Akademik Bakış, Edebiyat, Haberler, Yazılar

GÜNAHIN ÇAĞRISI: B İ R İ N T İ H A L H Â D İ S E S İ

0 344
intihal

 Özet: Bilim ve sanat hayatında intihal, gittikçe yaygınlaşmaktadır. İntihal karşısında yayın organları, akademik çevreler ve ilgili kişiler gerekli tedbiri almaktan uzak görünmektedir. Bu yazıda mensur şiir üzerine yazmış olduğumuz bir makaleden yapılan intihal konu edilmektedir. İki metin karşılıklı sütunlara konarak okuyucuların durum hakkında yargıya varması beklenmektedir.

Anahtar kelimeler: İntihal, şiir, mensur şiir, Ali Emre.

Abstract: Plagiarism pervades more and more in science and art nowadays. Press organs, academicals surroundings and related people seem to be far away of taking measures against plagiarism. The subject of this paper is a plagiarism example made of an article we wrote about prose poem. The two texts are placed in opposed columns. We expect that the readers judge about the issue. Keywords: Plagiarism, poem, prose poem, Ali Emre.

Bilim ve sanat alanında intihal yaygın bir şekilde karşımıza çıkmakta, bilim ve sanat hayatının gittikçe kirlenmesine yol açmaktadır. İşin daha vahim tarafı, üniversiteler de dâhil olmak üzere, ilgili kurum ve kuruluşların, yayın organlarının, yetkili kişilerin konuya duyarsız kalması, intihale karşı gerekli tedbiri almaktan uzak bulunmasıdır. Böyle bir ortamda intihalin ileri seviyede artış göstermesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu tür problemlerle sık sık karşılaşan biri olarak burada intihal kavramı üzerinde durduktan sonra mensur şiir üzerine yazdığımız bir makaleden yapılan intihali konu edinmek istiyoruz.

Şemsettin Sâmî, Kâmûs-ı Türkî‟de intihal kelimesine karşılık olarak “diğerinin şiirini veya bir sözünü benimseme: intihal edebiyat âleminde sirkattir” 1 diyor. Ferit Devellioğlu Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat‟te kelimeye “1. çalma, başkasının malını benimdir diye iddiâ etme. 2. ed. birinin yazısını veya şiirini kendinin gibi gösterme” 2 karşılığını vermiş. Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe Sözlük, intihâl kelimesinin karşısına “aşırma” kelimesini kaydetmektedir.3 Hayri K. Yetik, intihal kelimesinin Türkçede “çalıntı” kelimesiyle karşılanmasının uygun olacağı görüşündedir.4 Edebiyat Terimleri Sözlüğü‟nde Turan Karataş ise intihal başlığı altında şu bilgilere yer vermektedir:

                              “Ahz ü sirkat, çalıntı, aşırma. Daha ziyade, „şair geçinen‟lerin, başkasına ait bir şiiri, bir beyit veya dizeyi                kendisinin gibi gösterme „hastalığı‟na bu ad verilir.

Sünbülzâde Vehbî, bu kötü işi yapanlara „dil kesme‟ cezasını uygun görmüştür:

Sirkat-i şi‟r edene kat‟-ı zebân lâzımdır 

Böyledir şer-i belâgatta fetâvâ-yı sühan

İntihâl, daha ziyade, birçoklarının bilmediği, edebiyat ortamlarında meşhur olmamış, fazla duyulmamış eserlerin çalınması, sahiplenilmesi suretiyle yapılır. Başkalarının eserlerinden kaynak belirtilmeden bölümler, cümleler alınıp sahiplenilmesi de bir çeşit intihâldir.”5

Buna göre intihal, sözlüklerin de açıkça ifade ettiği gibi, bir başkasının eserinden yapılan hırsızlıktan başka bir şey değildir. Başkasının eserinde yer alan tespit, buluş, hayal, anlam veya fikrin alınması; başkalarına ait cümlelerin, paragrafların hatta sayfaların aktarılması mümkündür. Doğrusu ilmi araştırmalarda, makalelerde, kitaplarda, düşünce yazılarında buna gerek de vardır. Fakat alınan tespit, buluş, hayal, anlam veya fikrin; cümle, paragraf ya da sayfaların kaynağı gösterilmek zorundadır. Eğer kaynak gösterilmezse yapılan iş düpedüz intihal yani hırsızlık olur. Çünkü böyle bir durumda ortada başkasının düşüncesini, buluşunu, tespitini, emeğini temellük etme, sahiplenme söz konusudur. Bugün başkalarının çalışmalarından yararlanma yolu ve kaynak gösterme şekli belirlilik kazanmıştır. Yapılacak iş, sayfa altında veya sayfa içinde yararlanılan kaynakları, tespit ve görüşleri sayfa numaralarını da kaydederek göstermektir. Dünyada geçerli olan yol budur.

Burada intihalle etkilenme, esinlenme, metinlerarasılık ve birbirinden haberi olmadan benzer görüşler, tespitler ve eserler ortaya koymak demek olan tevarüdü birbirinden ayırmadığımız düşünülmesin. Kimi zaman bilim, sanat ve düşünce insanları birbirinden habersiz benzeşen yazılar, tespitler ve eserler ortaya koyabilir. Birinden etkilenerek veya esinlenerek eser ortaya koymak da mümkündür. Böyle durumlarda intihalden değil esinlenmeden, etkilenmeden, metinlerarasılıktan yahut tevarüdden söz edilebilir. Bilim ve sanatın gelişmesinde rol oynayan ve aynı zamanda gerekli olan esinlenme, metinlerarasılık ve etkilenmeden söz ederken dikkatli olmalıdır. Bunları intihalden ayırmak gerekir. Bilim, sanat ve medeniyetin, bunlara bağlı olarak insanlığın tarihi önemli bir tarafıyla esinlenmenin, metinlerarasılığın ve etkilenmenin tarihidir. Bu konuda Harold Bloom kendisinin Etkilenme Endişesi kitabı için “[b]u kitapta şiir tarihinin şiirsel etkilenmeden ayrı tutulamayacağı bir ön kabul olarak alınmıştır” 6 demektedir. Etkilenme bilim ve sanatta yapıcı ve kurucu öge olarak alınmalıdır. Bilimin, sanatın, medeniyetin ve insanlığın tarihi önemli bir tarafıyla etkilenmenin tarihi olmakla birlikte kopyanın, taklidin ve intihalin tarihi değildir. Çünkü kopya, taklit ve intihalle sanat, bilim ve medeniyet inşa edilip ayakta tutulamaz.

Etki ve intihal konusunda yapılacak dikkatli ve titiz bir araştırma neyin esin, neyin etkilenme, neyin metinlerarasılık, neyin tevarüd olduğunu ortaya koymaktan uzak olmayacaktır. Esinlenme, etkilenme, metinlerarasılık ve tevarüdde benzeşen yanlardan söz edilebilir. İstisnai durumlar dışında eğer bu ortaya konamıyorsa orada edebiyat biliminden söz edilemez. Anlamın, fikirlerin, tespitlerin aynı olduğu; cümlelerin, paragrafların bir iki kelime yahut ek değişikliğiyle aşırıldığı yapılar ancak kurucu etkiyle değil, yıkıcı intihalle açıklanabilir.

Günahın dayanılmaz çağrısına uyarak intihale başvuran kimse her şeyden önce başkasının emeğine el uzatmış olur. Bazen küçük bir makale bile aylarca, hatta yıllarca süren araştırma ve çalışmaların sonunda ortaya çıkmaktadır. Birkaç saat veya birkaç gün ayırarak başkasının ortaya koyduğu bir çalışmayı bütünüyle yahut önemli bir kısmıyla intihalde bulunan kişinin kendisine mal etmeye kalkışması her şeyden önce emek sömürüsüdür. Beş yıl emek  harcanarak ortaya konan makaleler, daha fazla zaman harcanarak yayımlanma aşamasına gelen kitaplar ve tezler az değildir. İşte intihal tam da burada emek sömürüsüne dönüşmektedir. Gerçek araştırmacının aylarını, yıllarını vererek arşivlerde, kütüphanelerde bin türlü güçlükle ulaştığı, yazıya geçirirken emek vererek bir terkip hâline getirdiği bilgilere intihalde bulunan kişi bu yolla kolaylıkla ulaşmış olmaktadır. Üstelik yaptığı intihalle asıl çalışmadaki görüş ve tespitlerin önüne geçerek onların kendisine aitmiş gibi bir görüntü yaratma yoluna gitmektedir. Bu, emeği ile çalışarak herhangi bir mal edinen kişinin elde etmiş olduğu o malı gasp etmekten, çalmaktan farklı olmasa gerektir. Ayrıca böyle bir tavırla asıl yazıda kaynak gösterilerek aktarılmış bilgileri de çalıntıladığı için başkalarının bilgisinden de intihalde bulunmuş olunur.

İntihalde bulunmak her şeyden önce etik problemdir. Değer yargılarını kaybetmiş, hayata ve kendisine güveni olmayanlarca başvurulan bir yoldur. Onlar ışığa, gerçeğe, emeğe tahammül edemezler. Başkalarının görmediği yerde bu tür insanlar için her şey mümkündür. Çünkü onların daha baştan değerler sistemi iflas etmiş, kutsalı yıkılmıştır. Böyleleri yarasa gibidir. Karanlığı severler. Karanlığın çocuğudur onlar. Onları karanlık emzirir, karanlık büyütür. Fakat karanlığın emzirdiği ve büyüttüğü kişiler kara insan olmaya ve kara insan olarak kalmaya mahkûmdurlar.

İntihal, aynı zamanda etik olduğu kadar psikolojik/psikiyatrik bir problemdir. Yukarıya kaydettiğimiz alıntıda görüldüğü üzere, Turan Karataş‟ın da ifade ettiği gibi, hastalıktır. Patolojik problemdir. Patolojik problem olması, kişinin intihalden uzak duramaması belki de içindeki boşluğu bu yolla doldurma isteğinden kaynaklanmaktadır. Burada psikolojinin de sınırlarını aşarak psikanalizin sınırlarına giren bir problem üzerinde uzun uzadıya yorumlar getirmemiz beklenemez. Esasen bu, doğru da olmaz. Sonuçta psikiyatri ayrı bir uzmanlık alanıdır. Ancak, bu tür yola başvuran kimselerin aynaya nasıl bakabildikleri, kendileriyle nasıl barışık yaşayabildikleri merak ögesi olarak belirmektedir.

Necip Fazıl, Aynalar Yolumu Kesti şiirinde,

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;

İşte yakalandık, kelepçelendik!

Çıktınız umulmaz anda karşıma,

Başımın tokmağı indi başıma.

Suratımda her suç bir ayrı imza,

Benmişim kendime en büyük ceza!

Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!

Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!

Nur topu günlerin kanına girdim.

Kutsi emaneti yedim bitirdim.

Doğmaz güneşlere bağlandı vâde;

Dişlerinde, köpek nefsin, irade.

Günah, günah, hasad yerinde demet;

Merhamet, suçumdan aşkın merhamet!

Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:

Gözyaşı döksem Nuh Tufanına denk?

 

 

Çıkamam aynalar, aynalar zindan.

Bakamam, aynada, aynada vicdan;

Beni beklemeyin o bir hevesti;

Gelemem aynalar yolumu kesti.7

diyor. İşte bütün mesele bu! Kişinin günahın çağrısına uyarak iradesini köpek nefsin dişlerine bırakması… Fakat kaçış yoktur. İradesini köpek nefsin dişlerine teslim eden kişi için hiç kimse konuşmasa bile aynalar konuşur, onu yakalar ve kelepçeler. Kimi zaman da bu işi başkaları yapar.

Yayın organlarının çoğalmasıyla birlikte isteyenin istediği gibi yazdığı, bilimin, sanatın ve fikrin çilesini çekmeden her isteyenin istediğini söylediği ülkede bilim, sanat ve fikir namusundan söz etmek neredeyse imkânsızlaşmaktadır. Bugün için bilim ve sanat dünyasında, özellikle de bilim alanında, intihalin oldukça yaygınlık kazandığı söylenebilir. Yıldan yıla hızla artan intihalin bu artışından çok, normal karşılanmaya başlanması tehlikeli görünüm sergilemektedir. Artık intihal kanıksanmıştır. Bir intihal haberi verdiğinizde insanlar sizin yüzünüze tuhaf tuhaf bakmakta, ne var bunda, şu şu kişiler de intihal yaptı demekte, makam ve mevki sahibi kimseleri örnek olarak gösterebilmektedir. Âdeta intihal yazı hayatının, üniversitelerde akademik kariyerin bir parçası olarak görülmekte, YÖK ve üniversite yönetimleri bu gibi durumları umursamazlıkta yarışa girmişçesine tavır sergilemektedir. İşte tehlikeli olan da bu gidiştir. Türkiye geç kalmadan bu duruma çözüm üretemezse bu gidişle intihaller cennetine dönüşecektir.

Biz burada şair sıfatını taşıyan Sayın Ali Emre‟nin8 Hece dergisinin Aralık 2006 tarihli 120. sayısında yayımlanan “Düzyazı-Şiirin, Bir Sorun ya da Bir İmkân Olarak Şiir Alanına Sokuluşu” başlıklı yazısını konu edinmek istiyoruz. Sayın Emre‟nin bu yazısı tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi‟nin 2006 tarihli 4. cildi, 7. sayısında (s. 361-409) yayımlanan “Türk Edebiyatında Mensur Şiir Literatürü” başlıklı yazımızdan geniş ölçüde yapılan intihal durumundadır. Sayın Ali Emre, aynı yıl içerisinde yayımlanan yukarıda adı geçen yazısında söz konusu yazımızdan sayısı yüze yaklaşan cümleyi bir iki kelime değişikliği, kısaltma ve özetleme tekniği ile aktarma yoluna gitmiş, fakat, yararlandığı kaynağı dipnot şeklinde bir kere bile gösterme ihtiyacı duymamıştır. Yalnızca yazısının “Kaynakça” kısmında intihalde bulunduğu yazımızın aslının yayımlandığı derginin,

“Yeni Türk Edebiyatı I, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 4, Sayı 7, İstanbul 2006”9

şeklinde adına cilt, sayı, yıl belirterek yer vermiştir. Burada da makalesinden intihalde bulunulan yazarın adına ve yazısının başlığına rastlanmamaktadır. Sayın Emre‟nin yazısı “Düzyazı-Şiirin, Bir Sorun ya da Bir İmkân Olarak Şiir Alanına Sokuluşu” başlığını taşıyor. Acaba “Düzyazı-Şiir”i, şiir alanına sokan kim ya da kimler? İşte bu sorunun cevabı boşlukta kalıyor. Eğer iki yazı (bizim ve Sayın Emre‟nin yazısı) karşılaştırmalı olarak okunursa, bir de buna Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2006‟da yayımlanan Türk Edebiyatı Tarihi (C. 3, s. 343-358)‟indeki İsmail Çetişli‟nin “Mensur Şiir” maddesi eklenirse boşlukta kalan bu sorunun cevabını bulmak güçlük taşımaktan çıkar. Anlaşılıyor ki, Sayın Ali Emre, bizim ve Sayın Çetişli‟nin mensur şiir yazılarıyla karşılaşınca böyle bir yazı kaleme alma yoluna gitmiştir.

Burada şu soru sorulmalıdır: Sayın Ali Emre, niçin yararlandığı kaynağı ya da kaynakları gösterme ihtiyacı duymamıştır? Bu yolla başkalarına ait görüş ve tespitleri kendisine mi mal etmek istiyor? Yoksa kaynak göstermeyi bilmiyor mu? Oysa Sayın Emre‟nin biyografisinde Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu olduğu ve Cumhuriyet Üniversitesi‟nde yüksek lisans yaptığı kaydı var.10 Kaynak göstermeyi bilmiyorsa nasıl böyle bir yazıyı yazmaya kalkışıyor ve intihalde bulunduğu metindeki ifadeleri yer yer değiştirme kurnazlığına gidebiliyor? Ana metinde yer alan mensur şiir kelime grubunu düzyazı-şiire dönüştürmekle, yüklemlerin kipinde oynama yapmakla, bu yolla dil içi çeviriye gitmekle, kırk dokuz sayfalık bir yazıdan hareketle yedi sayfa on satır yazı yazmakla intihalden kurtulmuş olunmaz. Sayın Ali Emre, cümle aktarmanın yanında bizim ve bizim başkalarından alıp dipnotta gösterdiğimiz düşünceleri de aktarmış, kendisine mal etmiş oluyor. Remy de Gourmont‟un de ifade ettiği gibi, “[t]ümce aşırmadan daha iğrenç bir aşırma yolu vardır bizce, bu da düşünce aşırma yoludur,” 11 Bu intihal hâdisesi, Sayın Ali Emre‟nin şiirleri başta olmak üzere bütün kalem faaliyetini hayli şüpheli hâle getirmekte, üzerinde düşünülmesine yol açmaktadır. Sayın Emre‟nin kalem ürünleri üzerinde yapılacak titiz bir çalışma geniş şekilde malzeme vereceğe benziyor.

Yazımıza üst başlık olarak “Günahın Çağrısı”nı seçtik. Biz de günahın o dayanılmaz çağrısına uyarak sevdiğimiz şiirlerin, romanların bir iki kelimesiyle oynayarak veya beğendiğimiz yazıların, makalelerin üzerinde küçük değişiklikler yaparak kendi adımıza yayımlasak ne olur? Meselâ Hilmi Yavuz‟un o harika Taflan şiirini ufak değişikliklerle kendi adımıza yayımlasak, sırf sevdiğimiz ve beğendiğimiz için, ne çıkar? Yahut Ramazan Korkmaz‟ın İkaros’un Yeni Yüzü Cahit Sıtkı Tarancı kitabının Türk edebiyatı araştırmacılığında ileri bir adım sayılması gereken imge kısmını günahın o dayanılmaz çağrısına uyup kendi adımıza yayımlasak bundan ne olur? Sayın Emre, ya siz, bir gün yatağınızdan kalktığınızda şiirlerinizi bir başkasının kendisine mal ederek yayımladığı durumla karşılaşsanız ne yaparsınız? Böyle bir durumla karşılaştığınızda hiç durmayınız. Gereği ne ise onu yapınız. Şu anda bizim yaptığımız gibi. Aksi takdirde yanlışla, karanlıkla savaşmamış, onun bir parçasına dönüşmüş olursunuz. Tanpınar bir şiirinde,

“Bir mezar böyle kazılırdı ancak,

Yıldırımsız ve baltasız,

Bir orman böyle devrilirdi!”12

diyor. Biz de Tanpınar‟a eşlik ederek bir toplum içten içe ancak böyle çürür, diyeceğiz. İnsanın kendisine karşı dürüstlüğünü kaybettiği yerde geriye ne kalabilir? Bunun üzerinde düşünmek gerekir. Hem de defalarca. Nitekim Yalan Giysisi şiirimsinizde,

“Kim çoğaltıyor yanılgının lekelenmiş sesini”13

diyorsunuz. “Yanılgının lekelenmiş sesini” yanlış işler yapanlar, intihalde bulunanlar çoğaltıyor, Sayın Emre. Bu girişiminizle tam üç günümüzü aldınız. Size değil üç gün, üç ayımızı vermek isterdik. Soylu bir duruşa sahip olsaydınız, böyle bir yazı yerine, şiiriniz üzerinde, tabii hakiki bir şiiriniz varsa, incelemeler, araştırmalar yapmak yolunu seçerdik. Unutmayınız ki, ancak soylu duruşa sahip insanlar kaybetmeyecektir. Yalnız bir başarınızı (!) itiraf etmeden geçemeyeceğim. O da dil içi çeviride gösterdiğiniz başarı. Bazı kelimelerin  erine eş anlamlılarını bulmada, yüklemlerin kiplerini değiştirmede sizin kadar mahirine rastlanmış değildir. Yüzyılda bir çıkar mı? O soruyu da zaman cevaplandırsın diyeceğim.

Sözümüzü sonlandırmadan konu hakkında Hece dergisi mensuplarının sözlü olarak uyarıldığını, intihale dikkat çekildiğini açıkça belirtmeliyiz. Fakat, dergi mensupları böyle bir konunun araştırılması, iddianın doğru olup olmadığının belirlenmesi, dergide açıklama yazısı yayımlanması yerine hiçbir araştırma ve incelemeye gerek duymadan yazarlarının kendi arkadaşları olduğunu, böyle bir yola başvurmayacağını belirtme yoluna gitmişlerdir. Böyle bir durumda intihal yapmakla intihale göz yummanın aynı seviyede etik problem olacağı düşüncesinden hareketle okumakta olduğunuz yazının yazılmasına ve yayımlanmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Bu yazıdan sonra Sayın Ali Emre‟ye ve Hece dergisi mensuplarına düşen iş, delilleriyle cümle cümle göz önüne serdiğimiz intihal konusunda ortaya çıkmak, yapılan intihalin niçin yapıldığını, eğer kendilerine göre bu intihal değilse niçin intihal olmadığını, bununla da kalmayıp neyin intihal sayılıp neyin sayılmayacağını ortaya koymak olacaktır. Böylece bizimle birlikte aldatılmış okuyucular da neyin intihal, neyin intihal olmadığını öğrenmiş olur. Yazık ki, etik değerlerini kaybetmiş bir ülkede her şey mümkündür. Hatta zamanın akışını tersine çevirerek, yazısından intihalde bulunulan bu satırların yazarını kendi yazılarından intihalde bulunduğu şeklinde suçlamak bile ihtimal dâhilindedir.

Yazımızda intihali satır satır göstererek uzun uzadıya yorumlar getirmek yerine iki metni karşılıklı sütunlara koyma yolunu seçtik. Böylece okuyucuların iki metni karşılıklı cümle cümle okuyarak durumu görmelerini istedik. Ayrıca her iki yazının yayımlandığı dergiyi yayımlanış tarihi, sayısı ve sayfa numaralarıyla kaydettik. Böylece okuyucuların bu yazımızdaki alıntıların ötesinde iki yazıyı karşılaştırmak istediklerinde yazılara kolayca ulaşabilmelerini arzu ettik. Böyle bir yol şüphesiz, okuyucunun intihal hâdisesini daha iyi görmesine yarayacaktır. Sütunlarda orantısızlığa yol açıp karşılaştırmayı güçleştireceği için kendi makalemizde yer alan dipnotları aktarmadık. İlginçtir ki Sayın Emre‟nin yazısında hiç dipnot bulunmamaktadır. Bütün fikirler kendi zihninden doğmuş görünmektedir. İki metin karşılaştırıldığında bunun anlamı açıklık kazanacaktır.

Konu hakkında okuyucuların bir yargıya varabilmesi için aşağıda yer alan iki sütundan kırmızıyla gösterdiğimi soldakinde kendi makalemizden ilgili kısımları, maviyle gösterdiğimiz sağdakinde Sayın Ali Emre tarafından yapılan intihalleri kaydediyoruz. Okuyucuların her iki yazıyı orijinal metinlerden karşılaştırabilmeleri için de köşeli parantez içerisinde sayfa numaralarını veriyoruz:

 

 

 

 

 

 

res1

res2

res3

res4

res5

 

Yrd. Doç. Dr.Cafer Gariper, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen–Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.

1 Şemsettin Sâmî, Kâmûs-ı Türkî, Enderun Kitabevi, İstanbul 1989.

2 Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Aydın Kitabevi, Ankara 1982.

3 Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2005.

4 Hayri K. Yetik, Edebiyatta Çalıntı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2005, s. 281.

5 Turan Karataş, Edebiyat Terimleri Sözlüğü, 2. baskı, Akçağ Yayınları, Ankara 2004, s. 236.

6 Harold Bloom, Etkilenme Endişesi Bir Şiir Teorisi, (çev. Ferit Burak Aydar), Metis Yayınları, İstanbul 2008, s. 47.

7 Necip Fazıl [Kısakürek], Çile, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1993, s. 269.

8 İnternet sitesi “aliemree.blogcu.com”da “Asıl adı Ali Değirmenci” kaydı yer alıyor.

9 Ali Emre, “Düzyazı-Şiirin, Bir Sorun ya da Bir İmkân Olarak Şiir Alanına Sokuluşu”, Hece, nr. 120, Aralık 2006, s. 101.

10 İhsan Işık, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, C. 1, Elvan Yayınları, Ankara 2006, s. 246.

11 Hayri K. Yetik, Edebiyatta Çalıntı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2005, s. 31.

12 Ahmet Hamdi Tanpınar, Şiirler, 2. baskı, Dergâh Yayınları, İstanbul 1981, s. 72.

13 Ali Emre, Yalan Giysisi, Dergâh, Temmuz 2007, nr. 209, s. 2.

 

 

Kaynakça

Bloom, Harold, Etkilenme Endişesi Bir Şiir Teorisi, (çev. Ferit Burak Aydar), Metis Yayınları, İstanbul 2008.
Devellioğlu, Ferit, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat, Aydın Kitabevi, Ankara 1982.
Emre, Ali, “Düzyazı-Şiirin, Bir Sorun ya da Bir İmkân Olarak Şiir Alanına Sokuluşu”, Hece, nr. 120, Aralık 2006, s. 94–101.
Emre, Ali, Yalan Giysisi, Dergâh, Temmuz 2007, nr. 209, s. 2.
Gariper, Cafer, “Türk Edebiyatında Mensur Şiir Literatürü”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 7, İstanbul 2006, s. 361–409.
Işık, İhsan, Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, C. 1, Elvan Yayınları, Ankara 2006.
Karataş, Turan, Edebiyat Terimleri Sözlüğü, 2. baskı, Akçağ Yayınları, Ankara 2004.
[Kısakürek], Necip Fazıl, Çile, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1993.
Şemsettin Sâmî, Kâmûs-ı Türkî, Enderun Kitabevi, İstanbul 1989.
Tanpınar, Ahmet Hamdi, Şiirler, 2. baskı, Dergâh Yayınları, İstanbul 1981.
Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2005.
Yetik, Hayri K., Edebiyatta Çalıntı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 2005.

 

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...