Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

MÜSLÜMAN BURJUVA MI MÜSLÜMAN KAPİTALİST Mİ?

0 152
islami burjuvazi

Yazımın başlığını bu ayrıştırmayı yaparak belirlememin nedeni Türkiye’de “İslâmî burjuva” üzerine kitap yayınlayan yazarların hemen hepsinin “Müslüman Burjuvalalar”dan – “Müslüman Kalvinistler”den bahsetmekte  olmasıdır. Bilindiği gibi Katolikliğe başkaldıran Protestanlar vahyîn karşısında “Kilise’nin yorum biçimi”ni eleştirmeyi önemsemiştir. Bu karşı çıkış “çalışmak” meselesini dinî bir ritüel, bir ilahi buyruk gibi görmeye neden olmuş ama daha çok Katolikliğin zenginlik-ticaret-para biriktirmek-faizli muamele yapmak, vs. gibi yasaklarını “protesto” etmiştir. Diğer taraftan burjuvalar eski düzenin üretim ilişkilerinden koparak Kral aileleri/Soylular/Kilise’den oluşan sınıflar arasında kendilerini hukuken tescil ettirmek istedikleri bir asalet peşinde koşmuşlardır. Burjuva, eski toplumun üç sınıfına dahil olmak isteyen yeni bir sınıf stratejisi olarak gelmiştir. Müslümanların kapitalist birikimle zuhur eden profilleriyle “burjuva” sayılabilmeleri için ne vahiy/metin ile ilişkilerini protesto söylemi ile kurduğu ne de eski statükonun sınıflı yapısına dahil olmak isteyen “yeni bir sınıf” stratejisi geliştirdiği söylenemeyecektir.

Bu perspektif nedeniyle yazıda “Kapitalist olmak” ile “burjuva olmak” arasında farkı işaret etmek istedik. “Olmak” eyleminin ilki: “kapitalist” bir “sahip olmak”lığı ifade ederken, ikincisi: “burjuva” bir “var olmak”lığa yönelmektedir. Servet biriktirmek, zenginlik yığmak kapitalist’çe bir tavırdır, fiildir. Bunun da bir zihnî inşa sonucu olduğunu elbette reddedemeyiz. Ancak “burjuva olmak” varoluşsal, disipline edilmiş, sadece servet kazanımı ile kuşatılamayan bir kimliktir. “Burjuva ‘adanmış bir elit’ yani yeni bir asalet oluşturma peşindedir” (Pinçon-Charlot, 2012: 30). Bourdieu’nun yukarıda alıntıladığım sözünü aktaran Pinçon-Charlot, zenginliğin yetmeyeceği bir “çevre”nin (cemiyet) oluşturulduğunu yazar. Pinçon-Charlot, “Cemiyet sınıfın simgesel bir biçimidir. Cemiyet üyesi olabilmek için servet yapmak yetmez. Tüm üyelerin hazır bulunduğu mecliste oluşturulan gurubun bir topluluğa mensupmuş gibi bir adayı takdim etmesi gerekir. Büyük burjuvazi kolektif olarak kendi sınırlarını yönetir, sınırlardan içeriye kimin gireceğini ve kimin daha ne kadar beklemesi gerektiğini belirlemekte tereddüt etmez (…) Grup, toplumsal yakınlığının ve çıkar benzerliklerinin bilincinde olan bireyler tarafından kurulmuştur (…) Aynı kişilerin birçok derneğe mensup olmaları ilişkileri çoğaltmanın bir yoludur (…) Fransa ya da yurt dışındaki bu cemiyetler arasındaki konvansiyonlar ve karşılıklılık anlaşmaları, soylular ve burjuvalar arasında dinlere ya da belli faaliyetlere göre çeşitliliğin rejabetten ziyade tamamlayıcı olduğu bir şebeke oluşturuyor. Aileler, iş dünyası, cemiyetler: Burjuvazi bir şebekeler şebekesidir” (Pinçon-Charlot, 2012: 31) demektedir.

Meseleye buradan bakarsak “Müslüman Burjuvazi” nitelemesinin “aceleci” olduğu ortaya çıkar. Dilek Yankaya’nın MÜSİAD ekseninde “Yeni İslâmî Burjuvazi”yi ele alırken aktardıkları “burjuva olmak” diyerek “kapitalist olmak”tan ayrıştırdığım şeyi örneklemektedir. Dilek Yankaya “MÜSİAD işverenler alanı içinde yeni İslâmî burjuvaziyi temsil eder” dedikten hemen sonra dernek üyelerinin derneğe katılım amaçlarının farklılaştığını vurgular. Burada “burjuva olmak” meselesini kapitalist olmaya savuran bir belirleme problemi vardır. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi “burjuva, ‘adanmış bir elit’ yani yeni bir asalet oluşturma peşindedir.” Oysa MÜSİAD üyeleri Dilek Yankaya’ya kendilerinin derneğe değişik amaçlarla “katıldıkları”ndan bahsetmişlerdir. Dolayısıyla Türkiye’de “İslâmî Burjuva” terimine yönelik literatüre getirilebilecek ilk eleştiri “yeni Müslüman kapitalistlerin” kendilerini bir sınıf olarak görmedikleridir. “İslâmî burjuvazi” kavramına dikkatle yaklaşmak gerekir. Yasin Durak’ın “Emeğin Tevekkülü” çalışmasında da görüleceği üzere “Müslüman kapitalist” emekçi ile enformel ilişkiler içinde kalmaktadır. Konya’da işçi sınıfı kültürünün dindar-muhafazakâr manipülasyona uğradığı ve işçilerin egemen sınıflara tabiiyetinin dinin tevekkül vurgusuna yaslandığını iddia etmektedir. Araştırmanın temel tezi, muhafazakâr burjuvaların dini araçsallaştırmaya yönelik özel bir çaba göstermese bile, sınıfsal konumlarından ötürü, dinin onların elindeki araçsal kudret konumunu kazanmasıdır. Yani dinin araçsallaşması için işverenlerin dindar-muhafazakâr olmaları dahi yeterlidir. Ayrıca Müslüman burjuvaların emek denetiminde dini referanslara çok fazla başvurdukları ifade ediliyor. Araştırmada 1980 sonrası Türkiye’de gerçekleşen birikim rejiminin ücretlilik ilişkisini yeni ortaya çıkan biçimler kazandığı vurgulanıyor. Böylece artı-değer üretiminin meşruiyetini ve sürdürülebilirliğini sağlayan mekanizmaların ağırlık merkezinin hukukî- siyasi üstyapıdan ideolojik-kültürel üstyapıya kaydığı ifade ediliyor (Durak, 2011: 23). Buna göre dini grupların iktisadi faaliyetleri bir “verimlilik ve kazanç ideolojisinin” üzerinde inşa edilmiştir. Dindar bir girişimci olmanın somut ekonomik çıkarlarla ilişkilenmesinin önemli bir nedeni, dindarlığın yarattığı güvenilirlik olmakta, ancak araçsalcılığın yahut dindarlık ve güvenilirlik arasında kurulan anlam birliğinin esas karşılığı dikey ilişkilerde kendini sunmaktadır. Bir işletmeci diğer işletmecilerle ilişkilerinde dindar/ güvenilir olduğu gibi, kendi işletmesindeki çalışanlarla ilişkilerinde de dindar/ güvenilir olmaktadır. Dinsel referanslarla sağlanan bu güvenilirlik, işçi-işveren ilişkisinde işverene göreli bir “manevi otorite” sağlamaktadır ki bu çoğu zaman emek kontrolü için önemli dayanaklardan biridir (Durak, 2011: 41).

Yasin Durak, dini referansları olan işverenin çalışma ilişkisinde işçiyi “Türk-İslam geleneğini ve kapitalizmi ihlal etmeden” kontrol eden bir dil ile yürütüldüğünü, ahlâkî yaptırımlara tabi tutulduğunu, din üzerinden geliştirilmiş bu dil ile işçilerin savunusuz bırakıldığını, işyeri dışındaki yaşantısıyla ilişkilendirilmiş meşruiyet kalıplarının dinsel referanslarının mutlak hâkimiyet sahibi olduğunu ifade etmektedir (Durak, 2011: 44). Yasin Durak’ın bu analizini “İslâmî kapitalistler”in sermaye oluşturmak bakımından zayıf durumda bulunmaları ile açıklamak gerekiyor. Bu nedenle “İslâmî kapitalizm”, “Müslüman Burjuva” oluşumu için yeterli görünmüyor. Burjuvalar “endüstriyel üretim/ihraç edilebilir meta üretimi” ile ilgilidirler ve süreklilik arzeden piyasa oyuncusudurlar. Bu anlamda küresel sistemle organik bağları bulunmaktadır. İslamî kapitalistlerin bir sınıf olmaktan ziyade “sermaye biriktirmek” ya da “serveti korumak” gibi dertten hareket ettikleri, 50 işçiden az personelle yürüttükleri işletmelere sahip oldukları söylenebilir. Endüstriyel büyük yatırımlara girdiklerinde ise bunun finansal kaynağını cemaatik oluşumlardan (bağış, himmet, aidat) karşılıyorlar.

Dilek Yankaya da MÜSİAD üyeleri ile yaptığı görüşmelerden yola çıkarak iki temel üyelik türü olduğunu vurgular: “İslâmî kimliğe dayalı üyelik ve mesleki amaçlarla üyelik” (Yankaya, 2014: 114).

Ahmet İnsel, TÜSİAD’ın Görüş Dergisi’ne verdiği yazıda Orhan Pamuk’un burjuvayı “laik Türk üst sınıf” olarak tanımlaması(na) ve bu ‘burjuvazi’yi, “daha çok sahip olduğu kültürel değerler, yaşam tarzı ve kendini toplumun diğer kesimlerine göre konumlandırma biçimiyle ele alması”na katılmasa da Batı’da “burjuva”nın nasıl anlamlandırıldığını da vermekten kendini alamıyor: “Bugün genel olarak burjuva, hem iktisadi-sosyal bir konumu hem de kültürel bir kalıbı, belli bir yaşam tarzını ifade etmeye devam ediyor. Sınıf bilincinin güçlü olduğu ülkelerde, özellikle Avrupa’nın kuzeyi ve Anglosakson dünyasında muhafazakâr-liberal siyasal partiler, ‘burjuva partileri’ olarak tanımlanıyor. Egemen kültür kalıplarına karşı çıkan hareketler kendilerini genellikle burjuva karşıtı olarak tanımlıyor. Burjuvazinin hegemonyasının iki yüzyıldan fazla bir süreden beri devam ettiği ülkelerde, burjuva kelimesi yer yer yeni-aristokrasi çağrışımı da yapabiliyor” (İnsel, 2012: 15).

Yazıda Erol Yarar ve Abdulkadir Konukoğlu’nun Orhan Pamuk’un yaklaşımına ilişkin görüşleri de aktarılmakta ve bu işadamlarının kendilerini “burjuva” olarak görmedikleri anlaşılmaktadır:  “Orhan Pamuk’un bu tespiti kendisine sorulduğunda, MÜSİAD’ın kurucu başkanı Erol Yarar, yazarın Türkiye’deki burjuvazi eleştirilerine katıldığını belirtip, “Burjuvazi Türkiye’de hep halktan uzakta olmuştur” dedi. Yarar, kendini kastetmediğine göre ya kendini burjuvazi içinde görmüyor ya da burjuvadan başka bir şey anlıyor. Sanko Holding Yönetim Kurulu Başkanı Abdulkadir Konukoğlu da, “Ben burjuvaziden anlamam, onlar büyük adamların işi” derken, burjuvaziyi iktisadi konumdan farklı bir alanda tahayyül ettiğini ele veriyor. ‘Büyük adam’ olmanın Konukoğlu’nun gözünde anlamı ne? Kendisi Gaziantep vergi rekortmeni. Holdingin beş şirketi ilk 500 şirket listesinde ama Konukoğlu büyük adam yani burjuva değil, ‘işadamı’! Çok büyük bir sanayi kuruluşunun başında olan Konukoğlu’nun burjuvadan anladığının havass da değil, bir tür aristokrasi olduğu anlaşılıyor” (İnsel, 2012: 16).

Ahmet İnsel MÜSİAD üyelerinin kendilerini “burjuva” olarak görmemeleri karşısında TÜSİAD üyelerinin kendilerini tanımlamaları hakkındaki yargısı ise şöyledir: “Bugün TÜSİAD üyelerine burjuva olup olmadıkları sorulsa, büyük çoğunluğu kendisini burjuva sınıfının bir üyesi olarak gördüğünü ifade edecektir.” Ahmet İnsel zikrettiğim yazısında MÜSİAD çevresini “otantik burjuvazi” şeklinde nitelemekten kendini alamıyor. Ancak bu “burjuva”nın enformel ilişkilere sahip olmasını zikrettiği halde hesaba almaması büyük çelişki oluşturuyor: “Burada Türkiye’de kapitalist işveren sınıfının iç katmanlaşmasını buluyoruz. Daha kurumsal çalışma ilişkileri ortamını tercih edenlerler, ilginçtir, bu ‘burjuvazi’ sıfatının daha fazla muhatabı oluyor. Buna karşılık çalışma ilişkileri açısından büyük ölçüde enformel bir ortamda faaliyet göstermeyi tercih eden ve bunun sonuçlarını yüz yüze ilişkilere indirgenmiş bir himmet anlayışıyla telafi ettiğine inanan işveren çevresi, ‘otantik burjuvazi’ ise kendini halk olarak, ‘ensesi kalın olmayan’, ‘Ankara’da, İstanbul’da oturmayan’ olarak tanımlıyor” (İnsel, 2012: 16-17).

Tekrar Yankaya’nın kitabına dönersek derneğe (MÜSİAD) mesleki ve iş hayatlarıyla ilgili sebeplerle üye olanların üyelik gerekçeleri şöyle anlatılıyor: “İşlerini büyütmek, fuarlara katılmak, ekonomi hakkındaki bilgilerini artırmak, uluslar arası pazara açılmak, sosyal ağları geliştirmek, ekonomi alanında temsil edilmek ve toplumsal bir statü kazanmak bunlar arasında sayılabilir. Konya’da mutfak ekipmanları üreten bir sanayici derneğe üyelik motivasyonunu şöyle özetliyordu: ‘Üye olunca işleriniz büyüyor.’ Bu üye tipi, MÜSİAD topluluğunu bir pazar ve katılımcıları da potansiyel müşteri ve ortak olarak görüyor” (Yankaya, 2014: 115).

TÜSİAD ile MÜSİAD arasında burjuva algısı bakımından farklılığı bir de üye sayısı/üretim kapasitesi bakımından ele almak gerekiyor. TÜSİAD 603 üye sayısı ile KDV’nin %55’ini Kurumlar Vergisi’nin %85ini üretiyor. MÜSİAD başkanlığı yapan Ömer Cihad Vardan’ın Hürriyet Gazetesi’ne verdiği rakamlara göre ise MÜSİAD’ın “Genç MÜSİAD ile birlikte toplam 5 bin 500 üyesi bulunuyor. Toplamda 17 milyar dolar ihracat cirosu bulunuyor.”

“TÜSİAD 603 üyeye sahip ve 4 bin 500 firmayı temsil ediyor. Bu holdingleşmenin bir göstergesi. Genel sekreter Zafer Ali Yavan’ın verdiği bilgilere göre TÜSİAD üyeleri imalat ağırlıklı ve ülkedeki katma değerin yüzde 55’ini üretiyor. Enerji hariç ithalatın tamamını gerçekleştiren TÜSİAD üyesi şirketler ihracatın da yüzde 85’ini gerçekleştiriyor. Kamu hariç toplam istihdamdaki payları da yüzde 55.”

(Kaynak: Aksiyon: http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/newsDetail_openPrintPage.action?newsId=35004)

brgen

Zannederim Yankaya’nın yukarıya aldığım “Bu üye tipi, MÜSİAD topluluğunu bir pazar ve katılımcıları da potansiyel müşteri ve ortak olarak görüyor” tespiti MÜSİAD çevresinin niçin “burjuva” olmadığını izah eden anahtarı temsil etmektedir. Çünkü “burjuva” Batı’da “burj-bourg” ile eski toplum biçiminin tüketim alışkanlıklarını değiştiren bir pazar kurarak kadim sınıfları arzettiği mallara müşteri kılan bir misyonla ortaya çıkmıştı.

Müslümanların Türkiye’de “burjuva” çıkaramamasının ana sebebi de sanırım bu oluyor. Müslümanlar kapitalistleşiyor, burjuvalaşmıyor. “Sahip olmak” ile “burjuva kimlik olarak varOlmak” arasını ayrıştırmalıyız. Bir kütlenin “kendini kendine pazar kılması” kapitalistçe olabiliyor, onu “sermayeye sahip olmak”a çıkarabiliyor ama bununla “burjuva olmak (burjuva olarak var olmak)”a çıkılamıyor.

 

-          Durak Yasin, Emeğin Tevekkülü, İletişim Yayınları, 2011

-          İnsel Ahmet, Türkiye’de Burjuvazinin Serüveni, TÜSİAD Görüş Dergisi, 2012

-          Pinçon Michel- Charlot Monque Pinçon, Burjuvazinin Sosyolojisi, Epos Yayınları, 2012

-          Yankaya Dilek, Yeni İslâmî Burjuvazi-Türkiye Modeli, İletişim Yayınları, 2014şebeke


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...