Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

MEHMET AKİF: OSMANLIDAN CUMHURİYETE BİR İSLAMCI ENTELEKTÜELİN ZİHİN DÜNYASI

0 517
akif...

12 Mart 1921 Mehmet Akif’in Tacettin Dergâhında yazdığı 10 kıtalık şiirin TBMM tarafından özel bir oturumda ve alkışlar arasında “ İstiklal Marşı olarak kabul edilir. Bilindiği gibi TBMM 1920 yılında, İstiklal Savaşının verildiği o zor günlerin anlamını yaşatmak amacıyla mili, marş yazılmasına karar verilmişti. Bu marş hem Milli Mücadele için çarpışılan günlerdeki heyecanı yansıtacak, hem de genç nesillere milli birlik ve beraberliğin önemini anlatacaktır.

Yapılacak çalışmanın önemi göz önünde tutularak yarışmaya 500 liralık bir teşvik ödülü de konmuştu. Yarışmaya 700 ün üzerinde şiir katılmasına karşın, o dönemin hissiyatını yansıtacak değerde çalışma bulunamadı. Bu yarışmada ödüle değer eser bulunamamasının en önemli nedenlerinden biri Mehmet Akif’in yarışmaya katılmamasıdır.

Dönemin maarif vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mehmet Akif’e bir mektup yazarak, Kurtuluş Savaşının anılarını yaşatacak bir şiir yazması ricasında bulundu. Bunun üzerine Akif’in yazdığı şiir 12 Mart 1921 günü TBMM’de, büyük bir hatip olan, Hamdullah Suphi Tanrıöver tarafından defalarca okunarak alkış sesleri arasında kabul edildi.

Şurası unutulmamalıdır ki, Mehmet Akif şiiri para kazanmak amacıyla değil toplumsal bir sorumluluk duygusuyla yerine getirmek amacıyla yazmıştır. Yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay’ın anlattıkları bunun delilidir. Çantay’ın anlattığına göre Mehmet Akif çok ihtiyacı olmasına karşı hayır kurumuna bağışlamıştır. Bu Onun ne derece faziletli ve erdemli bir kişilik sahibi olduğunu açıkça göstermektedir. Öyle ki, Mehmet Akif’e ödülü reddetmeyip hiç olmazsa palto almasını söyleyen yakın arkadaşlarından Şefik Beyle iki ay görüşmemiştir.

Mehmet Akif’in, uzun bir ayrılıktan sonra memleketine geri döndüğünde yapılan bir sohbet sırasında İstiklal Marşı ile ilgili söyledikleri, marş hakkındaki görüşlerini bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. “ – İstiklal Marşı… O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının ifadesidir. Bin bir fecai karşısında bunalan ruhların, ıztıraplar içinde halas dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz… Onu kimse yazamaz… Onu ben de yazamam… Onu yazmak için o günleri görmek, o gönleri yaşamak lazım. O şiir artık benim değildir. O, milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur.”( Mehmet Akif Ersoy, M. Ertuğrul Düzdağ, T.C Kültür Bakanlığı.y.)

 

            Mehmet Akif ömrü boyunca ittihat-ı İslam ( İslam birliği) için çalışmış, Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergilerinde ve yaptığı konuşmalarında İslam Dünyasının geri kalmışlıktan kurtulması için fikri ve entelektüel çaba sarf etmiştir.  Zaten Akif, Milli Mücadeleyi, İslam ülkelerinin kurtuluşu için bir aşama olarak görüyordu. Akif sadece iyi bir şair değil, aynı zamanda ülkesi işgale uğradığında camilerde halkı direnişe çağıran bir eylem adamıydı.

            “ Mehmet Akif, Ankara’ya geldikten sonra, halkı irşad ve ileri gelenlerle görüşerek, onların maddi ve manevi olarak Milli Mücadele’ye katılıp desteklemelerini temin etmek için, bazı yerlere gitmiştir. Bunlardan tespit olunanlar şunlardır: Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Antalya, Afyon, Konya, Kastamonu.

Önce Eskişehir’e gelen Akif, daha sonra Antalya mebusu Süleyman Efendi ile beraber, yolu üzerindeki merkezlere uğrayarak Antalya’ya kadar gitmiş, dönüşte de aynı şekilde hareket etmiştir. İki geçişinde de Burdur’da birer hafta kalmıştır. Uğradığı yerlerde camilerde hükümet meydanlarında halka durumu anlatmış, nüfuzlu ve zengin şahıslarla konuşarak onları Milli Mücadele’ye katılmak üzere ikna etmiştir. Çeşitli düşünce ve tesirler altında kalarak Ankara’ya karşı şüphe ve tereddüt ile bakanlara, bu işin bir partinin veya şahsın davası değil milletin ölüm-kalım meselesi olduğunu aktarmıştır.”( Mehmet Akif Ersoy, M. Ertuğrul Düzdağ, T.C Kültür Bakanlığı.y.)

   

          Milli Mücadelede verilen savaşın kazanılmasından sonra, ülkesinin işgalden kurtulması dolayısıyla bir miktar rahatlayan Akif, İslam dünyasının içine düştüğü perişan durumun ıstırabını ömür boyu yaşamıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki, Mehmet Akif uğruna her şeyini feda edeceği Milli Mücadele sonrasında yapılan ve onaylamasının mümkün olmadığı uygulamalardan rahatsız olmuş, memnuniyetsizliğini gizlememiş, zamanla açıktan mücadele etmiş, daha sonrasında da çok sevdiği ülkesinden Mısır’a hicret etmek zorunda kalmıştır. Mısır’a giderken iyi niyetle başladığı Kuran meali çalışmasını yanına almıştır. Bu sıralarda din-devlet ilişkileri, ezanın Türkçeleştirilmesi, laiklik gibi konularda Mehmet Akif’in benimsemeyeceği değişimler konuşulmaya başlanmıştır. “ bu olanlardan sonra Türkiye camilerinde, Kur’an’ın aslı yerine tercimesinin okutulması için hazırlık yapıldığı endişesine kapılan Mehmet Akif, kendi tercümesinin Kur’an yerine konulacağından korkarak, aldığı bin lirayı iade etmiş ve bitirmiş olmasına rağmen tercümeyi vermemiştir.” (Mehmet Akif Ersoy, M. Ertuğrul Düzdağ, T.C Kültür Bakanlığı.y. )

            Milli Mücadele konusunda bu mücadeleyi yürütenlerle bir olan Akif, sorun nasıl bir toplum oluşturulacağı konusuna gelince onlardan ayrılıyordu.

“ Akif’in en büyük ideali, Müslümanların İslam’ı iyi öğrenip bu müstesna dini şuurlu olarak yaşamaları idi. Bu gerçekleştiği takdirde İslam ümmeti Asr-ı Saadet’in mutlu seviyesine ulaşacak ve milletler arasında hak ettiği seçkin yere oturacaktır. Çünkü toplumların maddi ve manevi kalkınmasını sağlayacak unsurlar İslam’ın özünde mevcuttur… Hurafelerden arınmış gerçek İslam’ın, hayatın en güzel ve en şereflisi olduğuna şüphe yoktur.”( Mehmet Akif Külliyatı, İ.H. Şengüler, Hikmet neşriyat  )

 

Mehmet Akif gerek düşünceleri gerekse eylemleri dikkate alındığında Türkiye’de yetişen en önemli fikir adamlarından biri olduğu görülecektir. Kişisel olarak Akif, haksızlığa asla rıza göstermeyen, zulme ve zalime düşman, mazluma yardımcı olmak gibi özelliklere sahipti; riyakârlık, yalancılık, hilekârlıktan ise nefret ederdi. Onun karakterini anlatan ifadeleri Safahat’tan izleyelim.

“ Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem,

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım..

–Boğamazsın ki!

–Hiç olmazsa yanımdan koğarım!

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam,

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam!

Doğduğumdan beridir aşıkım istiklale,

Bana hiç tasmalık etmemiş altın lale!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boynum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım:

Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım.

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu.”

Mehmet Akif, ülkemizde ortaya çıkan fikir akımlarından İslamcılık diye adlandırılabilecek akıma mensuptu. Yusuf Akçura’nın “ Üç Tarz-ı Siyaset” adlı eserinde işaret ettiği gibi, Osmanlının son dönemlerinde ortaya çıkan fikir akımlarını Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılık olarak üç kısma ayırmak mümkündür. “İslamcılık, XIX-XX. Yüzyılda, İslamı bir bütün olarak(inanç, ibadet, ahlak, felsefe, siyaset, eğitim…) <yeniden>hayata hâkim kılmak ve akılcı bir metodla Müslümanları, İslam dünyasını batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden… kurtarmak; medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist, modernist ve eklektik yönleri baskın siyasi fikri ve ilmi çalışmaların, arayışların, teklif ve çözümlerin bütününü ihtiva eden bir hareket olarak tarif edilebilir.”(Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, İsmail kara, Risale yayınları)

Köklerini Cemaleddin Efgani ve öğrencisi Muhammed Abduh’un attığı bu hareketin, Türkiye’deki ilk dönem temsilcileri, aralarında bir takım farklar olmak kaydıyla Mehmet Akif, Filibeli Ahmed Hilmi, Musa Kazım, Said Halim Paşa, Seyyid Bey, Ahmed Naim, Hamdi Yazır ve Said Nursi’nin isimleri sayılabilir.

İsmail Kara’ya göre İslamcıların savundukları düşünceler itibarıyla;

“1) Sınırları kişilere ve ülkelere göre değişiklikler, nüanslar göstermekle birlikte onlar da bir tür batılılaşmaktan, medeni unsurları almak yönü ağır basan kısmi bir batılılaşmaktan yana oldular. İlk anda “kaçınilmaz bir kötü” olarak algılanan batı, çok kısa bir zaman sonra “vazgeçilemez iyi” haline dönüştü.

2) Ardından usul olarak seçmeci-telifçi (eklektik-intibahi) bir yolu benimsediler. Buna göre batının medeni, ilmi, sınai, fenni(teknik) üstünlükleriyle İslamın kültürel ve ahlaki özellikleri birleştirildiğinde ortaya çıkacak bileşim Müslümanların büyük ölçüde işine yarayacaktır.

3) Taarruz değil savunma durumundaydılar. İslamı yaşamak ve anlatmaktan çok, onu batılıların açtığı yolda savunmakla uğraşan İslamcılar asıl yapmaları gereken şeylerden uzak kaldılar.”(İsmail Kara. Age)

Mehmet Akif, bir İslamcı düşünür olarak bu görüşleri tüm kalbiyle destekliyordu.

Ancak ilk nesil İslamcı düşünürlerin batının ilmi ile İslam ahlakının kolayca telif edilebileceği şeklindeki görüşlerinin zamanla tenkit edildiğini belirtmek gerekir. Çünkü batı biliminin onu üreten zihinsel ve felsefi alt yapı olmadan nasıl üretilebileceği ve daha önemlisi Batı medeniyetine hiç benzemeyen ilkelerden hareket eden İslamla nasıl bağdaştırılabileceği sorunu kaçınılmaz olarak tartışılmaya başlanmıştır.

İslamcıların siyasi ve fikri planda ulaşmaya çalıştıkları hedefler de şunlardı:

“1) Müslümanları saf bir inanç sahibi kılmak.

2) Eğitim- öğretimin ıslahı ve cehaletle, bilgisizlikle taklitle mücadele.

3) Tasavvufun ıslahı.

4)İslam dünyasında yaygın olan ahlak anlayışını değiştirmek.

5) İslamın ilk devirlerinde olduğu gibi cihadın çok geniş ve kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını sağlamak.”(İsmail Kara, age)

Mehmet Akif’in zihin dünyasını ortaya koymak için tespit edilmesi gereken ilk gerçeklik onun hangi şartlardan bize seslendiğini belirlemektir. Bu durum Akif’in düşünce sistemini analiz etmemize çok yardımcı olacaktır. Mehmet Akif‘in yaşadığı dönem İslam dünyasının baştanbaşa sömürgeleştirildiği bir dönemdir. Ne yazık ki, doğudan batıya İslam dünyası tek kelimeyle perişan haldedir. Bu durum Mehmet Akif’in düşünce dünyasını derinden etkilemiştir.

“ Ne gördün, Doğu dünyasını çok gezdin? diyorlar, gördüğüm:

Yer yer,

Harap memleketler; yere serilmiş yuvalar, başsız ümmetler;

Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar;

Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar;

Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar;

Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;

Zorbalıklar; esirlikler, hükmetmeler, alçaklıklar;

İki yüzlülükler, türlü iğrenç alışkanlıklar, çeşitli hastalıklar;

Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;

Cemaatsız imamlar; kirli yüzler; secdesiz başlar;

“Gaza” diyerek dindaş öldüren zavallı dindaşlar;

Ipıssız yuvalar; kimsesiz köyler; çökük damlar;

Emeksiz geçen günler, yarın fikri olmayan insanlar!…

Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;

Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.

Karşında uzun uzadıya yükselen mezarlar, ahretler

Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir ışık!

Derinlerden gelir çığlıkları yüz binlerce acının

Ufuklar bir kızıl çember, bükük boyunda İslam’ın!

Göğüsler hırlayıp durmakta, zincirler daralmakta;

Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!”

 

Mehmet Akif, geleneğin etkisiyle yanlış kurgulanmış kadın erkek ilişkileri, evlenme, boşanma ve çok evlilik gibi konularda İslamı esas alarak temellendirme niyetlerini eleştirmektedir.

“- Boşanmaz? Amma da yaptın! Ya şeriat ne için

Bize evlenmeyi ta dörde kadar emr etsin?

İki alsam ne çıkar hürriyetin sayesinde?

Boşamışsan canım ister boşanırım elbette.

İşte meydanda kitap! Hem alırız, hem boşarız!

Dara geldin mi, şeriat! Sus ulan beyinsiz!

Ne zaman camiye girdin? Hani tek bir hayrın?

Bir kızılbaşla senin var mıdır ayrın, gayrın!

Ağzı meyhaneye rahmet okuturken, hele bak,

Bana gelmiş de şeriatçı kesilmiş… Avanak!

Hangi bir günah yok amel defterinde?

Seni dünyada gören var mı ayık halinde?

Müslümanlıkta şeriat bunu emretmiş imiş:

Hem alır, hem de boşarmış; ne kadar basit bir iş!

Karı boşamak konusunda bak ne diyor Peygamber:

“Bir boşama oldu mu dünyada, gökler titrer!

İki evlense ne varmış… Bu yenir herze midir?

Gerçi bazen de olur, dörde kadar evlenilir…

Bu kimin harcı, a sersem, hele bir kere düşün!

Tek kadın çok bile senin gibi erkekler için.

Hani servet? Hani sağlık? Ne ararsan yok;

Tamtakır bir kese var ortada, bir sıska vücut!

Sen dua etki evde “Şeriati uygula” demiyor karın!

Yoksa, boynunda bugün zorca gezerdin yuların!

Kadın iş görmeyecek; varsa piçin bakmayacak!

Çamaşır, tahta, yemek nerde? Ateş yakmayacak!

Bunların hepsini yapmak sana ait “şer’an”

Çocuk emzirmeye hatta olacak bir süt anan!

Boşarım, evlenirim bahsini artık kapa da,

Allah ne verdirse yiyip hoş geçinin bir arada”

Müslümanların içine düştüğü umutsuzluğu eleştiren Akif, çok ciddi çalışmalar yapmaları gerektiğini savunmaktadır. Miskinliği, durağanlığı ve ataleti temelden eleştirmektedir. Oysa İslam dünyası Mehmet Akif’in düşündüğünün aksine derin bir atalet içindedir. Akif Müslümanların tembellik içinde yaşamlarını sürdürmelerine isyan etmektedir.  Mehmet Akif, tembellikten, uyuşukluktan, fikri donukluktan, çalışmamaktan ve İslami kavramları Kuranî bağlamlarından koparıp tanımlamaktan nefret ederdi.

 

“Akın akın yürümekte geleceğe bütün insanlar.

Bereketli insanlık nehrinin ahengine uymayan insanın,

Bir enginde kaybolup gitmemesi mümkün mü?

Amaçladığın yere varmazsın uyanmazsan eğer…

Var mı bak, yollarda hiç uyanık olanlardan eser?

İşte gelecek, en son varıp rahata kavuşacağın yer demektir;

Kervan kavimler, çöl geçmiş, tembellik de yoldaki engeldir.

Durma, geçmiş bir korkulu dikenliktir;

Git ki, gelecek korkusuzdur, hem ne kutsal topraktır!

Çok sıkıntılara katlanmak gerekir, doğrudur…

Başıboş bir yolcuyu ilk bakışta korkutur;

Korku, ama yine de azmi kuvvetlendirmek icab eder:

Kurtulursun, yükünü bağlayıp da ilerlemişsen eğer.

Çünkü düşmüşsün Allah’ın takdiriyle hayat çölüne,

Gitmekten başka çare yok onun ta en son noktasına.

Madem ki düşmemek elinden gelmemiş ilkin senin,

Ölmeden olsun mu, ey miskin, bu çöller mezarın?

İntihar etmek değilse yolda durmak, gitmemek,

Gökyüzünde refref indirsin demektir bir melek!

“Leyse li’l- insani illa ma sea” derken Huda;

Anlamam hiç miskinlikten sen ne beklersin daha?

Davran artık kervanın arkasında durma, koş!

Mahv olursun bir dakikan geçse hatta böyle boş.

İlerleyenlerde yorgun, belki senden kuvvetsiz!

Belki değil, elbet öyledir! Sen ne etmişsin hayal?

Bir temaşa yeri olan yaratılmışlar dünyası şöyle bir gözden geçirilse,

Bulunmaz faaliyetten uzak bir zerre.

Gökteki ve yerdeki bütün varlıklar için

Kurtuluş yok sürekli çalışmaktan, ilerlemekten bugün.

Yer çalışsın, gök çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

Yaratılmışlarda bir şey mi? Boş durmuyor Yaradan bile:

Bak tecelli ediyor türlü türlü bin hadise ile.

Ey, bütün dünya ve dünyadakiler ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun? Bari Allah’tan utan!”

Mehmet Akif’in kendisine örnek aldığı İslam düşünürü, çağdaş İslamcı düşüncenin kurucularından biri olan Afgani’nin öğrencisi Mısırlı Abduh’tur. Akif, Afgani’den ziyade eğitimi temel alan Abduh’u kendine daha yakın bulmaktadır. Bu anlamda O, İslamcı akımın izleyicilerinden sayılmalıdır.

Afgani, Müslümanların içine düştüğü olumsuz durumdan kurtulması için Batı’nın ilim ve tekniğini öğrenmelerinin, İslam milletlerinin uyandırılmasının, hurafelerin ortadan kaldırılmasının ve İslam’ın özüne dönüşünün şart olduğunu savunmuştur.

Muhammed Abduh ise İslam âleminin kurtuluşunu şu programa bağlamıştır:

“1- İslam dininde, köklere ve esaslara gitmek şartıyla bir teceddüt yapmak,

2- Sömürgecilere karşı direniş cepheleri ve hükümetlere karşı demokratik bir nizam kurmak.

3- batı sömürgecilerine direniş için İslam ülkelerini uyartıp birleştirmek.” (Mehmed Akif Külliyatı, İ.H.Şengüler, Hikmet Neşriyat)

Mehmet Akif Safahat’ta Afgani ve Abduh’la ilgili düşüncelerini özetlemektedir.

“- Şimdi Asım, edebiyatı bırak, bir tarafa;

Daha ciddi işimiz var, geçelim başka lafa.

Galiba söylediğim yoktu? Evet, hiç yoktu:

Mısır’ın en büyük üstadı Muhammed Abdu,

Konuşurken neye dairse Cemeleddin’le;

Der ki öğrencisine Afganlı:

“Muhammed dinle”

Devrim istiyorum, başka değil, hem çabucak.

Öne bizler düşüp, İslam’ı da kaldıramazsak,

Teoriler kurmakla bir şeyler olur sanma…”

Mehmet Akif meşrutiyet döneminin tüm İslamcıları gibi Abdülhamit karşıtıdır. Bunun da temel nedeni İslamcıların hürriyet taraftarı olmalarıdır. Akif’le aynı kuşaktan olan Said Nursi, bu gerçeği “Biz devletten din değil hürriyet istiyoruz” şeklinde ifade etmiştir. Akif, Abdülhamit’i Şeriatı kullanarak insanları korkutmakla suçlamaktadır.

“ Müslümanlık bu mu yahu? diye insan yanıyor.

Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,

Otuz üç yıl bizi korkuttu “şeriat” diyerek.”

Mehmet Akif, Müslümanların din anlayışlarını eleştirmekte, böyle bir anlayışın İslam dünyasını geri bıraktığını söylemektedir. Bu anlamda o, çağdaş İslami düşüncenin temellerini oluşturan; Kuran ve Sünnete dönüş, içtihat kapısının açılması ve cihat ruhunun uyandırılması ilkelerini aynen benimsemektedir. Akif’in ilk eleştirdiği konu Müslümanların sahip olduğu Allah inancındaki anormalliktir. Müslümanların Allah inancı her şeyi ona havale eden ve kendi özgürlüklerini ortadan kaldıran bir yaklaşıma dönüşmüştür.

“ Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,

Yorulma öyle ya, Mevla özel hizmetçin iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

Birer birer yazıp tamamlayınca listesini;

Bütün işleri Rabbin görür: Vazifesidir…

Yükün hafifledi… sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak…

İşlerine bakan Allah değil mi? Keyfine bak!

Onun nimetler hazinesi kendi veznendir!

Havale et ne kadar masrafın olursa… Verir!

Silahı kullanan Allah, sınırı bekleyen O;

Erzak ve cephane bitivermiş değil mi? Ekleyen O!

Çekip kumandası altından ordu ordu melek;

Senin hesabına kâfirleri yere serecek!

Başın sıkıştı mı, yeterlidir o nazlı sesin:

“Yetiş!” de kendisi gelsin veya Hızır’ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;

Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.

Demek ki her şeyin Allah…Yanaşman, ırgatın O;

Çoluk çocuk ona ait: Lalan, bacın, dadın O;

Vekilharcın O; kâhyan, veznedarın O;

Alış seninse de, verişten sorumlu olan O;

Denizde savaş olacakmış…Gemin O, kaptanın O;

Veya ordu lazım olsa… Askerin, kumandanın O;

Köyün yasakçısı, şehrin de defterdarı O;

Ailenin hekimi, eczacı… Kısacası hepsi O.

Mehmet Akif, bidat, şeriat, cahil hocalar, medreseler, tasavvuf hakkında eleştirel tutuma sahiptir. Tasavvuf adına ortada dolaşan bir sürü inanç ve uygulama maalesef Müslümanları pasifleştirmektedir. Zaten tasavvuf 18. Yüzyıldan itibaren çöküş dönemine girmiştir. Medreselerin toplumsal ve bilimsel fonksiyonunu kaybetmesinden büyük ıstırap duyardı. Bir zamanlar bilim, felsefe ve hikmetin kaynağı olan medreselerin günümüzde bu anlayışın çok uzağına düşmesine üzülürdü. Medreselerin içine düştüğü ezberci ve şerhçi geleneğe ateş püsküren Akif, İslami bir Rönesanssın hayaliyle yanıp tutuşmaktadır.

“ Sayısız medrese var gerçi Buhara’da bugün

Okunandan ne haber? On para etmez fenler

Ne bu dünyada soran var, ne de ukbada geçer!”(

“ Koca millet! Edebiyatı ya oğlan, ya kadındır…

Nefs-i emmare çizgisinde henüz duyguları!

Sonra tenkide giriş: Hepsi tasavvufla dolu:

Var mı? Tasavvufun bilmem ki her şeyi mubah gören kolu?

İçilir, Allah’tan korkmadan türlü iğrençlikler yapılır;

Hafız’ın Divan’ı ortada fetva kitabıdır!

“Gönül incitme de keyfin neyi isterse becer”

Arifler yolu; güzel, hem ucuz, hem de şeker!

Şu kadar var ki gençliğinde ufak bir gayret

Başlamış… Bir gün olup parlayacaktır elbet.

O zaman işte şu toprak yeniden işlenerek,

Bu filizler gibi binlerce fidan besleyecek!”

Mehmet Akif, medeniyet ve ilerleme kavramlarına değil, bu amaçla savunulan kör taklit düşüncesine ve lümpenleşmeye karşıdır. Nitekim bir şiirinde Müslümanlara örnek olarak Japonları göstermesi hem medeniyet karşısındaki duruşunu, hem de ilerlemeye nasıl baktığını tüm çıplaklığı ile göstermektedir.

“ Siz gidin safvet-i İslam’ı Japonlar da görün,

O küçük boylu, büyük milletin efradı bugün

Müslümanlıktaki erkânı, siyanette ferid

Müslüman demek için eksiği yalnız tevhid.”

Akif Müslümanların Kuran hakkındaki çarpık anlayışlarını da eleştirmektedir. Bu tavır İslamcı akımın “Kuran ve Sünnete dönüş” ilkesiyle uyumludur. Müslümanların temel başvuru kaynağı olan Kuran ne yazık ki, dirilere şifa olmaktan ziyade ölüler kitabı haline gelmiştir. Akif’e göre Kuran’ı ezbere okumaktan kurtulup, ayetlerin maksatlarını anlamak gerekir. Mehmet Akif, gerçek İslamı gölgeleyen fal, üfürükçülük, uğursuzluk gibi geleneksel uygulamalardan nefret ederdi. Hiç şüphesiz bu ve benzer tutumlar islamı tanınmaz hale getiriyor; aktivist bir dini durağan ve donuk bir anlayışa sürüklüyordu. Akif, Geleneksel dini anlayışların Kuran hakkındaki düşüncelerini eleştirerek onları İslam’ın anlaşılmasının önündeki engeller olarak görüyordu. Bu durumda yapılması gereken Müslümanların Kuran’la olan ilişkilerini yeni bir paradigmaya kavuşturmaktır.

“ Çökük giden bir milletin durumu,

İbret olmaz her gün okuruz ezber de!

Yoksa bir maksat aranmaz mı bu ayetlerde?

Anlaşılan, yalnız söz tarafı önemli Kur’an’ın;

Çünkü kimsenin umurunda değil anlamı o kitabın:

Ya açar Kur’an’ı Kerim’in bakarız yaprağına;

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”

 

Kader inancı ve tevekkül anlayışı hakkında görüşlerini açıklayan Akif, bu kavramların zaman içinde içlerinin boşaltıldığını ve asıl anlamlarından uzaklaştığını vurgulamaktadır.

“Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?

“Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ bu söz değil doğru:

Belanı istedin, Allah verdi… Doğrusu bu!

İsteyen neyse, elbette sonuç ona göredir,

İlahi iradenin sana zulmetmek ihtimali mi var?

“Çalış !”dedikçe şeriat, çalışmadın durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!”

Safaat’ın bir başka yerinde kader inancının içinin nasıl boşaltıldığını anlatmaktadır. Akif ilk dönem sahabenin kader inancından örnekler vererek kavramın nasıl bir müdahaleye uğradığını tespit etmektedir.

Tevekkül böyle emir vermek mi demektir Allah’a?

Kur’an’ın kimin için indiğini hiç düşündüğün yok…

Sorsalar Kur’an’ın muhatabı Allah’tır diyecek!

Allah’ın bütün emirlerine savaş açan şu aşağılık yaratık,

Yükümlü olduğu şeyleri de ona havale ediyor.

 

Fakat görür de halini insan bu derbederin;

Nasıl günahına girmez tevekkülün, kaderin;

En ufak bir işinde başvurmazsan gayeye ulaştıracak vasıtalara,

O işi başarmanın imkânı var mıdır acaba?

Ahmaklığın makul ölçüsünü de aşıyorsun yeter!

Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!

Senin anladığın anlamda “kader” şeriata iftiradır;

Hele tevekkül anlayışın ziyan içinde ziyandır.

Kader imanın farzlarındandır… İnandık…

Fakat onda senin saptırdığın anlam yok.

Kader: Gerekli şartların oluşmasından sonra,

Ayan’da olan mümkün şeylerin görünüp ortaya çıkmasıdır.

Niçin, nasıl geliyormuş… O büsbütün meçhul;

Bizim sorumlu olduğumuz, kendi seçimimizin ortaya çıkardığıdır.

Kader nedir, sana düşmez o sırrı araştırmak;

Senin görevin Allah ne emretmişse ona uymak.”

Akif, tevekkül kavramının dine oyun oynayarak değiştirildiğini ve İslamın böylece tanınmaz hale geldiğinden şikâyet etmektedir. Bu hiç şüphesiz Yahudi bilginlerin Tevrat’ın ayetlerini bilerek gizlemeleri ve asıl anlamlarını bozmalarını hatırlatmaktadır.

“Hele tevekkülün anlamı hiç de öyle değil.

Yazık ki, beyni örümcekli bir yığın cahil,

Sonunda oynayarak dine en rezil oyunu,

Ne yapıp ettiler, bu hale getirdiler onu!

Yazık ki, dinin çehresi tanınmayacak hale geldi;

Kuşatıyor bugün lanetleyici bir bakış İslam’ı.

Tevekkülü böyle kötü bir şekle sokmak için,

Kafaları nasıl uyuşturdunuz, bir anlayabilsem, ey yüzsüzler?”

Sergiledikleri yanlış tevekkül anlayışıyla hiçbir çaba harcamadan her şeyi Allah’tan bekleyen Müslümanlar, dünyadaki üstünlüklerini de kaybetmişlerdir. Bundan dolayı Akif, misyonerlerin gayretleri ile âlimlerin duyarsızlığını karşılaştırmaktadır.

“Misyonerler, gece gündüz dolaşmaktalar,

Bilmem ki âlimlerimiz Allah’tan vahiy gelsin diye mi bekler?”

Mehmet Akif tevekkül fikrinin miskinlikle karıştırıldığını özellikle vurgularken İslam tarihinden ve Osmanlı tarihinden örnekler vermektedir. Burada dikkati çeken nokta, Akif’in eleştirilerinde iç sebepleri dış sebeplerden daha çok önemsemekte oluşudur.

“ Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan…

Tevekkülün manası bu mudur? Hey gidi cahil!

Atalarını, zannetme, yüzyıllarca uyurdu;

Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıtada buna tanıktır yer yer kanayan izleri.

Dinlenmedi bir gün o büyük cihat nesli

Eğer âlemde “tevekkül”, “miskinlik” demek olsaydı,

Millet dinin mirasıyla yaşayabilir miydi?

Çoktan dünyada İslam’ın ışığı sönerdi;

Kur’an okunmaz, tekrar Allah katına dönerdi.”

Mehmet Akif, toplumsal durum son derece feci olduğunu tespit etmektedir. Aydınların topluma öncülük edemediğinin, gazetelerin ayrılık tohumu saçtığını, kadın konusunda Avrupa’yı körü körüne taklit ettiklerini belirtmektedir.

“ Dalkavuk devri değil, eski kasideler yerine,

Ediplerimiz ana avrat sövüyor birbirine!

Türlü adlarla çıkan sayısız gazete,

Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gayet verimli

Bularak, fuhuş ekiyor salma gezen bir sürü it!

Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor!

Şimdiki nesil bunu vicdan hürriyeti sanıyor!

Kadın erkek koşuyor borç ederek Avrupa’ya…

Yazar ve aydınların medeniyet bakımından kalkınmanın tek yolunun Avrupa’nın izinden gitmek olduğu fikrini reddediyor. Mehmet Akif, özellikle pozitivizmin etkisinde kalmış, Abdullah Cevdet ve Tevfik Fikret gibi yazar ve şairleri eleştirmektedir.

“Sizde aydınlarla halkın arası

Pek açık. İşte budur bence vücudun yarası”

……..

Aydın geçinenler ne diyor sizde bakın:

“Bütün Doğu’nun medeniyette yükselmesi,

Yalnız bir yolu takip etmekle mümkündür;

Başka yollarda kurtuluş gözeten aldanır.

Avrupalının hangi zeminden yürümüş olduğuna bakarak,

Aynı izden gitmeli, sağa yahut sola hiç sapılmamalıdır.

Doğu’nun beyni Batı’nın fikirlerini sahiplenmelidir;

Duygular hep aynı kalıptan çıkmalıdır; yani:

Sosyal, edebi, kısacası her meselede,

Batı’yı taklit edemezsek, ne desek boşuna.

Bir de din bağını kaldırmalı, çünkü o bela,

Bütün ilerleme vasıtalarımıza engel hala!”

Halkı aydınlatacak olan aydınların ne yazık ki, Batı’nın gönüllü jandarmalığını yapan kimliksiz ve kişiliksiz insanlar olduğunu savunur Akif.

“ Yazar ve şairlerimiz hele çok bayağı yaratık…

Yazık! Halkı aydınlatacak öyle mi bunlar?

Kimi Batı’nın yalnız fuhşuna gönüllü aracıdır;

Kimi İran malı der, eski alır hurda satar!

Eski divanlarımız oğlan ve şarapla doludur;

Gençliğin şiiri biradan, fahişeden başka nedir?

Serseri: Hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok;

Filozof hepsi; fakat pek çoğunun felsefi ekolü yok!

Şimdi Allah’a söver… Sonra biraz bol para ver:

Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!”

Burada Mehmet Akif, Tevfik Fikret’in 1905 yılında yazdığı ve İslam’a nefretle saldıran Tarih-i Kadim şiirine atıf yapılmaktadır. Akif, başka milletleri bilinçsizce taklit edenlerin faaliyetlerinin yıkıcılıkla neticeleneceğini belirtmektedir.

“Mütefekkirlerimiz anlamıyor sanırım,

Ki ilerilik bahçelerinde atılan her adım,

Kavme veya topluma göre tamamen değişir;

Başka bir kavmin izimden yürümek, çok kere,

Adeta yıkıcı olur, sonra ne var her millet,

Gözetir tekâmülün seyrinde birer ayrı cihet.”

Akif, aydınların İslam hakkındaki görüşlerinin son derece yüzeysel olduğunu, bunun sonucunda İslam’ın ilerlemeye engel olduğu düşüncesine kapıldıklarını tespit etmektedir.

“Mütefekkirlerimiz dini de hiç anlamamış;

İslam’ın ruhu konusundaki anlayışları çok yanlış.

Sanıyorlar ki: Bu ruh ilerlemeye tahammül edemez;

Asrın büyük eserleriyle tekâmül edemez.

Bilmiyorlar ki: ilimleri emzirip geliştiren odur

İnsanlığın bir gün olup yükseleceği mertebedir.”

Mehmet Akif, Müslümanların geri kalmasından İslam’ın değil Müslümanların sorumlu olduğunu belirtmektedir.

“Müslüman toplumlar gayet geri kalmıştır, doğru,

Şu kadar var ki değildir bu, İslam’ın kusuru.

“Müslümanlık” denilen ilahi ruh, ararsak,

“Müslümanız” diyen insan yığınından ne uzak!

Dini inceleyeceksek, dönelim haydi geri;

Alalım İslam’ın ortaya çıkışından hemen sonraki bir devri:”

Mehmet Akif İslam anlayışı bakımından diğer İslamcı düşünürlerin izinden gitmektedir. İslamcıların benimsediği Kuran ve Sünnete dönüş, içtihat kapısının açılması ve cıhad ruhunun uyandırılması onun da temel şiarlarındandır. Bu yüzden Akif toplumda geçerli olan İslam anlayışıyla cesaretle hesaplaşmaktadır.

“ Kitab’ı,Sünnet’i İcma’ı kaldırıp attık;

Alimleri maskara yaptık, halkı aldattık.

Yıkıp Şeriati, bambaşka bir bina kurduk;

Peygamber’e dayandırarak binlerce saçmalık uydurduk!

Cesaret o dereceye vardı ki. “Yecuzü fi’t – tergip”

Yolundaki soytarıca bir görüş fetva sayılır oldu!…Hem de garip,

Yalandan hadis uydururken sevap uman bile var!”

İçtihat ilk İslamcı neslin üzerinde önemle durduğu kavramlardan biridir. İlk İslamcı neslin içtihadı neden bu kadar önemsediği meselesine gelince, şunları söylemek mümkündür:

“ 1) Herşeyden önce İslam yeni meselelerle karşı karşıyaydı ve İslamcılar bunlara zamanın şartlarına uygun çözümler getirmek niyetindeydiler.

2) İslam dünyasında birliği temin etmek için mezhepleri birleştirmek, en azından mezheplerarası ihtilafları asgariye indirmek için onları törpülemek, anayasa ve kanunlaştırma hareketlerinde bütün mezheplerden faydalanabilmek, onlardan zamanın şartlarına en uygun hükümleri tercih edip almak… gerekliydi, bunun için de içtihad yolu açık olmalıydı.

3) Nihayet batı medeniyetinden yeterince faydalanabilmek, bir ölçüde tenkitleri karşılayabilmek için de işçtihad kapısının sonuna kadar açık olması lazımdı.”

4) İslamcılar, içtihad yoluyla büyük bir yetki ve hâkimiyet alanını da ele geçirmeyi umuyorlardı.(İsmail Kara, age)

İçtihat konusu üzerinde önemle durulmasının bir diğer nedeni de, geleneksel Müslümanların geçmişe körü körüne bağlanmaları, batıcıların da batıyı hiçbir tenkite başvurmadan körü körüne benimsemeleridir. Bu olumsuz dorumdan kurtulmanın temeli yeni yorumların yapılması olduğu açıktır.

Mehmet Akif, diğer İslamcılar gibi, içtihat kapısının açılması gerektiğini, şartlarının oluşması durumunda içtihatın önünde hiçbir engel kalmadığını önemle vurgular.

“ Kapı “kara cahil dahiler” için kilitlidir,

Ama âlimler kıyamet gününe kadar içtihat eder.

Evet, insanda şartları mevcut olunca,

Ne kaldı içtihata engel olacak ortada?

Bu ümmetten sonsuza tek müçtehit yetişir;

Ama önce bu karanlıktan aydınlık bir yarına çıkması gerekir.”

Vatan sevgisi üzerinde önemle duran Akif bu kavramla milliyetçilerin anladığı gibi sadece Anadolu’yu kastetmemekte, Müslümanların yaşadığı her yeri ifade etmektedir.

“Vatan” deyip giriyor her giren mücadeleye.

Tabii bu “her giren” ifadesinde, tutunca it damarı,

Mukaddeslere varıncaya kadar saldıran beş on çomarı,

Hesaba katmayı hiçbir zaman düşünmüyorum:

O tasmasızlara insan diyemem, bunda mazurum.

Vatan sevgisi, hayatı millet yolunda adamak,

Özetle, aile duygusuyla birlikte bütün duygular,

Mukaddesleri için çırpınan yürekte olur.

İçinde leş taşıyan bağırdan ne hayır umulur?

Vatan felakete düşmüş… Onda vatanperverlik

Coşar mı zannediyorsun? Herifte zaten vatan sevgisi yoktur!

Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,

Kapandı gitti bakarsın ki uğursuzun ağzı.

Fakat sen öyle değilsin, senin yanar ciğerin;

Gökyüzünde olsa yerin, yine “vatan” deyip ölürsün!

Hür olan nasıl dayanır esaretine?

Kör olsun ağlamayan, ey vatan, felaketine!”

Tesettür ve kadın hakkında Akif yaşadığı dönemin aydınlarında hâkim olan görüşleri temelden eleştirmektedir. Akif Sosyete bilmemeyi kadının geri kalmasının mazereti olarak gören aydınları alçağa benzetmektedir.

“Şu tutundukları gayet kaba, pek anlamsız

Örtüden sıyrılacak… Sonra da erkeklerden,

Analık ilmini öğreneceklermiş… Zaten,

Müslümanlar o sebepten bu sefalette imiş;

Ki kadın “sosyete bilmezmiş” esarette imiş!

Din için, millet için iş görecek alçağa bak:

Dini ayaklar altına alacak, milleti Ruslaştıracak!

Bunu Moskof da yapar, şimdi rıza gösterelim;

Başka bir marifetin varsa haber ver görelim!

Al okut, Avrupa öğrenimi desinler, gönder,

Servetinden bölerek hesapsız para ver;

Sonra bir bak ki: Meğer karga imiş beslediğin!

Hem nasıl karga? Değil öyle senin belleğin!

Sadece bir fuhşumuz eksikti, evet, Ruslardan…

Onu tamamlayıverdik mi, bizimdir meydan!

Kızımın namusu batmakta rezilin gözüne…

Acırım tükrüğe billahi, tükürsem yüzüne!

Demiş olsaydı eğer: “ Kızlara okul lazım…

Şu kadar vermelisin” Kahrolayım kaçınmazdım.”

Mehmet Akif İmparatorluğun çöküş döneminde tüm sıkıntıları çektiği için, çöküşün nedenleri üzerinde bir hayli kafa yormuştur. Ona göre Fransız İhtilalı’nın etkisiyle yayılan milliyetçilik ve Irkçılık fikirleri imparatorluğunun çökmesindeki temel nedenlerdir.

Türkçülük ve Turancılık fikirlerine düşüncelerine ters düştüğü için karşı çıkmaktadır.

“ Ayrılık hissi nasıl girdi sizin aranıza?

Irkçılık fikrini şeytan mı sokan zihninize?

Birbirinden ayrı bu kadar kavmi,

Aynı milliyetin altında tutan İslam’ı,

Temelinden yıkacak deprem ırkçılıktır.

Bunu bir an unutmak sonsuz mahrumiyetlere yol açar.

Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez…

Son siyasetiniz bu ise, böyle siyaset hiç yürümez.

Sizi bir ailenin fertleri gibi yaratmış yaradan;

Kaldırın ayrılık sebeplerini artık aradan.

Siz bu davada iken yoksa Allah korusun,

Birden yabancılar sahibi olacak memleketin.

Diye dursun atalar: “Kale içinden alınır.”

Yok ki hiçbir işiten… Acınası millet sağır!

Bir değil yok edilen İslam devleti…

Girdiler aynı siyasetle mezara hepsi.

Girmeden ayrılık bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”

Mehmet Akif içinde yaşadığı imparatorluğun dağılma sürecinde kullanılan en önemli argüman ırkçılık olduğu için, kavmiyet fikrinin zararlarını iyi biliyordu. Bilindiği gibi Osmanlının son dönemlerinde, Osmanlının içinde bulunan Yunan, Bulgar, Sırp vs milletler milliyetçilik fikrinin etkisiyle imparatorluktan ayrılarak milli devletlerini kurmuşlardı. Bir anlamda Osmanlıyı parçalayan en önemli faktör milliyetçilik akımlarıydı. Dönemin İslamcı düşünürlerinden biri olan Said Nursi’de milliyetçiliği müspet ve menfi olarak ayırdıktan sonra menfi milliyetçiliği, şiddetli, başkasını yutmaktan beslenen, zararlı bir akım olarak tanımlamaktadır. İlk İslamcı neslin milliyetçilik üzerinde bu kadar durmasının nedeni milliyetçiliğin Osmanlının bölünmesinde kilit rol oynaması ve İslam birliğinin gerçekleştirilmesinin önünde engel olarak görünmesinden dolayıdır. Bu endişeleri taşıyan Mehmet Akif, her türlü milliyetçiliğe karşı İslam kardeşliğini savunmaktadır.

“ Hani milliyetin İslam idi… Irkçılık ne!

Sımsıkı sarılıp duraydın a milliyetine.

“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeraitte yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!

Arabın Türke, Lazın Çerkeze yahut Kürde;

Farsın Çinliye üstünlüğü mü varmış? Nerde!

Müslümanlıkta “ırklar” mı olurmuş? Ne gezer!

Irkçılık fikrini lanetliyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır Peygamber’in ruhu bölücülüğün;

Adı batsın onu İslam’a sokan şarlatanın!

Şu senin son durumun bin bu kadar yıl önce,

Sana söylemiş iken doğru mudur şimdi bu kavga?

M. Ertuğrul Düzdağ, Mehmet Akif üzerine kaleme aldığı eserinde onun milliyetçilikle ilgili görüşlerini makalelerinden özetlemektedir.

“ Ne olurdu, kavmiyet denilen o mel’un cereyan, derhal siyasi bir şekil almasaydı, kitaplarıyla, gazeteleriyle, konferanslarıyla, nutuklarıyla, Müslüman unsurları birbirine düşürürken, aynı vasıtalarla biraz da, parçaladığı kitlelerin lisanına, irfanına hizmet edeydi de, bugün o büyük şerrin, bari şu kadarcık hayrını gördük, diyebileydik!

“Arnavutluk, Araplık, Türklük namına ortaya çıkan kavmiyet reislerini, bundan altı yedi sene evvel bir yere çağırmış, kendilerine şöyle demiştik:

“Kavmiyet cereyanı en medeni en ileri cemiyetleri bile birbirine düşürüyor. Bizim gibi, kendini teşkil eden unsurları istisnasız cahil bulunan bir cemaati ise tarumar eder. Geliniz bu cereyanı körüklemeyiniz”(M.Ertuğrul Düzdağ,Mehmed Akif Ersoy, T.C Kültür BakanlığıYayınları)

Akif Arnavut olduğunu hatırlatarak, özellikle onların bu fikirlerin etkisinden uzaklaşmalarını istemektedir.

“Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum…

Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!..”

Turancılık fikrinin bir masal olduğunu savunan Mehmet Akif, bu konuda Müslümanların çok acı çektiğini belirtir. Bu eleştiride özellikle hedef alınan kişi ünlü Türkçü düşünür Ziya Gökalp’tir.

“ Cemiyet’i partiye dönüştürelim dedik ayrılık çıktı;

Sapasağlam iken milletin temel direklerini yıktı.

“Turan İli” adıyla bir masal edindik;

“Masal fakat gaye” deyip az mı didindik?

Kaç yurda feda etmedik artık bu uğurda?

Elverir gidenler, acıyın eldeki yurda!”

Mehmet Akif “masal fakat gaye” ifadesiyle, İttihat Terakki Cemiyeti içinde birlikte çalıştıkları Ziya Gökalp’in “Kızılelma” şiirindeki

“Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;

Fakat onun semti başka diyardır…” ve

“Zemini mefkûre, seması hayal…

Bir gün gerçek, fakat şimdi hayal…”mısralarına atıf yapmaktadır.

Akif’in ahlak anlayışının temelinde Allah korkusu vardır.

“ Ne irfandır veren ahlaka yükseklik; ne vicdandır

Fazilet hissi insanda Allah korkusundandır.” dizeleri Onun bireyci, faydacı, hedonist, anarşist ve her türlü din dışı ahlak anlayışına karşı olduğunu açıkça göstermektedir. “ Her şeyi değiştirmek ibdilasına tutulan züppelere kızdığı gibi‘yenilik namına gökten nur inse kabul etmeyen görenekçilere de kızıyordu.”(Mehmet Akif Külliyatı, İ.H. Şengüler, Hikmet neşriyat ) Akif insani özellikler bakımından da yüksek bir karaktere sahipti. “ Fikir ve san’ata karşı açık kalpli, hoşgörücüydü. Usulünce olmak şartıyla tartışmayı severdi. Sade cahillik, döneklik, lüzumsuz gösterişe tahammülü yoktu. Soysuzlaşmış kimselerle alay eder, halkın ve yurdun ıstırabına kaygısız dolaşanlara ‘adam’ diye bakmazdı. Hangi şart içinde olursa olsun verdiği sözü tutardı. Başkasının uğradığı haksızlığa kendi başına gelenden daha az katlanırdı. İş arkadaşlarına haksızlık yapıldığı için iki defa memurluktan istifa etmişti.

Akif’in en büyük ideali Kuran öğretisini temel alarak İslam’ı çağdaş bir seviyeye taşımaktır. Bu anlamda Akif, tüm kurumlarla batılılaşmayı savunan Batıcılık akımına tümüyle karşıdır. Onun derdi İslami değerler ile batının tekniğini birleştirmektir. Bu amaçla İslam, günümüz koşullarına uygun bir yapılanma ve söylemle ortaya çıkmalıdır.

“ Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”

         Kuvvet önünde eğilmeyen Akif, devlet adamlarına sokulmaz, zorbalara yüz vermezdi. İstibdadı yeren en sert mısralar Onun kaleminden çıkmıştır. Şiirinde hiçbir devlet adamını övdüğü görülmemiştir. Sevmediği kimseleri açıkça yermiş veya hiç anmamıştır.”( Mehmet Akif Külliyatı, İ.H. Şengüler, Hikmet neşriyat )

Mehmet Akif, Cumhuriyeti kuran kadro ile fikri ve ideolojik ayrışmaya düştüğünde çok sevdiği vatanını terk edecek kadar cesur; kendisine verilen Kuran meali çalışmasının başka amaçlar için kullanılacağı endişesini taşıdığı zaman, aylarını harcadığı çalışmasını yakmayı vasiyet edecek kadar onurlu idi.

İran’lı sosyolog Ali Şeriati, aydını “ Kendi tarihini, sorumluluğunu, toplumsal konumunu bilen ve halkının sorunlarına çözüm arayan insan”(Aydın, Ali Şeriati,Fecr yayınları) olarak tanımlıyor. Bu tanıma göre Mehmet Akif kelimenin tam manasıyla aydındır. O sadece fildişi kulede fikir üreten kişi olarak değil, Milli Mücadele başladığında içinde yaşadığı toplumu için camilerde vaaz verip halkı direnişe çağıran bir eylem adamıdır.

Şurası muhakkak ki, Akif yaşadığı dönemin olumsuzluklarını iliklerine kadar hisseden, Muhammd Abduh ve Cemaladdin Efgani’nin etkisinde kalan, İslam medeniyeti ile batı bilim ve tekniğini birleştirmeye çalışan, İslam inancının temel kavramlarının tarih içinde bozulmalarını ve yanlış anlaşılmalarını önlemek isteyen, ülkesi işgale uğradığında bizzat sahaya inerek sömürgecilere karşı halkı direnişe çağıran bir aydındı.

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...