Edebiyat, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

EDEBİYAT TEORİSİ VE ELEŞTİRİ İHTİYACI

0 318
eleştiri-ve-dil

A. Hamdi Tanpınar (1995: 71-73), 1941’de yayımlanan “Tenkit İhtiyacı” başlıklı yazısında Türk edebiyatının tenkitçiye olan ihtiyacını anlatır, bizde tenkit türünün münekkitsiz geldiğini söyler. Tanpınar’ın bu görüşüne aslında edebiyat teorisini ve edebiyat teorisyenine duyulan ihtiyacı da eklemek gerekir. Bugün Türk edebiyatının, edebiyat eserlerinin varlık kazanması ve anlamlandırılabilmesi için gerekli olan teorik donanıma sahip olduğunu söylemek güçtür. Oysa edebiyat eserlerinin varlık kazanması ve anlamlandırılabilmesi için teorik arka plana ihtiyaçvardır. İşte bu noktada edebiyat teorisi ve eleştiri bir ihtiyaç olarak belirmektedir.

Bu bildiride önce Türk edebiyatı araştırma ve incelemeciliğinin durumu hakkında kısa bir değerlendirme yapılmaya çalışılacak, sonra edebiyat araştırma, inceleme ve eleştirisi alanlarında yapılanlara bakış getirilme çabası içinde olunacak, daha sonra yapılması gerekenler üzerinde durulacak, edebiyat araştırma ve incelemesinde edebiyat teorisi ve eleştirisine duyulan ihtiyaç konu edilecektir. Bu değerlendirmeler yapılırken de daha çok akademik çerçevede ortaya konan kalem ürünleri hareket noktası olarak alınacaktır. Sempozyumun, aynı zamanda planlanış şeklini veren, “Orhon Yazıtlarının Bulunuşundan 120 Yıl Sonra Türklük Bilimi ve 21. Yüzyıl” konulu olmasının, böyle bir çerçeve içerisinde bildiri sunmaya yönelttiğini ifade etmeliyiz.

Bugün artık Türk edebiyatı araştırmacılığının ve metinler üzerinde yapılan incelemelerin önemli bir mesafe aldığı görülmektedir. Edebiyat tarihi, biyografi ve monografi ağırlıklı çalışmaların artması sebepsiz değildir. Bunda şüphesiz üniversitelerin artış hızına paralel çizgide araştırmacı sayısının yıldan yıla artıyor, çok sayıda yüksek lisans ve doktora tezinin yapılıyor olması önemli etki payına sahiptir. Sonuçta akademik çalışma, öncelikle başlangıç aşamasında, hazırlanacak tezlere dayanmaktadır. Bunun yanında özellikle son yirmi yıldır yayınevlerinin ve yanın organlarının gösterdiği artış da araştırma ve incelemelerin artmasında etkili olmuştur. Bununla birlikte birçok çalışmanın yayımlanma imkânı bulamıyor olmasını dikkatten kaçırmamak gerekir.

Eleştirinin ağırlıklı olarak akademik çalışmanın dışında kalan yazarlar tarafından yürütülmesine karşılık, edebiyat incelemesi daha çok akademik çevreler tarafından yürütülmektedir. Edebiyat metnine dönük çalışmalar, eleştirel incelemeler şeklinde belirmektedir. Bu da aynı metinde eleştiriyle edebiyat incelemesinin üst üste çakışmasını getirmektedir. Bu yazılar teorik arka planla beslendiğinde dikkate değer çalışmalar olarak anlam kazanabilmektedir. Üniversitelerimiz bu konuda edebiyat teorisi ve eleştiriye göre belirli bir seviyeye geldiği söylenebilir.

Edebiyat teorisi ve eleştiri alanına baktığımızda farklı bir durumla karşılaşırız. Türk edebiyatı araştırmacılığı ve metin incelemesi alanlarında gösterilen artışa paralel yönde “edebiyatın ilkeleri, kategorileri, ölçütleri vs. incelemesi” demek olan edebiyat teorisinin (Wellek-Varren 1993: 25) ve kısmen de edebiyat eleştirisinin gerekli altyapıya kavuştuğunu ve geliştiğini söylemek güçtür. Bunun bir bildirinin sınırlarını aşacak şekilde değişik sebepleri ileri sürülerek tartışılabilir. Ancak, burada edebiyat teorisi alanında görülen başlıca problemleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Türk edebiyatı araştırmacılığında edebiyat teorilerinin gereğince tanınmıyor olması,

2. Batıda, Batı edebiyatının şartları ve estetik yapısı içerisinde doğan edebiyat teorilerinin Türk edebiyatına uygulanmasında beliren güçlükler,

3. Türk edebiyatının kendi şartları içerisinde estetik dünyasını algılama, yorumlama ve çözümlemeye yönelik edebiyat teorisi yapmakta henüz gerekli çabaya girişilmemiş olması,

4. Edebiyat biliminin teorik zemine oturtularak yapılmasının gerektiği fikrinin yeterince yerleşmemiş olması ve öneminin kavranmaması,

5. Bütün bunlarla birlikte edebiyat teorisinin arka planını kuracak felsefe geleneğimizin olmaması önümüzde önemli bir problem olarak durmaktadır.

Bu problemleri ele aldığımızda şöyle bir durumla karşılaşırız:

1. Türk edebiyatı araştırmacılığında edebiyat teorilerinin gereğince tanınmıyor olması. Son yıllarda Türkçede artış gösteren teorik yayınları gözden kaçırmadan söyleyecek olursak, teorik çalışmalara gidişte hep bir eksikliği yaşamamızın bunda rol oynayan etkenlerden biri olduğu söylenebilir.

2. Batıda, Batı edebiyatının şartları ve estetik yapısı içerisinde doğan edebiyat teorilerinin Türk edebiyatına uygulanmasında beliren güçlükler, edebiyat teorisine dayanan çalışmalar için önemli problem alanları yaratabilmektedir. Aktarma teorik bilgiyle edebiyat eserine yaklaşma çabasında olan araştırmacı, çoğu zaman üzerinde araştırma veya inceleme yaptığı malzemeyi ve eseri teoriye uydurma çabasına girişmekte, bu da bazen maksadı aşan tespit ve değerlendirmelere yol açmaktadır. Kimi zaman bu durum, Umberto Eco’nun söyleyişiyle, aşırı yoruma gitmektedir. Bazen de teori metne uygulanırken yama gibi iğreti kalmakta, metinle bütünlüğü sağlanamamaktadır. Çoğu kez bizim tarafımızdan sorgulamadan alınan ve uygulanan Batı edebiyat teorileri üzerimizde baskı oluşturmakta, “emperyalist” sömürü gücünü kurmaktadır (Halman 2004: 23). Bu da aslında Batı karşısında son iki yüz yıldır içine düşmüş olduğumuz zihnî esaretin edebiyat teorisi alanındaki bir uzantısıdır.

3. Türk edebiyatının kendi şartları içerisinde estetik dünyasını algılama, yorumlama ve çözümlemeye yönelik edebiyat teorisi yapmakta henüz gerekli çabaya girişilmemiş olması, başlıca problemlerden biridir. Psikanaliz, yapısalcılık, metinlerarasılık gibi eleştiri anlayışları bütün dünya edebiyatları için geçerlidir. Fakat, ayrıntıda kalan alanlarda her edebiyatın kendi ürünlerini kuşatıcı edebiyat teorisine ihtiyaç duyduğu da ortadadır. Bir milletin edebiyatının araştırılması ve incelenmesinde kendi şartları içerisinden doğacak, kendi estetik dünyasını kuşatacak ve ifade edebilecek teorik çalışmalara ihtiyaç vardır. Bir edebiyat ancak bu şekilde daha doğru ve isabetli araştırmalara ve incelemelere kavuşabilir.

4. Edebiyat biliminin teorik zemine oturtularak yapılması gerektiği fikrinin henüz yeterince yerleşmiş olmaması ve öneminin kavranmaması, belki de üstte saydığımız bütün maddeleri de içine alacak genişliğe sahiptir. Bir şeye ihtiyaç duyulmadan onun ortaya konması pek mümkün olamaz. Edebiyat teorisi alanında Türk edebiyatı araştırmacılarının teorik arka planı bir ihtiyaç olarak gereğince gördüklerini söylemek güçtür. Edebiyat teorisi alanında beliren boşlukta akademik çalışmaların edebiyat teorisine dayanması gerektiği fikrine gereğince bağlı kalınarak yapılmamasının rolü büyüktür. Akademik çalışmanın daha ilk aşamasında edebiyat bilimi yapacak kişilere teorinin önemini kavrayacağı ortam hazırlanmamaktadır. Yüksek Lisans, hatta doktora tezlerinin çoğu teorik arka plandan mahrum tezsiz tez şeklinde üniversitelerin ve YÖK’ün raflarında yerini almaktadır. Böyle olunca, daha akademik çalışmanın başında teorik bilgilere dayanmanın gereğini ve yöntemini kavramadan işe başlayan araştırmacı adayları, çoğu kez ömür boyu teoriye dayanmadan çalışmalarını yürütme çabası içinde olmaktadır. Mehmet Kaplan’ın 1950-1970’lerde edebiyat teorisine dayanan çalışmaları ve çabalarıyla sonraki dönem üzerinde yapılacak küçük bir karşılaştırma bile bu konuda problemi daha iyi görmemize zemin hazırlayacaktır.

5. Edebiyat teorisi, felsefi düşünce üzerine kurulur. Felsefe geleneğinin oluşmadığı bir kültür çevresinde edebiyat teorisi yapmanın güçlüğü ortadır. Fakat üst seviyede felsefe geleneği kuramamış olmak edebiyat teorisi kurmamanın gerekçesi olmamalıdır. Edebiyat teorisinden kaçış devam ettiği sürece edebiyat eserlerinin gereğince değerlendirilmesi mümkün olmayacaktır.

Bütün bunlar Türk edebiyatı araştırmacılığı ve metin incelemeciliğinin dünyadaki gelişmelerin gerisine düşmesine yol açar. Sonuçta bundan Türk edebiyatı zararlı çıkar. Çünkü ürünleri gereğince değerlendirilmemiş ve tanıtılmamış olacaktır.

Eleştiri alnında da durum edebiyat teorisinden fazla farklı görünmemektedir. Türk edebiyatında belirli bir sistem üzerine kurulan eleştiriyle karşılaşmak güçtür. Bunda edebiyat ve eleştiri teorilerinin gelişmemiş olması rol oynamış görünmektedir. Her şeyden önce eleştiri teorik zemin üzerine kurulmak durumundadır. Edebiyat ve eleştiri teorilerinin gelişmediği ortamda eleştirinin belirli bir sistem üzerine oturmasının güçlüğü belirmektedir. Şimdiye kadar bu güçlüğü aşacak yeterli ve gerekli çabanın gösterildiği pek de söylenemez.

Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi Tanpınar (1995: 71), “Tenkit İhtiyacı” başlıklı yazısında yaklaşık yetmiş yıl önce probleme eleştirel bir bakış getirerek şunları söylemektedir:

“Avrupa fikir ve sanat âlemi ile temastan sonra memleketimize gelen nev’ilerden biri de tenkittir. Fakat bu geliş hiçbirisine benzemedi. Çünkü öbür nev’iler, meselâ tiyatro, hikâye, ve hattâ modern şiir, az çok dram muharriri, romancı ilh… ile yani kendilerini vücuda getiren sanatkârlarıyla beraber geldiler. Halbuki tenkit, münekkitsiz geldi. Onu edebiyatımızda bazı ufak tefek nümuneleriyle, bazı işaret ve remizleriyle gördük, hattâ çok muvaffak olmuş bazı eserler bile verdi. Hattâ bu eserlerin bir iki sanat veya nev’in üzerinde ciddî birtakım tesirler bile yaptığı oldu. Fakat aramızda münekkit diyeceğimiz muharrir henüz yetişmedi. Ve bence bugünkü edebiyatımızın en büyük zaaflarından biri de budur. Bunu bizde ilk def’a az çok selâhiyetle garp sanat nev’ilerinden bahseden, onların usul ve tatlarını anlatan, kendi eski şiirimiz hakkında fikir ve mütalaa serdeden ve bu suretle belki son derecede iptidaî bir malzeme ile cemiyetimizin zevk ve duyuş tarzında en geniş ihtilâli yapanlardan hiç birini unutmadan söylüyorum. Bu hükmü verirken bir isim, son senelerde sık sık tesadüf edilen feyizli bir isim beni şüpheye düşürüyor. Filhakika haddizâtında büyük bir sanatkâr olan Nurullah Ataç’ın daima en güzel ve hâlis cinsinden bir münekkit olduğunu biliyorum. Fakat şimdiye kadar o kendisini bir an’anenin veya tek bir eserin havasına kapamağı pek az tecrübe etti. Daha ziyade fikirlerinin üzerinde ısrar etti. Ve şüphesiz ki, bu fikirleri yaymakla edebiyatımıza getirdiği şeylerin muhasebesini yapacak olan istikbal onun rolünün zannettiğimizden çok mühim olduğunu gösterecektir. Fakat benim istediğim ve yokluğundan bahsettiğim münekkit Nurullah Ataç’tan daha başka türlü bir münekkittir.

Hâtıraların empresiyonist ressamı Nurullah Ataç’tan, bugünün türkçesine, ince rüzgârların taradığı bir ağaç gibi yumuşak nesrinde istediği şekil ve hassasiyeti veren bu cins muharrirden, zaten onu beklemeyiz. O, Thibaudet’nin sanatkârlara mahsus tenkit diye adlandırdığı nev’in en iyisini yaptı. Fakat daima sevgilerinde mahpus kaldı. Bu sevgilerle pek az aldanmış olmasının da büyük bir meziyet olduğunu ayrıca kaydetmek isterim.

Yokluğundan bahsettiğim münekkit garptaki büyük örneklerin nev’inden olan münekkittir. Bunun yokluğu edebiyatımızın her köşesinde görülüyor. Ve bilhassa roman, hikâye gibi neviler bu yokluktan cidden muztariptir.

Tanpınar (1995: 73), yazısının devamında hangi tür tenkitçiye ihtiyaç duyduğumuz konusunda,

“Hayatta her şeyde olduğu gibi sanatta da “devam” denen bir kudret vardır. Bu fizyolojide olduğu gibi cemiyet hayatında da, fikir hayatında da esastır.

Benim yokluğundan bahsettiğim münekkit, bu devamı sabrıyle arayacak münekkittir.”

demektedir.

Tanpınar’dan hareketle, bugün için de, sanatkârın ürettiği ürünleri değerlendirebilecek, eleştirel dikkatle yerini belirleyecek yeterince nitelikli yazının yayımlandığını söylemek zor görünmektedir. Bunda şüphesiz bizde eleştiri yazılarının önemli bir tarafıyla deneme yazarlığıyla birlikte yürümesi rol oynamış olmalıdır. Ayrıca Türk edebiyatında eleştirinin tür olarak gelişmemiş olmasının, tezkireleri gözden kaçırmadan söylemek kaydıyla, klâsik edebiyat alanında dikkate değer boşluk yaratmış görünmektedir. Bugün yeni yetişen nesiller klasik edebiyatı anlayamıyorlarsa bunda klasik edebiyatın dili ve hayal sistemiyle araya giren mesafenin yanında klasik edebiyatın kendi içinde tür olarak eleştiri geleneği kuramamış olmasının rolü söz konusu edilmelidir. Bu durum aslında hiç de görmezlikten gelinmeyecek öneme sahiptir. Bugün İkinci Yeni şiiri dünyasını, bize belirli ölçüde de olsa, açıyorsa bunda İkinci Yeninin içerisinden gelişen eleştirinin büyük payı vardır.

Edebiyat teorisi ve eleştirinin zayıf kalma sebeplerinden biri, şüphesiz klâsik edebiyatın bu yolda gerekli alt yapıya kurmamış olmasıdır. Klâsik edebiyat mensupları, Arap ve Fars belagat kitaplarını kendileri için yeterli bulmuş, Türkçenin bu alanda ihtiyaç duyduğu eserlerin ortaya konması yolunda gerekli çabaya girişmemiş görünmektedirler. 19. yüzyılda klasik edebiyatın çözülüş sürecinde sayısı onu aşan belagat kitabının yayımlanmış olması da fazla bir şey ifade etmez. Yenileşme döneminde teorik alanda Cevdet Paşa (Belâgat-ı Osmaniye, 1881)’nın, Recaizâde Mahmut Ekrem (Talim-i Edebiyat, 1882)’in ve Halit Ziya (Hikâye, 1893)’nın çalışmalarının devamlılık kazandığı pek söylenmez. 20. yüzyılda edebiyat ve eleştiri teorisi alanında doğan boşluğu çeviri ve aktarmalarla karşılama çabası öne çıkmıştır.

Tanpınar’ın ifade ettiği gibi, bizde eleştiriyi uğraş alanı olarak seçen ciddi eleştiricilerin yetişmemiş olması, eleştirinin sanatkârâne, sübjektif değerlendirmeler şeklinde anlaşılması türün gelişmesinde önemli bir engel oluşturmuştur. Ancak, hemen hemen son yirmi yirmi beş yıl içerisinde bir değişiklik yaşandığı gözlemlenmektedir. Eleştiri, artık kısmen de olsa sayıca az eleştirici kimliğiyle öne çıkan yazarlarca temsil edilme imkânına kavuşmuş bulunmaktadır.

Türkiye’de eleştirinin yeterince gelişmemesinde çeşitli sebepler ileri sürülebilir. Edebiyat teorisinin gelişmemiş olması konusunda saydığımız maddelerin yanında eleştiri alanında şunları da ekleyebiliriz:

1. Eleştiri, bir tarafıyla sevimsiz uğraş olarak görülmüştür. Eleştirinin düşman kazanma sanatı olarak görülüyor olması daha baştan birçok kişinin isteğini kırmaktadır.

2. Ayrıca eleştiri gittikçe yalnızlaşmaya yol açar. Eleştirici, çoğu kez, kendisinden korkulan, korkuyla karışık saygı duyulan yalnız insana dönüşecektir. Buna katlanmayı göze alacak kişi azdır.

3. Eleştirinin bizde daha çok, ilk dikkate değer eleştiricimiz Nâmık Kemal’den itibaren her şeyi olumsuzlamak, kötü yanından görmek (Ebuzziya Tevfik 1897: 1256-1258) gibi yanlış bir zemine oturtulmuş olması gelişiminin önünde engel teşkil edegelmiştir.

4. Eleştiricinin geniş bir bilgi birikimine sahip olması, sistemli ve eleştirel düşünme kabiliyetini taşıması, edebî eserler arasındaki bağı kurabilmesi gibi birçok özelliği kendinde toplanması gerekir. Bu da iyi eleştiricilerin yetişmesinin önünde engel olarak belirmektedir.

5. Eleştirinin roman, hikâye ve şiir gibi yaratıcı etkinlik alanı olarak görülmemesi, sanat eserinin gerisinde değerlendirilmesi, eleştirinin önüne çıkan bir başka engeldir. Bütün bunlar sonunda eleştiri alanında ihtiyaç duyulan kalem sahiplerinin ortaya çıkmasını güçleştirmektedir.

Edebiyat teorisi ve eleştiri alanındaki boşluk hemen eli kalem tutan, isteyen herkesin eleştirme hakkını kendinde bulmasını getirmektedir. Gerçek eleştiricilerin yeterince olmadığı alanda bu gibi kimselerin sesi gür çıkmakta, fakat, ciddi hatalara yol açmaktadırlar. Bu tür kişiler edebiyat eseriyle okuyucuyu birleştirmesi, aradaki mesafeyi azaltması gerekirken tersine bu mesafeyi daha da artırmaktadırlar. Şahsi çekişmeler, sevgiler ve nefretler üzerine oturan sübjektif eleştiri, edebiyat eserlerinin, incelemelerin, araştırmaların değerlendirilmesinde hiç de doğru yol değildir. Buna ideolojik bakışa bağlı eleştiriler de eklendiğinde durum içinden çıkılmaz hâle gelir.

Eleştiri alanında akademik çevrelerin yeterli çabaya sahip olduğunu söylemek zordur. Eleştiri, daha çok şairler, roman ve hikâye yazarları tarafından yürütülmektedir. Akademik çevrelerin eleştiriye yönelmemesinin sebeplerinin başında eleştirinin akademik çalışmada geri plana itilmiş olmasının rol oynadığı söylenebilir. Oysa akademik çalışma yapanların bu alana sağlayabilecekleri katkı hiç de küçük katkı olmayacaktır.

Bugün eleştiriye belki de her zamankinden fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Çünkü titiz, dikkatli, belirli bir teoriye ve metoda bağlı eleştiri edebiyat eserlerimizin daha iyi belirmesine yardımcı olabileceği gibi edebiyat araştırmacılığımızın da değerlendirmesini sağlayacaktır. Aslında eleştirinin bıraktığı boş alan edebiyat araştırmacılığı için de dikkate değer olumsuzluklar getirmektedir. Edebiyat araştırmalarının değerini bulduğu eleştiri ortamından da önemli ölçüde mahrumuz. Yayın hayatına kavuşan herhangi bir araştırma hakkında eleştirel bakış getiren kalem ürünlerine rastlamak pek mümkün olmuyor. Çoğu araştırma ve inceleme dar çevrelerde sözlü eleştiriyle geçiştiriliyor. Yazma konusunda çekingenlik sürüyor. Böyle olunca akademik çalışmalar, araştırma ve incelemeler de yerini bulmuyor.

Bir yazısında Tanpınar, sükut suikastına uğradığını söyler. Abdullah Uçman ve Handan İnci (2008: 42-45, 46-47, 53-55) tarafından hazırlanan “Bir Gül Bu Karanlıklarda” Tanpınar Üzerine Yazılar adlı derlemeden hareketle söylersek, onun 1949’da yayımlanan Huzur romanı hakkında ölüm tarihi olan 1962’ye kadar sağlığında gazetelerde yalnızca üç tanıtma yazısının yayımlandığı görülüyor. Huzur romanının yalnızca Tanpınar’ın değil, bütün Türk edebiyatının önemli romanlarından biri olduğu düşünülürse kendisi hakkındaki tespitinin ne kadar yerinde olduğu anlaşılır. Aslında sükut suikastına uğrayan yalnızca Tanpınar değildir. Tanpınar’la birlikte çok sayıda sanatkâr ve sanat eseri eleştirinin olmadığı ortamda sükut suikastına uğramıştır, uğramaktadır. Daha önce edebiyat araştırmacılığı ve metin incelemesinin belirli seviyeye geldiğini ifade ettik. İşte eleştirinin eksikliği burada da kendini göstermektedir. Yapılan araştırmaları eleştirel bir gözle değerlendiren çalışmaların yeterince gelişme gösterdiği söylenemez. Bir salgın hastalık gibi özellikle üniversiteleri saran intihal konusu artık eleştirinin alanına girmek durumundadır.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde, 2004’ten itibaren her yıl üç yüzün üzerinde roman yayımlanmaktadır. Hikâye, şiir ve tiyatro gibi edebî türleri de eklediğimizde rakam daha da yükselmektedir. Fakat bu edebî eserlerin eleştirel bakışla gereğince değerlendirildiğini söylemek güçtür. Tanpınar’ın bakışıyla söylersek eleştirinin gereği gibi görevini üstlenmediği günümüzde, gelecek nesillerin içinde bulunduğumuz dönemin edebiyatı hakkında sağlıklı hükümlerde bulunması zor görünmektedir. Oysa günümüzde yayımlanan edebiyat eserlerinin eleştirel bakışla değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.  Eleştiri, başlıca şu üç görevi yerine getirecektir:

1. Eleştiri, bugünün edebiyatını anlamamıza yarayacaktır,

2. Edebiyat eserlerinin niteliğinin ortaya konmasına, onun hakkında hüküm verilmesine ve gelenekle bağının kurulmasına yardımcı olacaktır,

3. İleride edebiyat tarihinin yazılmasına katkı sağlayacaktır.

Bu üç madde bile eleştirinin bir edebiyat geleneği için ne anlama geldiğini göstermeye yetecek mahiyettedir.

Burada iki büyük geleneğin, Doğu’nun ve Batı’nın edebiyat teorisi ve eleştiri alanlarında ne yaptığına da temas etmek yararlı olacaktır. Retorikten yola çıkan Batı, sosyolojik eleştiri, tarihi eleştiri, psikanalitik eleştiri, anlatımcılık, alımlama estetiği, yazara dönük eleştiri, esere dönük eleştiri, okura dönük eleştiri, yeni eleştiri, yapısalcılık, metinlerarasılık gibi çok sayıda eleştiri disiplinini ve anlayışı ortaya koydu. Batı’ya karşılık Doğu’nun belâgatten ne çıkardığını sormak gerekecektir. Sanırım verilecek cevap hiç de tatminkâr olmayacaktır. Şüphesiz bu sorunun karşısında cevap alanında beliren boşluk zihin tembelliğimizin göstergesi olmak durumundadır. Medeniyetimizin sormayan, sorgulamayan, kendi üzerine kapanan kısır döngünün içerisine girmesi başlıca problem olarak belirmektedir (Halman 2004: 22-23). Eleştiri soran ve sorgulayan, zihin tembelliğini aşmış hayat anlayışları içerisinde gelişir.

Edebiyat teorisine dayanan araştırmaların ve dikkate değer eleştiri yazılarının hiç de görmezlikten gelinmeyecek bir kısmının yabancı Türk edebiyatı uzmanlarının ve Batı edebiyatları araştırmacısı akademisyenlerin kaleminden çıkıyor olması konu üzerinde düşünmemizi gerektirecek mahiyettedir. Bu noktada Walter G. Andrews, Victoria R. Holbroog, Berna Moran, Jale Parla, Yıldız Ecevit gibi bazı isimlerin çalışmalarını hatırlamamız yeterli olacaktır. Şüphesiz burada Türk edebiyatı araştırmacılarının dikkate değer araştırma ve incelemeler yapmadığı iddiasında değiliz. Bizim söylediğimiz akademik hayatın içinde yer alan Türk edebiyatı araştırmacılarının edebiyat teorisine dayanan araştırma ve incelemede gerekli ve yeterli seviyeye henüz gelmediği, edebiyat eleştirisi alanını önemli ölçüde boş bıraktığıdır.

Sonuç olarak şunu ifade etmeliyiz: Türk edebiyatı, geniş bir edebî eser birikimine sahiptir.  İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, özellikle düz yazıya bağlı türlerde, tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar çok eser ortaya konmaktadır. Fakat bu birikimin ve hâlen ortaya konan ürünlerin teorik arka plana dayanan eleştirel dikkatle ele alındığını söylemek güçtür. Geçmiş dönemlere ait eserleri ve bugünün eserlerini değerlendirecek teorik arka plana dayanan makale ve kitaplara; bu eserleri, türün belirleyici özelliklerini gösterecek ve bağlı olduğu geleneğin içerisine oturtarak yargıda bulunacak eleştirilere ihtiyaç vardır. Türk edebiyatı bunu hak etmektedir.

 

Kaynakça

Ebuzziya Tevfik (1897), “Muâheze ve Tenkid Kelimelerine Ait İzâhât”, Mecmua-i Ebuzziya, nr. 72, 15 Cemazielâhir 1315/ 11 Kasım 1897, s. 1256-1258.

Halman, T. S. (2004), “Türkiye’de Eleştiri ve Özgün Kuramlar”, Edebiyat İlmi ve Problemleri Sempozyumu 23-25 Eylül 2003, Ankara: Gazi Sosyal Bilimler Araştırma ve Geliştirme Derneği yayını.

Tanpınar, A. H. (1995), “Tenkit İhtiyacı”, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul: Dergâh Yayınları.

Uçman, A-İnci, H. (Haz.), (2008), “Bir Gül Bu Karanlıklarda” Tanpınar Üzerine Yazılar, İstanbul: 3F Yayınevi.

Wellek, R. – Waren, A., Edebiyat Teorisi, (Çev. Ö. Faruk Huyugüzel), Akademi Kitabevi, İzmir 1993.

 

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...