Edebiyat, Haberler, Köşe Yazısı

TAŞIL BİR EFSANENİN KAYIP NOTLARI 3 ATEŞ DAĞINDAN KAR MAĞARASINA*

0 41
denizkızı

Her şeyini kaybedip bir kendi kalan adam, yoksulluğun ve yoksunluğun açtığı zenginlik kapısından kendi varlık alanına koştu. Orada biricik dünyasına sığınıp ıssız alemini şenlendirecekti. Sesi dağlara çarptı önce, geceye vardığında, gün hasreti yıldızlarda birikti. Yollara vurdu kendini, geceye koştu bir zaman. Gece umudun sevinciyle yarılıp aydınlık oldu. “İşte, gecenin gün olduğu zaman” dedi.

Gün olan gecede, varlık alanının ağaç gövdesine sevdasının adını kazıdı.

 

-“Yazdım” dedi. Sesine cevap yerine, yaptıklarına engel olan duvarlar örüldü. Yazmak, eylemlerini yok etmekti belki. Yokluğa erip zengin kılınan varlık alanı yine duvarla çevrildi. O kalın, o yalan şavkıyla yansıyan kristal çerçeve kırılmadan duvarlar yıkılamazdı. Kendi yazısının ördüğü duvarlar yıkıldığında, sesiyle şenlenip doğan âlemler de o harabenin altında kaldı.

Ne yazı, ne ses; silinmişlik ve sessizlik.. Suratı solmuş donuk bir mekan işte. Kırılgan bedenini taşıyabilecek, ağrıyan yüreğini okşayabilecek yeni bir dünya var mı, bilmiyordu.

 

nisan yağmurlarıyla geldi dünya

menekşe endamında buldu kendimi

 

Tut ki yazılmamış olsun; yazısız soluk levhalar kalsın ellerimde belirsiz ve ifadesiz.

Ve ahenkten mahrum mekanlarım

sessiz ve ezgisiz.

Yüreğimin tutkusu hâla dağlar ardında menekşem

ardında olansa tül inceliğinde bir hüzün

 

Kollarında tabuları tutmayan bir dünya

alıp başımı gitmişliğimiz

yargısız ve umursuz.

Tutkularımız olsun öykümüze tat veren

durgun ve lekesiz.

Neden hâla imkânsızlık karşımda menekşem

Yanında kalansa o zor satırlarım

 

——————–

* Taşıl Bir Efsanenin Kayıp Notları adıyla yayınlanmış “Üçler Vadisi” ile “Özlemişliğin Öyküsü” serinin ilk iki kitabıdır. Bu yazı, yazılmakta olan ve henüz hiçbir bölümü yayınlanmamış olan üçüncü kitap için hazırlanan metinlerden alınmıştır.

 

Kül rengi bir bahar vurgunu şimdi zaman

Yığınlar işgalinde gizemsiz dünya sokakları

 

Nisan yağmurlarıyla taşındı doğu batıdan

Yeni dünyamı buldum tan yerinde menekşem

Dudaklarım dokunuyor hayalinin tenine

Soluğun esiyor yüzüme kelimelerinden

 

Şimdi geceye inat günün ışığı ellerimde

Kaybolmuşluğum varoluşa dönüştü yeniden

 

Yazılarıyla yeryüzünün kaybolmuş insanı, o kaybolmuşluğunda buldu yeni dünyasını. Hani yağmur sonu güneş açar güne karışır ya, çevremizde herşey ışık olup gülümser, öylesi bir günde içimize doğan müjdedir yeni dünyamız.

 Kaybolmak yeni bir dünyayı bulmaktır, yalnızlık ise Bilge’nin Ateş Dağı çocuklarına dediği gibi; belki yeniden var olmaktır.

 

ateş dağının çocukları

 

Yalnız kendisi ve kendi ifadesi vardı. İfadesiyle varlığını dile getirdiği şeyler ortaya kırık dökük olarak çıktılar. Ortalıklaşmışlık şeyleşmişlikti…Şey olmak, sıradan olmaktı. Şeyleşme süreci dünyalaşmaya koştukça, zenginlik avuntusuyla doldu her yer. Ve savrulmalar başladı.

Savrukluk eylem oldu, eylemler kendi icat ettiği sıradanlığın stokları arasında yok oldu.

Yokluğa inat, dinginlik ve duruluktu geriye kalan. Ve yalnızlıktı. Siz, ateş dağının çocukları;

 

Her biriniz bir yerlerde, sayısız sorunlarla karşılaştığınız zaman…

Gücünüzü unutup kötülüklerin kuşattığı o mekanlarda boğulmakla yüzyüze kaldığınız zaman..

Doğruluk adına yönelimleri işaretinizde yanlışlıkların egemen olduğu zaman…

İnsan olmanın, ancak onur hamuruyla biçimlenebileceğini söylediğinizde, kovulduğunuz zaman..

Merkezin kendisi olup evrenleri kucakladığınızda kollarınız boşaldığı zaman..

Masal tadında dünyalara yürürken kâbuslarla karanlıklara sürüldüğünüz zaman..

Ve çok bi yapayalnız kaldığınız zaman;

Bilin ki tek başınalığın o muhteşem imkânlar alemi

sizin avuçlarınızda kalmıştır.

Bilin ki gülümsemenizle beton duvarlar buharlaşır.

Tutsaklık dünyasında yapayalnız olmanın

o sonsuz özgürlüğünde

bir siz gerçek hayatta kalmışsınızdır.

Yalnızlık var olmaya yürümektir..

Var olmaksa hep yalnızlıktır canlarım.

 

beynimizdeki bellek mi

sevda yolunda yürümek mi

 

Durup bütün bir insan dünyasını seyretmek nasıldır ya da beynimize gömülen “göz kayası”ndan, kevn levhalarından,

mahremiyetin mahfuz hücrelerinden geçmişi okumaya başlamak…

 

Öncelikle her şeyi olduğu gibi görmek nasıldır?

Anlamlı bir esinti, bitmeyen bir zaman, durmaksızın “bir zamanlar vardı” denilen o hayatları:

incitmeden

eksiltmeden

artırmadan

bu vakte taşımak?

 

Beynimizde dönen kayalara gömülüp on binler öncesinin

izine takılmak

Kağıtlara serpilen sözlerin savrulmuşluğunda

tükenmeyen satırlar hangisi

Gerçekliğini geçmişe taşıyan tasavvurumuzda

geçmişin gerçekliği hangisi

 

Beynimize tutunan kayalar beynimizi tutsak etmeden

bilgimiz kayalaşmadan ya da.

 

O kadim, o saf insan zamanlarına dokunmak mümkün,

yeter ki; yüzünü dağlara taşıdığım

adını ağacında var ettiğim

bir sevda dünyasına kapı açtığım

levhasına sevgiyi kazıdığım

gülümsemen gelsin..

 

O geçmişin yüreğini yazmak için kanarsa da yüreğim

o en gerçek geçmişi değilse bile

en gerçek yaşanmışlığı duyarım.

 

Şimdi çerçeveler kırılacak

duvarlar yıkılacak…

Çatırdayacak sevdalara ölüm saçan dünyalar

o masal dünyalara yeniden kapılar açılacak…

 

Sözün özü o ki, yer yüzünün yüreğini tarihini yazmak, o dünyanın acılarına da ortak olmaktır. Bu, bir anlamda vuslatı mümkün olmayan erişilmez sevdalarda yorulmaktır. Bu, gün olur evreni kucaklamak, gün olur o en karanlık kuyularda hızla dibe vurmaktır.

 

Kelamın ruhunu keşfetmek, kavramların kişiliğiyle tanışmaktır. Ruhu olan kelam ve kişiliği olan kavramlar kalbinizin ifadesini yansıttığı bir anda bulduğunuz o yeni dünya, o anın dünyasıdır. Bilindik dünyadan öte ve çok daha derin gerçeği olmasına rağmen geçmişi yoktur ve geleceği inşa olunamaz demektir. Eğer yöntemi aramak bu an dünyasının kendi geçmişini bulmak içinse, o anda kalarak geriyi yüreğinizle kavramanız gerekecektir. Bilinecek bir dünya geçmişi değil bu, yüreğinizde kavradığınız bir geçmiştir. Dahası insanlık tarihini sevdalı dünyanızdan okumaktır. Bu, geçmişin gerçeğini o en kendiniz olan benliğimizde yaşayıp yeniden ve yeniden duymaktır.

 

Duyduğum

.., gün batımı o kutsal mağarada yaktığım ateş

alevlerin aydınlığında yansıyan o çehren

bil ki tapınağımın büyüsüdür içime sinmişliğin

Andığım.

…, bedenim ışığında yıkansın

büyüklüğünde yakarsın dudaklarım

gücünde güç bulsun parmaklarım

adın tüm çiçeklerin dilinde anılsın

Erdiğim

kanadı kırık bir turna için kıtalar kadar uzaksın

dönüp de baksam elimi uzatmaksızın

yeminler olsun ki;

o en kendimden bile

bana daha yakınsın

 

Tekrarın rüzgarıyla boğulan ve herkeslerin kullandığı dille, çok bilindik sözlerle sıra dışı dünyaları dile getirmek kolaylığı insanın zoruna gidiyor. Oysa ki bu dünya, varlıkları büyülü alemde birleşen iki can’ın menekşe ışıltısıyla aydınlanan doruklara yürüyüşüdür.

Ve can, o yürüyüşün kelimeleri yok, kelimeleri ezgi olan seslere benliğini veren buğulu bir bağrı vardır. O büyülü, o buğulu sıcaklığa yine bilindik ve fakat en seçkin kavramla “sevda” diyoruz. “Seviyorum” dendiğinde duyulan sesin nedeni kuşkusuz sevgilidir ve yaşanılan mekanın adı sevdadır.

 

Bilindik ses dışındaki haykırışlarımız ise ses/kelam duvarına çarparak somutlaşan buğulu bağrımızdır. İşte şiir ya da şiiriyet bu sisler içerisinde yürümeye çalışırken sesi ahenklere tutturup yazdığımız sevgi – sevda metinleridir.

 

Demişliğim olur ya hani, dağlara vardığımda

çehreni yamaçlarda yansıtmam

sesini göklerden duymam

rengini çiçeklerde görmem…

Bu; kimseye hesap vermezliğimle yaptığım,

yapmak istediğim ve hep yapacağım şey

 

Zindanlar kurulup da başıma mı çullanmış,

İsyanımın tortuları çoğalıp zihnimi mi çalmış

Ziyana giden ömrüm tükenip sona mı ermiş

Umursuzluğumdur.

 

Ne yüreğime dur demeye nedendir zaman

Ne de gitmişliğime engeldir dizüstü çöküşlerim.

 

Bitanem ! Sen yoksan;

 

ne kalır mavi göklerden

zümrüt vadilerden, altın kanyonlardan

Akdeniz’de köpüren mercanlardan

küheylan yelesinden, o dağların siluetinden

 

ne kalır sen yoksan; umut gezgini olduğum günlerden

yazmışlığa koştuğum gecelerden

 

ateş ve dans; en eski hayatların

en eski ezgisi

 

Mağaranın girişi, islenmiş yüzeyleri nedeniyle yarı aydınlık ikinci bölmeden daha aydınlık görünmüyordu. Bu ikinci giriş iki ayrı mekanın; güneşi içen dış dünya ile karanlıkta aklın aurasıyla parıltılar saçan karanlık iç mekanın orta yerinde ara kesitti.

Ara kesitte öylece durmak, kendi vaktinin gerçeğinde olan adamın zamansız bir dilimde tutulması, girişe bakması kendi gününe dönmesi, içeriye bakması on binler yıl öncesine gitmesi demekti.

Zaman da durmak; donmak, güne dönmek; ölüme gitmek gibi geldi adama. Kaçınılmaz sona varmadan, kaçırılan geçmişi zamanının koynuna almayı düşündü.

Çıplak ayakları gün dökülen topraktan sisli karanlığın yaladığı kayalarla kaplı zemine yöneltti. Mekan aynı mekandı. Karanlığa adım atmak, geçmişin yuttuğu aydınlığa varmaktı.

Nefesi tutuldu, zamanları solumaya başladı. Duran zamanın dinginliğine sarınıp tasavvuruyla açtığı yola yöneldi.

Beynindeki göz kayasından “görme günü” dedi ve yürüdü.

 

Kar yağıyordu. Minik buzul parçası gibi dökülen dolular, aylardır kalkmayan kar örtüsüne serpiliyordu…Adam sisli gökyüzüne baktı bir süre. Ona sorsanız, ısınmaya doğru giden günlerde, ilk çıkacak çiçeklerin müjdesiydi bu minik beyazlar. Eflatun renginde menekşe yağıyordu…Az ama yoğun geçen baharda açacak papatyaların ise kokusu vardı kar tanelerinde.

 

Kar, mağara önüne düşen güneşi gülümsetendi

ve o on binlerce yıl öncesi eteklerinde yaşadıkları ateş dağının alevlerini kuşatandı.

Ateşi kuşanmak, ateşi kutsamaktı

Ateşi kutsamaksa, coşku dairesinin çevresinde o geçmiş hayatları sonsuza taşımaktı.

 

Avcıların gözünde, yaşamak adına topluluğa yiyecek getirmenin onurlu bakışları mağara önünde bekleyenlerin sevinç çığlıklarına karıştı. Ateşe yeni odunlar atıldı, alevler yükselirken dumanlar uçuştu bulutlara.

Yaşlı adam başlattı ateş etrafındaki dönüşü. Ritme bürünen dönüşünde bedeni savrulurken dilinden dökülen ezgilerle yankılandı vadiler. Ateş Dağı’nın en eski hayatlardan kalan en eski ezgiydi bu:

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...