethanede ibadet eden aynı inançtaki insanları ifade etmektedir. Buna göre, Osmanlılarda farklı milletlerin sosyal, siyasal ve yasal konumları dinsel ve mezhepsel bağlılıklara göre şekillenmiştir. Bu anlamda Osmanlı sistemindeki ‘Millet’ kelimesi klâsik İslam literatüründeki anlamına uygun bir şekilde belirli bir sözü veya vahiy kitabını kabul eden topluluklar için kullanılmış ve bu sistemde her millet grubu kendi içinde hiyerarşik olarak ve mensup olduklarıdinin hükümlerine bağlı kalarak düzenlenmiştir. Bu çerçevede OsmanlıDevleti’nin hâkimiyeti altında bulunan toplulukların din ya da mezhep esasına göre örgütlenip yönetilmesine “millet sistemi” denilmiştir” (Kurtaran, 2011: 58-59).

Hamza Türkmen’in İslamcılık tarifinde “Sufizm İslamcılık değildir” şeklinde ifade ettiği yaklaşımın da İsmet Özel’in Anadolu’da Türk’ün fütüvvet hareketi içinde kökünü arayış çabasıyla bağdaşmadığına işaret etmek gereği vardır.

İsmet Özel “Saymayan Sayılmaz 1” başlıklı söyleşisinde “Türkün işlerinin fütüvvet teşkilatı ile başladığını düşünürseniz, bütün Akdeniz havzasına sahip olan düzenin tekke ve medrese müktesebatıyla yürüdüğünü düşünürseniz, buradan yapmak ve bilmek arasıdaki çatlağın nasıl onarıldığını anlamak hiç zor değildir” demektedir. Oysa Hamza Türkmen “Kapitalist kültür odaklarının veya BM’nin listesinde yer alan Muhyiddin-i Arabi, Hallac-ı Mansur, Mevlana gibi mistik insan modellerini ısrarlı bir şekilde gündemlerine almaları”nı sahih gelenekten sapma olarak değerlendirmekte, Kur’an inancında tarih ve toplum değerlendirmesinde ve mücadele yönteminde olmadığını düşündüğü bir yerden konuşmaktadır. Hamza Türkmen’e göre “gelenekten yararlanmalıyız” tezinin muhatabı olan  sufî yaklaşımlar postmodern zamanlarda “şirk ideolojisi”dir. Hamza Türkmen’in bu yaklaşımıyla sufî eğilimleri “kitleleri uyutmak, sahih değerlerden uzaklaştırmak amacıyla bir afyon” olarak nitelemektedir  (Türkmen, 2008: 130).

Hamza Türkmen’in yazı ve söyleşilerinde İslamcılığın kendini tarif etme ihtiyacı hissetmesi değerli bir çaba olarak görülmelidir. Hamza Türkmen bir “Kur’an’î sünnetullah modeli” oluşturma peşinde bazı kavramlara atıf yapmaktadır. Bu kavramları “cihad”, “ıslah” ve “içtihad” temelli “İslamcı tavır” olarak dile getirmekte (Türkmen, 2008: 172) ve “aşamalı tarih” yaklaşımı ile tarihi ıslahat/ihya hareketleri şeklinde inşa etmeye yönelmektedir (Türkmen, 2008: 85).  Türkmen’in 13 Temmuz 2015 tarihinde Haksöz Haber Sitesi’nde yayınladığı “İslamcılığın Kökü ve Değişimi” başlıklı yazıda bu üç aşamalı tarih şu şekilde anlatılmaktadır:

“Islah çizgisi için İslamcılık ifadesi araçsaldır. Önemli olan İslamcılık eğilimi ile  İslam’a yönelen duygusal aidiyetleri, vahyi bilinç düzeyine çıkartabilmektir. Ama tüm Müslümanlar başkalarını ihya etmeyi öncelemeden, ilkin kendi nefislerini ıslah etmeli ve kendilerini inşa etmelidirler.Ve sonra tebliğ ve tanıklıktaki ilk merhalemiz, sempatizanlık bağlamında İslami aidiyetlere kapı açan insani ve İslami duyarlılığı veya İslamcı ruhu yaygınlaştırabilmek olmalıdır.

İkinci merhalemiz, kendini İslamcı kabul edenleri veya İslami duyarlılık sahiplerini, gereğince vahyi ölçülerle tanıştırıp köklü bir değişim ve dönüşüme yöneltmek; hep birlikte vahyin tanıklık ahlâkına ulaşabilmektir.

Üçüncü merhalemiz ise, vahyi bilinç ve şura temelinde sabikun’u ya da vahyin şahidlerinden olan öncü devrimci nesli veya muslihun’u şura temelinde çoğaltabilmektir. Rabbimizin Şüheda dediği ilk Kur’an nesli, diriliş nesli, öncü nesil denilen düzeyi yakalamak, daha büyük sınavlara hazırlanmak için olmazsa olmaz bir olguyu, kalkış noktasını ifade etmektedir.”

 

Diğer taraftan Hamza Türkmen’in duygusal sempatizanlardan İslamî aidiyetlere, aidiyetlerden vahyin tanıklık ahlâkına, şahidlerden devrimci öncü nesle (veya muslihun’u şura temelinde çoğaltmaya) doğru yürüyen modelindeki kavramların (vahyin tanıklık ahlakı, şahidlik, devrimci öncü nesil) Kur’an’da bir karşılığı bulunmamaktadır. Hz. Peygamber (asv) Mekke’de bir devrim ya da devrimci mücadele yapmamıştır. Sahabeler Hz. Peygamber (asv) sonrasında birbirleriyle iktidar mücadelesine girmiş, Hz. Aişe (ra), Hz. Talha ve Hz. Zübeyr (ra-ecmain) halife Hz. Ali (ra) ile Cemel vakasında savaşmıştır. Hz. Talha ve Hz. Zübeyr (ra-ecmain) şehit düşmüştür.

Yazar, İslamcılığın yüz yıllık bir tarihi olmadığını daha eski bir tarih perspektifinde ele alınması gerektiğini de iddia eder: “Arapçası İslamiyyin’dir ve bu kavramsal kullanımın ilk defa M.S. 874 yılında doğan İmam Eş’ari’nin ‘Muhteliful İslamiyyin İhtilaful Musallin’ kitabında geçtiği (açıktır-LB).” Bununla amaçlanan İslamcılığı bir tarih felsefesinin konusu kılma ızdırabıdır. Zira sufilik, fütüvvet, millet gibi kavramlar tarih felsefesi için araçsal bir alan açmaktadır. Bu çabasına rağmen Hamza Türkmen’in tarih felsefesi oluşturmada başarılı olamayacağı söylenebilecektir. Zira, Hamza Türkmen’in fikrî ve siyasî yönleriyle bir bütün olarak görmek istediği İslamcılığın iktidar talebi Hz. Peygamber (asv)’in vefatından hemen sonra kaos üretmiş, sahabe arası çatışmalara yol açmıştır. Cabiri’nin de işaret ettiği gibi İslamcılık Akıde-Ganimet-Kabile savaşları içinde söylem dili bulmuştur. Anadolu’da mevalî ulema-zahid-fakihlerce şekillenen “iman dille ikrar kalble tasdik” diyerek yürüyen bir fütüvvetçiliğin Bizans’ı Batı’ya püskürttüğü ise tartışmadan varestedir.

İslamcılığın millet, ümmet, sünnetullah, devrim, ıslah, şahitlik, şura, tanıklık ahlâkı kavramlarını bağlamından kopararak ürettiği “tarih felsefesi” bir felsefe olarak önemli ise de tarihi gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Örneğin Medine Vesikası’nda “ümmet”, içinde Yahudi ve müşriklerin de bulunduğu “şehir=medine” toplumunu işaret etmektedir. Kur’an “devrimci nesil” şeklinde bir kavramdan hiç bahsetmemiştir. Nebevî-vahyi metodda da egemen sistemlerin “devrimci yol” ile değiştirilmesi örneklenmemiştir.

Diğer yönden Hamza Türkmen “Türkiye İslamcılığı” gibi bir kavramı kullanmakta beis görmemekte ama bunun insan-şahsiyet-toplum boyutunda “Türk (millet) Müslümanlığı” olarak başka türden şekillenmelerine itiraz etmektedir. Bu kavramsal belirsizlik bir tutarsızlık oluşturmaktadır.

İslamcılık Hamza Türkmen’in tarifinde sahabe sonrası tüm dönemleri boşluğa-yaşanmamışlığa atarak tarihsel birikimden yoksun bir “metod=din” tasavvuruna kaçmaktadır.

İsmet Özel’in arayışları eleştirilebilir ama onun düşüncelerini “Türk Müslümanlığına ve ulusçuluğuna savruldu” şeklinde bir söylemle kast etmediği yerlere sürmek kategorize etmek kabul edilemez.

  

 

-        Kurtaran Uğur, Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet Sistemi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Journal of the Institute of Social Sciences, Sayı: 8,  Sayfa: 57-71, Sonbahar, 2011

-        Özel İsmet, Kalın Türk, Şule Yayınları, 2010

-        Türkmen Hamza, Türkiye’de İslamcılığın Kökleri, Ekin Yayınları, 2008


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...