Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı

TEHCİR GÜNLERİNDE AŞK

0 109
tehcir

Ortadoğu coğrafyası acının, yasın, ayrılığın, göçün, savaşın coğrafyasıdır. Dünyadaki bütün göçler gibi yerinden, yüzyıllardır yaşadığı toprağından, düğününe cenazesine katıldığı komşularından ayrılmak zorunda kalmak, hiç şüphesiz acı vericidir. Ermeni tehciri yüzyıllardır yaşadığı topraklardan nedeni ne olursa olsun başka yerlere sürülen insanların hazin hikâyesidir. Sürgün öncesinde, sırasında ve sonrasında yaşanan acı verici öyküler vardır. Sıradan insanların sevdiklerinden, toprağından, evinden ayrılması; büyük siyasal anlatılarla açıklanmaya çalışılabilir belki, çalışılmıştır da. Ancak bu anlatılardan hiçbiri yaşanan büyük acıyı açıklamaya yetmiyor.

Tarihte Ermeni Tehciri diye tanımlanan dramatik olay, tanık olanların yaşamında silinmez izler bırakmıştır. “Tehcir Günlerinde Aşk” sosyolog Ergün Yıldırım’ın, tehcir sırasında Müslüman olan biriyle evlendirilerek Tahire adını alan, Ermeni asıllı olan büyükannesinin trajik ve bir o kadar da çarpıcı öyküsünü anlatıyor. Anlatı boyunca yer yer siyasal tartışmalara yer verse de, sıradan insanların yaşadığı duygular ve göçün insan hayatında yarattığı derin yarılmalar anlatıya damga vuruyor.

İstanbul’dan yaşadığı topraklara dönen kahramanımız, büyükannesinin tehcir sırasında yaşadıklarını öğrenmeye çalışıyor. Büyükanne tehcirin en büyük anısı olan büyük küplere bakarak anlatmaya başlıyor: “Köğank tepesinin yanından geçiyordu kafilemiz. Tepenin boz renkli topraklarının zirvesinde insanlar bizleri seyrediyorlardı. Bize bakıyorlar, çağırıp duruyorlar, ıslık çalıyorlardı. Korkuyordum tabi. Bir an Mehmet’inde buraya gelmiş olabileceğini düşünerek etrafıma pür dikkat kesiliyordum. Ama bulamıyordum onu. Kadınlar ve erkekler ayrı, birkaç sıra halinde yürüyorduk. Anama iyice sokulmuştum. Ona nereye gittiğimizi soruyordum. Bana ‘yeni evimize gidiyoruz, yavrum’ diyordu. Gözüm Vartanoş’u arıyordu. Kalabalıkta bulamıyordum onu. Herkes kendi derdine düşmüş; çocukları ve elinde birkaç parça eşyasıyla yol almaya çalışıyordu. Bir kıyamettir gidiyordu. Kopan bir tufan! Asıl tufan içimde. Köyümden, evimden, atımdan ve bütün ovamdan ayrılıyordum. Bedenim, bu tufan altında darmadağın. Bacaklarım taşıyamıyor gövdemi. Darbelerden bitap düşmüşüm. Annem ‘ Kızım yeni evimize gidiyoruz’ sözleriyle bana teselli vermek istiyor. Umutsuzluğun içimdeki karanlık renginden beni kurtarmak istiyor. Babama bakıyorum sonra. Atlı insanlar arasında gözlerimle seçmeye çalışıyorum. Buluyorum. Siyah atın üstünde, küçülmüş sanki. Ağalığın o heybetli görünüşünden eser kalmamış. Suskun ve çökmüş bir hali var. Bana baksın istiyorum. Ama tekrar kayboluyor atlı kafile arasında. Kafilenin yürüyüşüne eşlik eden atlı jandarmalar, ellerindeki tüfekle arada bir ateş ediyorlar etrafa. Kafilenin yürümesini, yol almasını istiyorlar. Bazen de bağırıp çağırıyorlar. Aralarında yüksek sesle konuşuyorlar. Çocukların ve bebeklerin ağlama sesleri ile jandarmaların bağrışmaları gökyüzünde eriyip gidiyor. Yumuşak yolun topraklarından uçuşan tozlar, ayaklarımızdan kalkıp üstümüze savruluyor. Kimi zaman da yanımızdan hızla geçen atlı jandarmaların savurduğu tozlar elbiselerimize yapışıyor. Gözlerim gökyüzüne kayıyor. Gökyüzünün maviliğinde uçuşan bulutların üstünde olmayı hayal ediyorum.”(Tehcir Günlerinde Aşk, Ergün Yıldırım, Ufuk yayınları, s:12-13)

“Tehcir Günlerinde Aşk” asıl adı Bayzar olan Tahire’nin geçmişinde yer tutan Bayzar, Ali, Vartanoş ve Çerçi Mehmet’in iç içe geçmiş hikâyesidir. Yazar sadece bir ailenin dramını anlatmıyor; aynı zamanda bu sunuca götüren siyasi gelişmeleri de irdeliyor. Yazar babaannesinin anlattıklarıyla bir anlamda kendi tarihiyle de yüzleşmeye başlıyor; onun yaşadıkları karşısında kendini suçlu hissediyor. Bu aslında bir kimsenin kişisel geçmişinden kalkarak Türk- Ermeni ilişkilerinin, İttihat ve Terakki üzerinden yürüyerek tarihsel analizini yapmak ve topraklarından koparılan insanların çektiği acılar hakkında empati kurmaktır.

Bayzar, Türk, Ermeni, Kürt ve Alevilerin yaşadığı tarım ve hayvancılıkla geçinen Altınova’da yaşayan varlıklı bir Ermeni ailesinin kızıdır. Altınova’da çeşitli din ve etnik gruba sahip insanlar barış içinde yaşamaktadır. İkinci meşruiyetin ilanı Türkler, Ermeniler ve Kürtler arasında büyük bir coşkuyla kutlanır. Ali Harput’ta İdadi okuyan daha sonra İttihat Terakki cemiyetine katılacak bir Müslümandır. Zaman içinde Ali Vartanoş adlı bir Ermeni kızına âşık olur. Ali aynı zamanda İttihat ve Terakki cemiyetine katıldıktan sonra Osmanlıyı kurtaracak olan siyasetin Türkçü olması gerektiğini savunarak Ermenilerle tartışmalara girer. Artık Ali’nin hayatta iki sevgilisi vardır: Cemiyet ve Vartanoş.

Bayzar ise Harput’ta katıldığı bir düğünde halay çeken çerçi Mehmet’e âşık olur. Ali Vartanoş’la evlenmeye karar verdiğinde Harput Dördüncü Alay Komutanlığınca askere çağrılır. Çerçi Mehmet ve Ali Sarıkamış’ta askerdirler. Ali Çerçi Mehmet’in komutanıdır. Ruslara karşı verilen savaş aslında Ruslardan önce kış şartlarına karşı verilmektedir. Ordu giyim ve beslenme yönünden perişan bir durumdadır. Savaş esnasında Ali ölür, Çerçi Mehmet ise Ruslara esir düşer. Bir süre Rusların yanında esir hayatı yaşayan Çerçi Mehmet, bir fırsatını bularak kaçar ve köyüne geri döner. Bu arada Ermeni çeteciler ve Osmanlı ordusu arasında meydana gelen çatışmalar sonucunda İttihat terakki tehcir kararını verir ve o trajik göç başlar. Bayzar ve ailesi de göç edenler arasındadır. Türklerle evlenen Ermeniler tehcir edilmekten kurtulmaktadır. Bayzar’ın babasına bu teklif götürülür ve tehcir sona erince tekrar kızlarını görebileceklerini söyleyerek ikna edilir ve yerli bir alile tarafından alınır. Daha sonra Çerçi Mehmet’le evlenen ve Müslüman olan Bayzar Tahire adını alır. Zaman zaman aile hasretiyle yanan Bayzar artık yeni bir kimlik altında yaşamaya alışır ve elbette ailesiyle bir daha görüşemez.

Aslında bu Ermeni tehciriyle yaşanan binlerce trajik olaydan sadece biridir. Bu durum temelde çok dinli ve çok dilli bir toplum tasavvurundan milli bir devlet kurma anlayışına sahip İttihatçı zihnin ürünüdür. Nitekim İttihat Terakkiye katılan Ali ile Ermeni bir genç olan Mırgiç İttihat Terakki’nin siyaseti üstünden tartışmaktadır. Mırgiç’e göre İttihat Terakki, yönetimi ele geçirdikten sonra otoriterleşti ve muhalifleri susturmaya başladı. Oysa iktidara gelirken II. Abdülhamit’in baskısına karşı özgürlük ve eşitlik vaat ediyordu. Mırgiç iddiasını şöyle temellendiriyor: “ Bütün milliyetçilik hareketleri Osmanlının sonunu hazırlıyor aslında bizleri bir birimize düşman ediyor. Türkçüler de buna dahil. Arap milliyetçiliği, Rum milliyetçiliği, Ermeni milliyetçiliği Arnavut milliyetçiliği ve bütün bunlar Osmanlıyı yıkıma çağırıyor. Milletleri yeni hülyaların hevesleriyle ayaklandırıyor. Korkarım yarın hepimiz birbirimize düşman hale geleceğiz.”(s: 49)

Azınlıklar arasında yayılan milliyetçi fikirlerin yayılmasıyla İttihat terakkinin Türkçülük fikrini devlet siyaseti haline getirdiğini söyleyen Ali’ye karşılık Mırgıç kuvvetli bir savunma yapıyor: “ Ne yani İttihat ve Terakkinin muhalefeti susturma politikası doğru mu? Türkçülük neden devlet siyaseti olsun? Bu topraklarda sadece Türkler değil, birçok millet yaşıyor. Asıl merak ettiğim, milliyetçi Ermeni çetelerinin bütün günahı Ermenilere yüklenebilir mi? Çünkü gün geçtikçe çetelerin yaptıklarından Ermeniler de sorumluymuş gibi bir hava yayılıyor. Bu çok tehlikeli. Yüzyıllarca köy köy, komşu komşu aynı topraklarda yaşayan bizler, Tanrı korusun yarın gelir birbirini boğazlayanlara döneriz. Şimdilik bir avuç çeteler canilik yapıyor. Yarım bütün bu topraklarda Ermeniler, Türkler, Kızılbaşlar ve Kürtler birbirine düşmen haline gelirse asıl felaketler o zaman ortaya çıkar. Bu hepimizin mahvı demektir. Altınova’nın, Harput’un bütün Anadolu’nun ve Osmanlının sonu anlamına gelir. Bence Osmanlıyı da kurtaracak, milletleri de kurtaracak yol milliyetçilik falan değil. Milliyetçilik milliyetçiliği doğurur. Dışlama dışlamayı getirir.”(s:50)

Ne yazık ki, bu sağduyulu uyarılar İttihat Terakki Cemiyetini milliyetçi söyleminden uzaklaştıramadı. 1908 den sonra iktidarı ele alan İttihatçılar imparatorluğu felakete sürüklediler. Ermeni bir genç kıza, Vartanoş’a aşık olan Ali sevgilisiyle Cemiyet arasına sıkışmıştı. Ama ünlü İttihatçı Abdullah Cevdet’in ona verdiği cevap, İttihatçıların zihin yapısını açıkça ortaya koyuyordu: “Bunu nasıl dersin Ali, Ermeniler bizim düşmanımız artık. Her yerde silahlanarak vatanı bölmek istiyorlar. Teşkilatımız onlara yakında gereken dersi verecek zaten. Davana sadakatini ancak bu işten vazgeçerek sürdürebilirsin. Artık şu andan itibaren, Ermeni kızını bırakırsan dostluğumu sürdürebilirim seninle. Başka yolu yok.”(s: 64)

Zaman Ermeni  Mırgıç’ın iddialarını doğrularcasına ilerliyordu. Osmanlı yenildikçe İttihatçıların milliyetçi düşünceye bağlılıkları daha da artıyordu. İttihat ve Terakki tüm ülkede terör estiren bir otoriter yapılanma kurmuştu. Özellikle Türkler ve Ermeniler arasındaki gerilim her geçen gün artıyordu. Milliyetçilik düşüncesi okulun duvarlarını aşmış, halk arasında da yaygınlaşmaya başlamıştı. Osmanlı düşüncesi yerini Türk ve Ermeni düşüncesine bırakmaya başlamıştı. Hiç şüphesiz milliyetçiliğin yükselişi çok dinli ve çok etnisiteli Osmanlı için tehlikeli bir sürece işaret ediyordu.

Ali vatanperverdi. Milliyetçiliğin Osmanlıyı kurtaracak bir fikir olduğuna gönülden inanıyor ve bu yolda samimiyetle çalışıyordu. Onun için Türkçülük imparatorluğu parçalanmaktan kurtaracak tek ideolojiydi. Ne yazık ki, İttihat terakki güttüğü yanlış politikayla Sarıkamış’ta binlerce askerin telef olmasıyla sonuçlanacak bir süreci başlatıyordu. Ali ile birlikte diğer askerler Sarıkamış’a vardıklarında vardıklarında gerçekle yüzleşiyorlar. Durum gerçekten vahimdir. “Artık göz alabildiğine karlı dağlar uzanıyordu. Bu dağlara varmadan düz ovada konakladık. Büyük bir çayın kenarındaki bu düzlükte kurduğumuz çadırlarda, akşam yemeği yemeye başladık. Ancak yemekte buğday, mercimek ve bakla dışında başka bir şey yoktu. Askerlerden bazılarının üstündeki elbiseler oldukça eskiydi. Ama yüzlerinden ve seslerinden kendilerine olan inançları ve yüksek moralleri belli oluyordu. Ruslar bazı topraklarımızı işgal etmişti. Erzurum’a kadar gelmişlerdi. Belki Harput’a ineceklerdi. Bunu durdurmak, topraklarımızı kurtarmak en büyük görevimizdi şimdi.” ( s:168) Ancak işler beklendiği gibi gitmez ve tarihin en büyük savaş trajedisi gerçekleşir. Savaş ortamı, kar, çığ ve askerlerin ölümü insanların umudunun giderek kaybolmasına yol açmıştır. Ali artık şehit olmuştur. Mehmet’e şehit olmadan önce Vartanoş’a ulaştırmak üzere bir mektup verir. Savaş sona erdiğinde çerçi Mehmet Ruslara esir düşmüştür. Binbir güçlük içinde evine geri döner ve Bayzar’ı aramaya koyulur. Bayzar’ı bulduğunda Çerçi Mehmet o uğursuz kelimeyi de duymaya başlar: Tehcir. İttihat Terakki yönetimi Ermenileri tehcir kararı almıştır. Tehcir Ermenilerin zihninde tamiri zor acılar bırakmıştır. Yüz yıllardır yaşadıkları topraklardan, evlerinden, geçmişlerinden kısaca tüm yaşanmışlıklardan, Taşnak ve Hınçak gibi Ermeni milliyetçilerinin yaptıkları bahane edilerek sürülüyorlardı. “Göçle muhacirleşen milletle, savrulurlar yeni mekânların içinde orada yeni hayatlarına göz kırparken tutunamazlar. Tutunamayanlar olurlar. Bu onları yabancı olarak damgalamaya iter. Tehcir insanı yurtsuz, yabancı, tutunamayan ve geçmişin düşlerini gerçeğin içinde kaybetmenin acısıyla yaşayan bir varlık yapar. Tehçirin savrukluğu kuşaklar boyu sürer. Büyüklerden çocuklara, çocuklardan torunlara akıp gider travmalar. Kulaktan kulağa geçen hikâyeler, yeni hikayelerle yeni acılara neden olur. Tehcir bir millete okunan lanettir. Toplulukları lanetliye çevirir. Bir kara leke gibi yapışır insanların derilerine.”(s: 219)

Tehcire katılanların kızlarını bazı Müslüman aileler sahiplenirler. Bu durum tehcirden kurtulmanın tek yoludur. Yıllardır Ermenilerle aynı yerlerde yaşayan Arif Ağa, Bayzar’ın babası Ovan Ağa ve jandarmaları da ikna ederek Bayzar’ı yanına alır. Barzar daha sonra Çerçi Mehmet’le evlendirilerek Müslüman olur ve Tahire adını alır. Her gün ayrılık duygusuyla yanan Tahire evden kaçmayı bile düşünür. Ancak yeni hayatına alışarak geçmişi unutmaya karar verir. Artık onun yeni bir kimliği vardır. Tahire yaşadığı bütün acıları içine gömer; o artık bir konak kızı değil Çerçi Mehmet’in karısıdır. Acılarla dolu bir hayat yaşayan Mehmet eşi Tahire 1991 yılında, tehcir olayına katılan binlerce genç kızın yaşadığı travmaları yaşayarak yaşama veda eder.

“Tehcir Günlerinde aşk” yüzyıllardır bir arada yaşayan insanların yanlış politikalar uğruna nasıl bölünüp parçalandıklarını yalın bir dille anlatıyor. Anlatılan onların şahsında bir imparatorluğun yerle bir olması ve Ermeni Tehcirinin bıraktığı trajik hikâyelerdir. Tehcir sırasında yaşanan acı olaylardan hiç şüphesiz birinci dereceden İttihat Terakki hükümeti sorumludur.  Aslına bakılırsa Tehcir kararını veren İttihat Terakki cemiyeti, 1908 yılında iktidarı ele geçiren ve çoğunluğu Bakan göçmeni olan kişilerden oluşan, göçün ızdırabını çekmiş bir neslin çocuklarından oluşuyordu. Burada sorulması gereken soru, göçün acılarını çekmiş bir topluluğun başka insanlar hakkında nasıl bu kadar kolay tehcir kararı verebilecek kadar aşırı milliyetçi bir tavır alabildikleridir. Kemal Karpat’a göre “ Göçmen, bilhassa göçmen çocukları, ‘dışlanmış’ ‘muhacir’ olmaktan kurtulmak için, toplum içinde yükselme, mal-mülk, mevki sahibi olmaya ve böylece toplum içinde saygınlık kazanmaya çalışırlar. Aynı zamanda eğitim görmeye gayret ederek toplum içinde yükselen yeni ülkelerine büyük bağlılık gösterirler ve bazen aşırı milliyetçi olabilirler.”(Etnik yapılanma ve Göçler, Kemal Karpat, Timaş Yayınları,s:21) Öyle görülüyor ki, İttihat ve Terakki mensupları beklide bu yüzden aşırı milliyetçi bir felsefeyi benimsemişler ve vatanlarına aşırı bağlılıkları onları bu trajik kararı almaya zorlamıştır.

Anlaşılan o ki, birbirinden farklı insanların barış içinde yaşadığı bu topraklarda milliyetçilik paradigması acı ve gözyaşından başka bir sonuç üretmedi. Milliyetçi paradigmanın soğuk yüzü aradan bunca zaman geçtikten sonra Hrant Dink’in öldürülmesinde tekrar ortaya çıkıyor olması, ne kadar büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzun açık göstergesidir.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...