Haberler, Köşe Yazısı, Sinema, Yazılar

GÜL SUYU: ÇÖP KENDİNİ KALDIRMAZ!

0 29
nedim1

2009 yılında İran’da seçimler yapıldı. Ahmedinejad ciddi bir farkla rakibi Musavi’yi geçti ama seçimlerin şaibeli olduğuna dair ciddi veriler vardı. Ülkemizdeki son seçimlere benzer iddialar ortaya atıldı ve sokak gösterilerinde yine ülkemizde olduğu gibi polis aşırı şiddet kullanarak kan döktü. İran asıllı gazeteci Maziar Bahani BBC’de çalışıyordu ve bu seçimleri takip etmek için bir haftalığına İran’a gitti. Ancak memleketine yaptığı bu yolculuk tahmininden çok daha uzun sürecekti. Bahari, mesleğini yaparken tutuklandı ve her totaliter rejimde olduğu gibi ajanlıkla suçlandı. Onun özgürlüğü için uluslararası çevreler ciddi kamuoyu oluşturup İran’a baskı yapınca netice alındı ve 100 günlük esareti sona erdi. Bahari yaşadıklarını “Then They Came For Me: A Family Story of Love, Captivity and Survival – Sonra Benim İçin Geldiler” ismiyle kitaplaştırınca popülaritesi daha da arttı.

Jon Stewart Amerika’nın en usta televizyoncularından. Siyasi anlamda da sisteme karşı en can yakıcı eleştirileri yapabilen biri. Bir süre önce bir kez ona Oscar sunuculuğu yaptırma gafletinde bulundu sanat camiası ve bin pişman oldular. Zira Stewart’ın dilinin kemiği yoktu. İş bu adam Bahari’nin kitabını filme çekmiş ve naif de bir isim vermiş: Gül Suyu…

nedim2

Çok orijinal bir şekilde açılıyor film. Ahmet Şamlu’nun kalplere işleyen mısraları eşliğinden koparılıyor güller; “Seni seviyorum, demiş olmayasın diye. / Kalbini koklarlar. / Ah sevdiğim; bunlar tuhaf zamanlar./ Gece yarısında kapıyı çalan kişi / Işığı öldürmeye geldi. / Ki dolapta saklamamız lazım onu…” Senaryoyu da kendisi yazmış ama filmin klasik oryantalist zaafları kadar estetik sıkıntıları da mevcut. Lakin durmuş saat misali doğru gösterdiği noktalar da epey.

Bir kere totaliter rejimlerin coğrafyası ve kültürü ne olursa olsun aynı olduğunun altını bir kez daha çiziyor Gül Suyu. Filmin girişindeki polis baskını ile ülkemizde yaşanan polis baskınları arasında milim fark yok. Keza Bahari’ye sorulan akıl-mantık dışı, komik sorular ile Ekrem Dumanlı, Hidayet Karaca’ya sorulan sorular arasında da. Çehov’dan Teorama’ya, hatta Soprano’ya kadar her şey suç delili olarak toplanıyor. Senaryo yüzünden içeri atılan televizyoncuların olduğu ülkede yaşayan bizler anlamayacağız da kim anlayacak bu absürtlüğü? Filmin yaşanmış bir hikayeden alınması, özellikle bu tür sekansları inandırıcı ve ikna edici kılıyor. Ancak…

Propaganda sinemasının biraz devri geçmiş tarzıyla çekilmiş olsa da; yine de ülkemizdeki muadillerine bakıldığında ciddi ciddi bir ‘film’ Gül Suyu. Vesayeti elinde tutanların yerinde olsam bu filmi bu işleri yaptırdıkları personele izlettirip, hiç olmazsa bu kadarını talep ederdim! Şurası eğlenceli değil mi sizce: Filmde casusluk suçlanan gazeteci, ‘kimin adına casusluk yapıyorum?’ diye soruyor, sorgucunun cevabı şu; ‘CIA, MOSSAD, MIG, Newsweek birini seç…’

Özellikle hücre sahneleri için gerçeküstü anlatıma geçilmesi güzel bir buluş. Kahramanın babasının hayaliyle direnç kazanması ve çocukluğuna yaptığı geri dönüşler de öyle. Stewart bu dili filmin başında yerleştirerek seyircinin yadırgamasını engelliyor. Dolayısıyla Bahari’nin hücrede babasıyla (H. Bilginer canlandırıyor) yaptığı uzun diyaloglara kapıyı baştan aralamış oluyor.

Ancak başaramadığı önemli bir nokta var. Kurban ile kendini sorgulayan arasındaki gerilimi ve etkileşimi seyirciye geçirmekte zorlanıyor yönetmen. Oysa muazzam bir alan var bu ikili arasında derinleşme ve dönüşümü ortaya çıkarmak mümkünken (televizyon dilinin etkisiyle) olabildiğince üstünkörü fırçalarla geçiştiriliyor bu kısım. Oysa filme ismini veren Gül Suyu ve başta aktarılan şiirin de açılımlanması burada mümkün.

Propaganda sinemasının tarihi, sinemanın kendi tarihi kadar geriye dayanır. Özellikle ideolojilerin ve baskıcı rejimlerin eline geçen sanat çoğu zaman büyük yeteneklerin de harcanmasına sebep olur. Rusya sinema tarihine baktığımız zaman pek çok büyük yeteneğin ideolojinin sığ ve kaba çıkarı uğruna tüketildiğini görürüz.

nedim3

Ancak –kabul etmek lazım ki- özellikle Hollywood bu konuda epey mesafe almış durumda. Bu işi o kadar ustalıkla yapıyorlar ki, kendi kendilerini eleştirirken bile sistemlerini, hayatlarını bir şekilde yüceltebiliyorlar. Bunu hayranlık olarak değil, realite olarak belirtiyorum. Rose Water bu anlamda iki arada-bir derede kalan filmlerden biri. Ne doğru düzgün propaganda filmi olabiliyor ne de yaşanmış bir öyküyü olanca gerçekliğiyle izleyiciye geçirmeyi başarıyor. Alt metinleri ve klasik trükleriyle tipik –hatta bazen modası geçmiş- propaganda dili kullanabilirken, kimi zaman şaşırtıcı şekilde hakikati anlatmaya soyunuyor. Ancak Amerikalıların, doğudan bir hikaye anlattığı hemen her filminde olduğu gibi “siz gerisiniz, bir ileri ve biz özgürüz” alt mesajı hemen her karesinde sırıtıyor. Bu anlamda dengeleyici unsurlar kullanmaktan çok uzak durmuş Jon Stewart.

Bu tür filmleri net olarak okuyabilmek çok kolay değil. Dolayısıyla yergiyi de övgüyü de dikkatli yapmak lazım çünkü her ikisini de hak ettiği kısımlar var Gül Suyu’nun. Hele hele Türkiye’de yaşayanların filmi izlerken sıklıkla kendi toplumlarını düşünmeleri doğal ve belki filmin amacını aşan bir tevafuk oluyor.

nedim4

Kimi zaman “Yahu baksana İran’da bile” diyerek ülkemizin geldiği üzücü durumu görebiliyoruz misal. Başkanlık adayları her şeye rağmen TV ekranına çıkıp adam gibi tartışabiliyorlar orada. Bizde artık bu mümkün değil. Vesayetin sahipleri kendi maaşlı personelleri dışında kimsenin karşısına çıkabilecek cesarette değiller. Kimi zaman ise “Vay be, biz de böyle bir ülke olduk” neticesi çıkarıyoruz. Halkı fakirleştirip, yapılacak yardımı bir iyi yönetim şekli olarak göstermek mesela. Ya da, kendilerini yapılan her eleştiriyi dış güçlere bağlayıp, yapanları anında hain ve casus ilan etmek gibi. “Baskıcı rejim varlığının devamı için sürekli suç ve düşman üretmeyi bir yönetim şekli olarak benimsiyor demek ki” diyebiliyoruz örneğin!

Film sanılanın aksine İran’da değil Ürdün’de çekilmiş. Çok başarılı bir mekan kullanımı ve atmosfer oluşturulması var. Oyuncuların hemen hepsi çok iyi. Müzik kullanımı bir o kadar kötü ve dahası filmin dili ciddi problem. Herkes aksansız İngilizce konuşuyor İran’da. Buna rağmen yazı dili Farsça. Bu handikap filmin inandırıcılığından çok şey alıp götürüyor.

nedim5

Jon Stewart yönetmenlik işinde şovmenlik kadar başarılı değil maalesef. Bir kere filmin en önemli noktası olan sorgucu-zanlı ilişkisinin derinliklerine giremiyor. Dolayısıyla kötü kahramandaki değişimi de vermekten uzak kalıyor film. Bununla beraber müzik tercihleri kötü, kamera kullanımı ile filmin bulunmak istediği dil düzeyi tutarsız. Bütün bunlara bir de Batının klişe “gözünüz insanlık ve özgürlük görsün” alt mesajı eklenince çiğ bir film ortaya çıkmış.

Ne ki tüm zayıf, eksik, hatta kötü yönlerine rağmen izlenmesi ve ders alınması gereken bir film Gül Suyu. Sadece rejimi korumak adına çatıda uydu anteni pataklayan devlet görevlilerini izlemek için bile gidilir bu filme!

nedim son

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...