Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

NİHAL ATSIZ VE NURETTİN TOPÇU

0 505
atsız

Anadoluculuğun tarih perspektifi Mükremin Halil Yinanç tarafından ortaya konmuştur. Mükremin Halil “Anadolu’da Türklük Selçuklu iktidarı kurulduğunda başlamıştır; bu milletin öncesi yoktur” demektedir. Mehmet Halit de “Vatan Anadolu, millet de Anadolu’da yaşayan millettir” diyerek Türk tarihini Anadolu’nun fethine kadar geriye götürür. Daha önceki Türklük ise Oğuz, Türkmen gibi adlar almakta olup Anadolu Türklüğünün bu kavmiyetle bir ilgisi yoktur. Buradan hareketle Mehmet Halit, Anadolu’da yaşayan millete “Anadolu milleti” ve Anadolu’da Osmanlı sonrası kurulan devlete de “Anadolu Cumhuriyeti” adını verir. Nihal Atsız üstat Nurettin Topçu’yu “Bir Felsefe Öğretmeninin Yanlışları” makalesinde ve Ali Fuat Başgil’i de “Ordinaryüsün Fahiş Yanlışları” başlıklı makalelerinde eleştirirken bu eleştiri sadece mezkûr kişilere yönelmiş sayılmamalıdır. Nihal Atsız “Anadoluculuk” hareketini temellendiren fikrî mensubiyeti eleştirmektedir. Anadoluculuk fikri hem Turancılığın tarihsel “Türk Irkı” kavramına ve “Bütün Türkleri Birleştirme” ülkülerine ve hem de İslamcıların “Bütün Müslümanları Birleştirme-Ümmet” ideallerine muteriz bir ideoloji koyar. Bu noktada gerek Türkçüler ve gerek ise İslamcılar Anadolucu düşünce karşısında “kimlik siyaseti güden” ideolojiler olarak etnisite ya da din benzeşliğinde “bütün milliyetçilik ülküsü” oluştururlar. Anadoluculuk ise “toprak-zaman-halk”ın zaten birleşik bir içtimailiği sağladığı ve bu terkibi “millet”e kavuşturduğuna işaret etmektedir.

Biz bu yazımızda Nihal Atsız’ın Anadolucu düşünce hareketinin en önemli mümessili olan Nurettin Topçu’yu eleştirisinde bazı hususlarda haklılık payı olduğuna işaret edeceğiz. Nihal Atsız’ın Ali Fuat Başgil’i eleştirdiği makalesi de “Anadoluculuk eleştirisi”ni içermektedir. Bu iki makale üzerinden Nurettin Topçu’nun çelişkilerine değineceğiz.

Nihal Atsız “Ordinaryüsün Fahiş Yanlışları” başlıklı makalesinde “Türk” tanımını “dil ve soy” esasında ele almaktadır: Atsız’a göre Akdeniz’den Çin içlerine kadar yayılan ve kendilerine “Türk” diyen insanlar, ilmi görüşle “tek millet” sayılır (Atsız, 2012: 472). Atsız şöyle demektedir: Türk milleti uzun zamandır bölünmüş ve ayrı ayrı siyasi hâkimiyetlere düşmüş olduğu halde bugün bile birbirlerinin anladığı lehçe ve ağızlarla konuşan bir topluluktur. Dil, tek başına bir millet yapan unsur değilse de yeryüzündeki milletlerin hemen hepsinde dil, milli faktördür. Bazen bir siyasi birlik birkaç milletten mürekkep olduğu halde bazen de bir millet ayrı ayrı birkaç siyasi sınır ve topluluk içinde bulunabilir. Avusturyalılar bu nedenle Almandır. Bunun gibi ayrı devletler halinde yaşayan Türkleri ayrı milletler saymak gerçeğe aykırıdır. Eğer ayrı devletlerde yaşayan bir soyu ayrı milletler sayarsak İsrail Yahudileri nereye konulacaktır? İki bin yıldan beri ne dil, ne vatan, ne ırk, ne gelenek… Hiçbir ortaklaşa tarafı kalmamış Yahudiler tek millet oluyor da niçin Tebrizli, Kırımlı, Kazanlı, Taşkentli, Altaylı, Sibiryalı aynı millet sayılmıyor (Atsız, 2012: 472-473). Bu izahtan sonra Nihal Atsız Ali Fuat Başgil’in şu beyanını nakleder: “Biz, Türkiye Türkleri, muhtelif din, dil, tarih ve ırktan birçok millet elemanlarının asırlar içinde ve İslam kültürü kazanında kaynaşıp hal ve hamur olmasından meydana gelmiş mürekkep bir milletiz. Gerçi dil elemanlarımız bakımından Orta Asya ile yakın bir hısımlığımız var. Fakat biz ne beden ve ne ruh yapımız itibarı ile Orta Asyalı değiliz. Biz bilakis İslam çemberiyle çevrilmiş bir ülkede, ırklar sentezi halinde kendi başına yaşayan, nev’i şahsına münhasır bir milletiz” (Atsız, 2012: 474). Nihal Atsız bu aktarımdan sonra “Biz Anadolu’da kurulmuş bir millet değiliz. Orta Asya’da kıvama gelip millet olmuştuk. Yerleştiğimiz ve açtığımız ülkelerdeki bir kısım halkın Türkler içinde erimesi, bu terkibi asla değiştirip bozmuş değildir” diyecektir. Nihal Atsız’ın Ali Fuat Başgil’i eleştirirken ikinci dayanağı Anadolu fethine ve savunmasına katıldıkları halde İslam kazanında kaynamayan Alevi, Tahtacı, Çepni Türklerin bu “karma millet”in neresinde olduğu sorusuna ilişkindir. Atsız, Ali Fuat Başgil’in “İslam çemberiyle çevrilmiş bir ülkede” bulunduğumuz ifadesini reddeder. Atsız, Başgil’in milliyetçiliği din ile açıklamasına itiraz ederek: “Yirminci asır dünyasının muhtaç olduğu ideali dinler veremez” (Atsız, 2012: 478) diyecek ve ekleyecektir: “Milliyetçiyim ama Arap veya Moskof kardeşlerimi de çok severim dedin mi, milliyetçi değil, kozmopolitsin demektir” (Atsız, 2012: 479). Atsız’a göre Türklüğü parçalamaya çalışan kuvvet komünizmdir.

“Bir Felsefe Öğretmeninin Yanlışları” başlıklı makalesinde Nurettin Topçu’yu eleştiren Atsız bu eleştirisini Ali Fuat Başgil’e yönelik eleştirisinden daha sert yapmaktadır. Nihal Atsız’ın, Topçu’ya ilişkin eleştirisini beş başlıkta tasnif edebiliriz: 1) Milli ad olarak “Türk”, “Türkiye”, “Türkeli”ni değil, Rumca bir kelime olan “Anadolu”yu kabul etmektedir; 2) Anadolucular, Anadolu Selçuklarını, Büyük Selçuk İmparatorluğu’ndan ayrı bir devlet gibi görmekle, bizi hayatının uzun zamanını yabancı hâkimiyeti altında geçmiş aşağılık bir millet haline getirmektedir; 3) Hitit döküntüleri üzerine Müslümanlaşmış Bizanslıların ve Doğu’dan gelen Türklerin karışmasıyla ortaya çıkan bir “Anadolu milleti” yaratmaktan marazi zevk duymaktadır; 4) Topçu’ya göre Şiilik, Anadolu milletinden olmaya manidir. Artık Türkiye’de ölmüş bulunan ve aydınlar arasında izi dahi kalmamış olan Sünni-Şii düşmanlığını diriltmeye çalışıyor. Bu, milleti ikiye bölmek, Celali İsyanlarının Anadolu’yu tekrar kana bulamasından başka bir şey olamaz. Bereket versin ki biz Turancılar, yani Türkçüler, mezhebimizle değil de kanımızla ve dilimizle Türk’üz; 5) Askeri şahadeti inkâr eder ve tasavvufun uyuşturucu prensiplerini aşılamak ister. Moskof sürüleri saldırdığı zaman, ona yine en sonunda Türk süngüleri cevap verecektir. Mutasavvıfların kerametleri değil. Türkiye’yi Attila’nın ordusuna benzeyen gözü pek askerler savunacaktır. Hallac-ı Mansur değil” (Atsız, 2012: 509-514).  Atsız, Topçu’yu eleştirirken Anadolucuların “makul” olanlarından ayırıp onu “yıkıcı” Anadoluculardan sayar: “Bütün Türklerin dayanağı ve belkemiği olan Anadolu Türklerini her şeyden önce düşünmek, onları kalkındırmak anlamında makul Anadoluculuğun yanında, bir de, Anadolu dışındaki Türkleri defterden silmek, hatta onlara düşmanlık gütmek gibi yıkıcı bir Anadoluculuk vardır ki son zamanlarda genişlemek istidadını gösteren bu sözde ülkü’nün bayraktarı felsefe öğretmeni Nurettin Topçu’dur. Bu felsefe öğretmenine göre Sünni Müslümanlardan mürekkep bir “Anadolu milleti” vardır. Milli tarihi 1071 Malazgirt zaferiyle başlayan bu milletin en büyük düşmanları, insan topluluğu olarak Şiiliklelerle Türkistanlılar; fikir olarak da Turancılıktır” (Atsız, 2012: 508).

Nihal Atsız’ın Anadoluculuk eleştirisinin hatalı olduğu söylenebilecektir. Özellikle farklı toprak, siyasi bölge, gelenek içinde yaşayan Yahudilerin “tek millet” olmasını Türk soyluların tek millet sayılması için örnek göstermesi Atsız’ı çelişkiye düşürür. Zira Yahudileri “tek millet” yapan saik “din”dir. Oysa Atsız dini milletleşmede “merkez” bir değer ve bağlanış görmemektedir. Bu kapsamda Topçu’nun Şiileri Anadolu Milleti içinde görmemesi hakkında eleştirisi doğru değildir.

Ancak Topçu’nun Türkiye’ye dönünce Kafkas Türkü Nakşî şeyhi Abdülaziz Bekkine’ye bağlanışına rağmen Hallaccı felsefesi paradoks sayılmalıdır. Topçu’nun, Karmati’lerle ilişkisi bulunduğu için idam edilen Hallac ile bağına rağmen Nakşibendî şeyhine yönelmesi (bu bir sülûk, tarik tutma şeklinde değildir) nizam arayışı ile ilgilidir. Topçu, Nihal Atsız pek dile getirmese de Aleviliğe de Bektaşiliğe de sıcak bakmaz. Bu nedenle Osmanlı sultanı Yavuz’u tarih-toplum felsefesinin zincirine yerleştirir (Yarınki Türkiye: 143). Topçu’ya göre Alevilik, İslâmî dekor ve İslâmi klişeler içinde barınan Zerdüşt dininin felsefesi, Bektaşilik ise şaman dininin felsefesidir. Topçu Bektaşiliğin Osmanlı Yeniçeriliğinin bağlandığı tekke olduğunu bildiği halde bu çelişkiden kendini kurtaramaz. Bu yaklaşım nedeniyle Topçu’da çelişik bir “Anadolu milleti” tasavvuru vardır. Diğer taraftan Topçu, Gandhi’yi yazılarında sıklıkla örnek vermektedir. Gandhi bir Hindu yani putperesttir. Topçu, bir bakıma sufî sayılabilecek Gandhi’yi baş tacı eder ama Anadolu’nun heteredoks sufiliğini reddetmekle çelişkiye düşer. Dolayısıyla Atsız’ın Topçu’yu eleştirirken dile getirdiği ama sistemleştiremediği Anadolu’nun heteredoks İslam’ının Topçu Anadoluculuğundan dışlanması tespiti haklıdır. Kanaatimizce “Anadolu milleti” Topçu’nun gözünü kapadığı heteredoksî ile birlikte anlamına kavuşabilir. 

Diğer taraftan Atsız’ın Topçu eleştirisinde dile getirdiği bir husus daha vardır ki o da haklıdır. Atsız, “Hitit döküntüleri üzerine Müslümanlaşmış Bizanslıların ve Doğu’dan gelen Türklerin karışmasıyla ortaya çıkan bir “Anadolu milleti” yaratmaktan marazi zevk duymaktadır” demektedir. Topçu gerçekten de bunu telaffuz etmiştir: “Göçebe Türkmen’in yerleştiği dünya Eti çiftçisinin yüzyıllarca işlettiği ve kendine mahsus teknikle anlaştırdığı dünya idi. Göçebe Türkmen bu toprakla kaynaştı tüccar iken çiftçi oldu ve büyük bir inkılâp gerçekleştirdi” (Yarınki Türkiye: 225). Alpaslan’ın Anadolu’ya girdiğinde Eti köylüsü ile karşılaşmadığı açıktır. Muhtemel ki Anadolu’da Rum, Ermeni, Yahudi topluluklar vardır. Topçu genellikle ticaretle uğraşan bu topluluklarla Türklerin karşılaşıp kaynaşmaları kendi paradigması bakımından sıkıntı oluşturacağından anakronik bir manevra ile Alpaslan’ı Eti-Hitit köylüsü ile terkibe sokmuştur. Atsız’ın sistematize edemediği ama işaret ettiği bu konu Topçu’nun büyük çelişkisidir. Bu çelişkinin tashih edilmesi gerekir.

Tashih edilmesi gereken başka bir konu da “diğer otokton halklar” konusudur. Topçu’nun Kürtlerden bahsetmemesi ilginçtir. Topçu, Anadolu’daki otokton halklar (yerleşik halklar) olan köylüleri Eti’lerle ilişkilendirirken Kürtleri “görmemiş” gibidir. Topçu, Kürtleri de “Türk” sayıyor olabilir; zira Selahattin Eyyübi’yi Türk saymaktadır.

Atsız’ın “Hallaccı Nurettin Topçu’nun mistisizmi” hakkındaki eleştirisi de kısmen haklıdır. Topçu’nun Hallaccı yaklaşımında “şehir kavramı”nı da ele almalıyız. Topçu Hallaccı İsyan Ahlâkı’na rağmen bir Müslüman toplumsallık arayışına girmiştir. Bu toplumsallığı da “şehir” inşası ile mümkün kılması gerekmiştir. Topçu’ya göre şehirler aslında köylünün emeğinin mahsulünü sömürür. Köylüye vergi koyar. Kanunları şehir insanı yapar. Pazar yeri şehir olduğu için köylünün ürettiğinin üzerine şehirli yağma uygular. Topçu bu nedenle tüccar sınıfa öfkelidir. Tüccar ve ağa kesimlerini denetlemek ve sınırlandırmak istemektedir. Topçu’ya göre Konya, Erzurum, Diyarıbekir gibi şehirler köylerle sıkı ilişkiler kurarak şanlı tarihi yapmışlardır. Ancak tahakkümcü şehirler yer yer “Bolu Beyi” gibi köylünün üzerine cellat kesilmiş ve ülkeyi Celali isyanlarına boğmuştur. Şehirler mütegallibenin oturduğu yerlerdir (Yarınki Türkiye: 318).

Topçu “Şehirler” başlıklı bir makalesinde şehirliyi kötülemiştir. Ancak bir de aynı kitapta “Başşehir” makalesi vardır. Bu makalede Hallaccı felsefeden ayrılır. O makalede Hacı Bayram’dan bahseder. Hacı Bayram bilindiği üzere Hallaccı değildir. “Çalabım bir şâr yaratmış, iki cihan arasında” mısralarını söylemiş bir mürşiddir. Şar: şehir demektir; Çalab. Tanrı’dır. Yani şehirleri inşa edenin din=İslâm olduğu ifade edilmektedir. Bayramilik Osmanlı düzeninde esnaf hareketi olmuştur. Topçu bu yazısında Hacı Bayram’a sığınmaktan bahseder. Bu Hallaccı çizgide yazdığı metinleri açısından çelişkilidir.

Topçu Türk düşüncesinde gerek fikirleri ve gerek ise üslubu bakımından biricik sayılacak bir aydındır. Anadoluculuk fikrini seleflerinin yarım bıraktığı yerden daha özgün bir sahaya taşımıştır. Buna rağmen Topçu, Osmanlı düzeninin iktisadî gerçeğini yani tımar-ahilik sistemini yeterince ortaya koyamamıştır. Felsefesine Kur’an temelli dediği halde Kur’an’a referans vermez. Mistik referansı ise Hallaccı olduğu için toplumsal nizam kurmak bakımından yeterli değildir. Anadolu’da bir Terkip Türkçülüğü’nden bahsetmesine rağmen Türkçülüğü ile son tahlilde Oğuz’a yani ırkî temele yaslanır. Batı reform ve rönesans hareketini Türkiye’ye taşıma kaygısı nedeniyle fikirlerinde kaymalar olur. Ama son tahlilde “Doğucu” bir telaffuzu vardır. Alevî-Bektaşi zümreleri reddetmesi de çelişkilidir. Biz Anadoluculuğu Nurettin Topçu’nun çelişkileri nedeniyle yeniden güncelleme kaygısındayız. Bu nedenle Hallaccı değil Hacı Bayram-Hacı Bektaş (ikisi de Yesevîdir) tariklerine yakınız.

 

-          Atsız Nihal, Basılmayan Makaleleri, Togan Yayıncılık, 2012


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...