Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı

JERUSALEM : BİR ERMENİ ÇOCUĞUN YAŞAMINDAN SEKİZ AYLIK DÖNEM.

0 121
jerusalem-view-668x288

“Elimde bir çakı, “ayrılık” kelimesini

Kazıyorum yüreğime kanıyor…”

Taraf Gazetesinde çalışan ve yazarlık yapan Markar Esayan’ın yazdığı ve bir Ermeni’nin trajik hayat hikâyesini; özlemlerini, acılarını, küçük mutluluklarını ve tanık olduklarını çarpıcı bir dille anlatan “Jerusalem” adlı eseri, kendisinin azınlık olarak algılandığı bir ülkede yaşayan gencin sıra dışı bir hayat hikâyesini içinde barındırıyor.

Kitabın arka kapak tanıtımında da ifade edildiği gibi “Markar Esayan’ın bir solukta okunan romanı Jerusalem’de adeta sinematografik bir anlatım var: sürükleyici ve sarsıcı. Öte yandan bir edebiyat metni olduğunu hissettiren detaylar da yerli yerinde; kişiler arası ilişkiler ve insanlık durumları ustalıkla işlenmiş. Esayan’ın kurguladığı karakterler, duygular ve olaylar oyunbaz hamlelere gerek bırakmayacak kadar sahici.”

Emine Elif Kotan’ın da belirttiği gibi “Esayan romanında; hayatı yeni öğrenen sekiz yaşında bir kahramanın gözleriyle Ortadoğu’ya bakıyor, bir çocuğun büyük hesapların arasında sıkışıp kalmış masum iç hesaplaşmalarıyla bizi baş başa bırakıyor. Yazar, güçlü ve yalın anlatımıyla kahramanımıza ilk ayrılığın yakan acısını, terletilmişliği, hayatla başa çıkabilmeyi öğretiyor. Jerusalem, kocaman çocuk korkularından filizlenen bir cesarete kapı açarken, savaştan yorgun düşmüş bir şehirde yaşanan tadına doyulamamış dostlukları ve barışın çocukça hayalini anlatıyor.”(Emine Elif Kotan, Yeni Şafak Kitap, 6 Temmuz 2011)

Roman Eylül 1977 yılında 8 yaşında bir çocuğun ailesinden ayrılmasıyla başlıyor. Babası tarafından Ermeni geleneklerine göre yetiştirilmek istenen ve bir anlamda çocuk yaşta ailesinden koparılan çocuk, Kudüs’te bir Ermeni manastır okuluna yazdırılıyor. Burada yaşadığı 8 aylık deneyim sonrasında evine dönen çocuk ileride hayatını yönlendirecek birçok birikime sahip olarak hayatında yeni bir evreye adım atıyor.

Romanın sarsıcı taraflarından birisi şu veya bu şekilde evinden ve sevdiklerinden koparılan insanların yaşadığı ruhsal gerilimleri çok dolaysız ve insani bir anlatımla dile getirmesidir. Bu yönüyle doğduğu topraklardan uzakta yaşayanların mutlaka kendinden bir şeyler bulabileceği bir anlatı var karşımızda.

8 yaşında neden evden, sevdiklerinden, arkadaşlarından, sokağından ayrılmak zorunda olduğunu bir türlü anlamlandıramayan çocuk, annesinin neden kendini savunmadığını, neden gidişine engel olmadığını anlayamıyor: “Göğsümü yoğun bir sıkışma hissi kaplıyor. Nefesim kesilir gibi oluyor. Durmadan anneme bakıyorum. Ona sarılıyorum sık sık. Beni teselli etmek için hoş şeyler söylüyor, ama o kadar üzgün ve bitkin bir halde ki bu beni daha da üzüyor. Onun daha güçlü olmasını istiyorum. Beni teselli etmesini, duygularını saklamaya çalışmasını değil… Beni korumasını, beni evimde tutmasını istiyorum. Niye bu kadar çaresiz! Neden her şey bitmiş ve artık hiçbir şey başka türlü olamazmış gibi davranıyor? Bir anne, çocuğu söz konusu olunca dünyayı yerinden oynatmaz mı? Zamanı durduramaz mı?

Babamın karşısına dikilip neden “ Onu hiçbir yere götüremezsin” demiyor?

Neden beni savunmuyor?

Bu uğursuz yolculuğa çıkmak istemiyorum.

Neden kimse bana fikrimi sormuyor!”(s:9)

Çocuk bu sorgulamayı yaparken, annesinin bu konuda ne kadar direndiğini, nikâhsız yaşadığı Ermeni ile evlilik hayatını sürdüren fakir bir aileden gelen bir Çerkez kızı olarak hayatında ne derin duygular yaşadığını bilemiyor. Artık annesinden, kardeşlerinden, sokağından, küçük aşkından, oyuncaklarından, işediği kömürlükten, seyrettiği solcu eylemcilerin polisle çatışma görüntülerinden, oyuncak arabalarından, anne kucağından ayrılma vakti gelmiştir. Babasının beyaz Pejo arabası artık onu yeni annesinin ve arkadaşlarının, sokağının olmadığı yeni bir dünyaya götürecektir. Bu ayrılık çocuğun psikolojik dünyasında büyük depremler yaratıyor: “ Böylelikle içime doğru kapanışın da yolculuğu başlamış oluyor. Annemden, yuvamdan uzaklaşmanın telafisini, beni saran ve yabancı bu dünyaya kendimi kapatmakta buluyorum. Dünyaya açıldıkça içime kapanacağım artık. Böylelikle, yuvamdan ayrıldığım o anı dondurmuş olacağım. Tıpkı kış uykusuna yatan tonton ayılar gibi, zor zamanları kendi kışıma, o ömür boyu sürecek zorlu kışa kapanarak atlatacağım. Henüz 8 yaşına girmiş bir çocuğun zorunlu keşfi bu. Geri döndüğümde- sahi, evime bir daha geri dönecek miyim?-her şeye kaldığı yerden başlamak üzere, zamanı donduracağım. Beni biraz sonra sarmaya başlayacak olan yeni dünyaya sadece bir kabuk, cansız, fersiz bir gövde sunacağım.”(s:11)

Bir sonbahar akşamı çocuk bu duygular içinde annesinden, Melek teyzesinden, “ Anne bırakma beni. İzin verme gitmeme. Ben daha çok küçüğüm. Senden ayrılmama izin verme lütfen” diyemeden ayrılıyor yaşadığı topraklardan. Şişli’de Türkler, Ermeniler ve Yahudilerin iç içe yaşadığı bu renkli dünyayı arkasında bırakıyor. Babasının kendisini sık sık ziyaret edeceği sözü bile evden ayrılmasına duyduğu öfkeyi dindirmeye yetmiyor. Babasının kendi çektiği acıları oğlunun çekmemesi, anadilini öğrenmesi, aşağılanmaması, hür biri olarak yetişmesi için onu göndermek zorunda kaldığı açıklamaları tatmin etmiyor onu.

Çelişik duygular içinde kendini Yerusağem’e götürecek uçağa binmiş, meçhul bir geleceğe doğru gidiyordu. Okula vardığında bile karmakarışık duygular içindedir. “ Taştan, loş, soğuk, ürkütücü bir oda. Tanıdık hiçbir şey yok. Kaçacak bir yer yok. O kadar içine girdim ki bu yabancı dünyanın, neredeyse tam midesindeyim. Teslim olmaktan, başıma gelecek felaketleri kabullenmekten başka bir çarem yok. Gözlerim nemleniyor yine. Annem nerede benim? Ne işim var burada?”(s:32)

Bütün yatılı okuyan çocukların ilk geceleri zor geçer. Yatılı okuyan bir arkadaşım anlatmıştı. Yatılı okuldaki ilk gecesinde ışıklar söndüğünde, herkesin içinde biriktirdiği gözyaşlarını nasıl hep birlikte boşalttıklarını. Gerçekten insan yaşadığı olumsuzlukları, ağlamamak için bir yere kadar karşılayabiliyor. Sonra hiçbir kural tanımadan boşanıyor gözyaşları kendiliğinden. Kahramanımızın da ilk gecesi böyle geçiyor: “ Gün boyu içime döktüğüm, göz kapaklarımın hemen gerisinde biriktirdiğim gözyaşlarımdan kurtulmak için tüm muhafazalarımın tahliye kapılarını açtım. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Yapayalnızdım, terk edilmiştim. Sonsuza tek ağlamak istiyordum. Üzüntüm öfkeye dönüşmüştü. Evimden bu kadar uzakta, bu nem kokan taş odada benim ne işim vardı!”(s:41)

Okulda yaşadıkları anne ve babasına duyduğu öfkeyi ve sitemi zaman zaman ortay çıkarıyor. Günler geçtikçe okula alışan kahramanımız, kendisine iyi davranmayan akrabalarının okula attığını düşündüğü Vasken’le samimi bir dostluk kuruyor. Kendi başına kaldığında ailesinin geçirdiği zorlukla dolu geçmişini hatırlıyor.

Kahramanımız Kudüs’te tanıştığı bir Filistinli olan Ekrem sayesinde, Filistinlilerin yaşadığı duruma tanıklık ediyor. Kendi sürgünlüğü ile Filistinlilerin çektiği acılar arasındaki benzerlik onu Ekrem’e yakınlaştırıyor. Erkem’in evine gittiğinde babası Cebrail amcanın tanıklığında bir Filistinlinin yaşadığı bunca olumsuzluğa rağmen hayata tutunmasına şahit oluyor. Cebrail amcanın pişirilen pidelerden birini ona uzattığında, yemesine izin vermeyip biraz beklemesini sağlamak için dokunuyor. Bu sırada yaptığı duada ateş altında yaşayan bir Filistinlinin hayat felsefesini de öğrenmiş oluyoruz. “ ‘Bismillahirrahmanirrahim. Allahımıza hamd olsun’ diye duaya başladı Cebrail Amca. ‘ Allahım, fakir yuvamıza misafir olarak gönderdiğin bu küçük kardeşimiz için sana şükrediyoruz. İşlediğimiz günahlara rağmen senin yollarına yabancı değiliz. Sen bazen mucizelerini küçük çocuklar ile gerçekleştirirsin. Senin bu yavrumuz aracılığı ile bize gönderdiğin yardım, en dar zamanımızda yuvamıza bir güneş gibi doğdu. Onu bize gönderdiğin bir misafir olarak kabul ediyoruz. Soframızı bereketlendir, bu çocuğun ömrü boyunca ayağına taş çarpmasın, ihsanın hep yanında olsun. Yanına aldığın Halit için ise bize dayanma gücü ver. Mekânı cennet olsun. O evini korurken şehit oldu. Sen kötülükleri görüyorsun ya Rab. Kötülerin gücünü kır, halkımızın davasına muvaffakiyet ver.

Âmin.’

Amen”(s:205)

Kutsal kent Kudüs’ü gezmeye çıktığında küçük yaşta evinden ve sevdiklerinden ayrılmanın acısıyla sesleniyor Kudüs’e “ İyi sen de onlarla işbirliği yap Jerusalem. Sürekli isim değiştir. Kudüs ol, Yerusağem ol, jerusalem ol, Yeruşalim ol! Sen de it, korkut, yut beni! Hepiniz işbirliği yapın bu küçücük tapınağı yıkmak için. Hepiniz bir olun gelin üzerime. Ruhumu ezin. O kadar ezin ki bir yaşam boyu idareli kullanmak zorunda olduğum tüm sermayemi çalın benden! Bütün enerjimi, masumiyetimi, merak duygumu ezin ayaklarınızın altında. Evet, büyük suç işlemiş olmalıyım. Verin cezamı benim, durmayın! İki yaşında bir aslan yavrusu değilim ben. Ya da yavru tüylerini yeni dökmüş uçmaya hazır bir dağ kartalı. Anasının rahminden sert otlara düştüğü anda yırtıcıların paramparça ettiği bir av olabilirim ancak ben.”(s:128)

Kahramanımızın okulda yaşadığı dostluklar, ihanetler, kavgalar kişiliğinin gelişmesinde son derece etkili oluyor ve kalıcı izler bırakıyor. Ancak hiçbir şey üzerinden zaman geçip ilk günlerde duyduğu acıyı hafifletse de, ailesine duyduğu özlemi ortadan kaldırmaya yetmiyor.

Maceralarla dolu sekiz ayın sonrasında eve dönüş günü geliyor. Hayallerini kurduğu evine kardeşlerine ve annesine kavuşma anı. İşte annesi karşısında, “Dilim tutuluyor. Annem karşımda… sekiz ay süren uzun yolculuğum gerçekten bitti mi? Annem üzerinde çok güzel, çiçekli, mavi bir elbise giymiş. Saçları yapılı. Benim için hazırlandığı belli. Terlikleri aynı. Baştan aşağı süzüyorum onu. Gözleri nemli hala. O kadar güzel ki! Henüz o da şaşkınlığı üzerinden atmış değil. Benim yaşlarımda sekiz ay az zaman değil. Hızla büyüyorum. ( ) Ne yapacağımı bilemez haldeyim. Artık en yakın dostum olacak çelişki, kaygı ve korku her tarafımdan tutmuş çekiyor beni, geriye doğru. Oysa hep bu anın hayalini kurmuştum. Anneme sarılmanın, onun karnına gömülmenin ve kokusunu içime çekmenin… Ama kıpırdayamıyorum bile! Saniyeler hızlanmaya başlıyor. Annem hareketsizliğimden ötürü hayal kırıklığına uğramış gibi.”(s:227)

Çocuk annesini kucaklayamamanın, ondan ayrılırken ne kadar acı çektiğini, ne kadar çok korktuğunu anlatamamanın verdiği duygularla, annesiyle arasına bir ömür boyu kapanmayacak uzaklığı da yerleştirmiş oluyor. Sekiz aylık macera böylece noktalanıyor ve kahramanımız önündeki koca yılları yaşamaya başlıyor.

Markar Esayan bir Ermeni çocuğun şahsında sadece çocuğun sekiz ay boyunca sevdiklerinden ayrı kalmasıyla yaşadığı kişisel serüveni anlatmıyor. Aynı zamanda azınlıklar, savaşlar, yıkımlar, Filistin- İsrail sorunu gibi modernitenin doğurduğu sorunları da irdeliyor. Gerek kurgusu gerek anlatımdaki başarı, romanı gerçekçi kılıyor.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...