Düşünce, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

KÖYLÜLÜĞÜN İŞÇİLEŞMESİ (KENTLEŞMESİ)

0 104
kentleşme

Çağlar Keyder-Zafer Yenal’ın “Bildiğimiz Tarımın Sonu-Küresel İktidar ve Köylülük” kitabında köylülüğün proleterleşmesi ile ilgili bir değerlendirme var. Keyder-Yenal’a dayanarak söylemek gerekir ki Türkiye’de ilk büyük ölçekli köyden kente göç akışı, 1950’lerde yani DP iktidarının ekonomik büyüme, sanayileşme ve tarımsal modernizasyon hamleleriyle başlamıştır. “Bu dönemde kırsal bölgelerde küçük meta üretimi güçleniyordu. Bunun tek sebebi tarımsal ürünlerde ulusal pazarın oluşması ve genişlemesi değil aynı zamanda devletin yeterli toprağı olmayan hanelere toprak dağıtmaya yönelik girişimlerde bulunmasıydı (…) 1945’teki toprak reformu yasası (Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu), tarıma açılacak yeni arazilerin topraksız ya da yeterli toprağı olmayan köylülere verilmesini açıkça mümkün kılıyordu. Böylece sahibi tarafından ekilen aile işletmelerinin sayısı, 1950’de 2.3 milyonken 1963’e gelindiğinde üçte bir oranında artarak 3.1 milyona çıktı. Bu dağınık mülkiyet modeli topraksızlaşmayı ve buna bağlı kırdan kopuşu ciddi biçimde engelledi ve 1945-1960 arasında küçük üreticiliğin güçlenmesine katkıda bulundu (…) Yine de, traktörlerin ve diğer tarım araçlarının kullanımının yaygınlaşması ve bunun yanı sıra insanları ve mahsulleri taşımak için kamyonların hızlı biçimde devreye girmesi bir işgücü fazlasının oluşmasına neden oldu (…) Göçmenler kendilerini genellikle şehirdeki geçici işçiler olarak gördüler, bu yüzden gelirlerin birleştirilmesi ve bütçe planlaması bakımından geride bıraktıkları hanenin parçası olmaya devam ettiler (…) Özel imalat sektöründen gelen işgücü talebi (1960’tan sonra nüfusu hâlâ 2 milyon civarında olan İstanbul’a) gelen göçmenlerin oturacağı gecekondu mahalleleri ortaya çıkardı. Şehrin büyümesi muazzam bir inşaat faaliyetine yol açtı ki bu durum genellikle yeni göçmenlere şehirdeki ilk işlerini sağladı (…) Aynı zamanda hem insanlar ve hem de ürünler için fiziksel dolaşım imkânı arttı. Devletin alt yapıyla ilgili kamu harcamalarının önemli bir kısmını ulaşım ağıyla ilgili yatırımlar oluşturuyordu. Demiryolundan ziyade karayoluna ağırlık vererek Amerikan modelini benimseyen Demokrat Parti iktidarı için, Anadolu kırsalının ekonomik ve toplumsal olarak ulusal dokunun bir parçası haline getirilmesi en önemli hedeflerdendi” (Keyder-Yenal, 2013: 145-147).   

Keyder-Yenal’ın bu tasviri ilerleyen sayfalarda kentleşmenin nasıl araçlaştırıldığı hakkında yargılarına bağlanır. Keyder-Yenal, “kalkınmacılık” meselesini başarmak adına siyasetin kentleşmeyi nasıl kullandığı meselesi üzerinde durmaktadır. Buna göre 1) İnşaat, imalat ya da hızla büyüyen kayıt dışı hizmet sektöründe iş bulma olasılığı düşük değildi. İstihdam ve daha yüksek gelir vaad ederek köylüler üzerinde “çekim” siyaseti uygulanıyordu; 2) Modernleşme şehirlerde gerçekleşiyor ve uygulanan politikalar da kentsel politikayı “modernleşmeyi sağlaması nedeniyle” özendiriyordu; 3) Türkiye’de mutlak bir kırdan kopuş istemeyen siyaset enformel (kayıt-dışı) ekonomiye izin vermekteydi; bunun nedeni kayıt dışı yollarla proleterleşmeye engel olunması halinde göçmenlerin düzgün bir iş bulamadıkları için en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak olmalarıydı; 4) İlk başlarda kaçak gecekondularla dolan yerler iskâna açılmamış alanlardı. Göçmenlerin boş arsaları sahiplenmesine üstü kapalı olarak izin verilmişti. Ancak arsaların tam mülkiyeti çoğunlukla teslim edilmedi. Böylece kaçak arsa kullanımı ve gecekondu inşaatı ile hemşehrilik ağlarının güçlendirilmesine katkıda bulunuldu. Bu şekilde kırsal göçmenlerin “konut ekonomisi” ile kentsel dokuyla bütünleşmesi ekonomik ve sosyal olarak sağlandı; 5) Enformel mahallelerin ortaya çıkması devletin sosyal politikaları devreye sokmakta yetersizliğini telafi edici ikamete dayalı sosyal sermaye birikimi sağlıyordu. Göçmenlerin hayatta kalmasını ve şehirde tutunmasını sağlayan ana saik “işgal edilmiş arsalarda gecekondularla oluşturulmuş mahalle”ydi. Yoksulluk, çaresizlik riskleri altında ve formel iş imkânlarına uzak kalan göçmenler hiçbir sosyal sigorta ya da formel sosyal yardım uygulamasından faydalanamıyordu. Formel mekanizmaların yokluğunda refah rejimi, sosyal ağlar aracılığı ile işleyen akrabalık ve komşuluk-mahallelilik ilişkilerine dayanıyordu.

Keyder-Yenal, bu süreci “gecekondu, işçi sınıfı oluşumunun mekânsal dinamikleri” başlığı altında ele almaktadır. Böylece yeni kent sakinleri sendikal hareketlere ya da işçi sınıfı hareketine katılımları ile değil, ikamet ettikleri mekâna olan bağlılıkları aracılığıyla “kent yurttaşı” haline geldiler.

Keyder-Yenal’ın “toprak reformu tarıma açılacak yeni arazilerin topraksız ya da yeterli toprağı olmayan köylülere verilmesini açıkça mümkün kılıyordu” yargısı eleştirilmiştir. Oya Köymen 1945’te çıkarılan ÇTK (Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu) komisyonda tartışılırken meclisteki “ağa mebuslar” tarafından “zararsız” hale getirilmeye çalışıldığını aktarmaktadır. Çukurova’nın en büyük toprak ağalarından olan Cavid Oral 1935, 1939, 1943 dönemlerinde milletvekilidir. 1948 yılında Tarım Bakanı olan Cavid Oral kanunun 1950 seçimlerinden önce hiçbir özel arazinin kamulaştırılamayacağı biçime dönüştürülmesini sağlamıştı. Oya Köymen, Adnan Menderes’in ailesinin de Aydın’da 60 bin dönüm toprağı olduğunu ÇTK’ya karşı çıkma sürecinde arkadaşları ile Demokrat Parti’yi kurduklarını hatırlatır. Oya Köymen Türk muhafazakârlığının din-kapitalizm ilişkilerini nasıl ele aldığını da şöyle anlatır: “1950’de köylülüğün büyük bölümünü oluşturan yoksul, küçük köylülerin oyuyla da DP iktidar olmuştur. Bu parti, köylülüğe yönelik seçim konuşmalarında iki ayrı şeyi öne çıkarmıştır: Onları, CHP iktidarının ‘jandarma zulmünden’ kurtaracak ve din özgürlüğü getirecektir. Gerçekten de ağalar köylüyü kendi taraflarına nasıl çekeceğini gayet iyi biliyordu” (Köymen, 2008: 131-132). Oya Köymen, Keyder-Yenal’ın ÇTK sayesinde köylü hane işletmelerin arttığı şeklindeki savını Ömer Lütfi Barkan’dan hareketle reddeder. Barkan’ın 1934 yılı için yaptığı hesaplamalara göre bir çiftçi ailesinin geçimi için asgari 100 dönüm gereklidir. Barkan’ın hesaplamalarına göre 1923-1938 dönemi köylülerin %59’unun sahip olduğu topraklar 50 dönümden azdır. %20’sinin toprakları ise 50-100 dönüm arasındadır. 6000 ailenin toprakları 500 dönümden fazla ve 418 ailenin toprakları ise 500 dönümün üstündedir (Köymen, 2008: 124-125). Küçük köylülük %80 düzeyindedir ve bunların sahip olduğu topraklar kendi geçimlerine yetmemektedir. Oya Köymen 1930’ların ikinci yarısından itibaren buğday ekim alanlarının ve ihracatın artmasının izahını Nazi Almanya’sının savaş stoğu olarak buğday alımını artırmasına bağlar (Köymen, 2008: 127). Bu dönemde de buğday fiyatlarını düşük tutan hükümet sağladığı gelirle sanayileşmeye ağırlık vererek sermaye birikimi sağlamaya çalışmıştır. Bu süreçte tarıma yönelik destekler büyük çiftçilere akmıştır. Mübeccel Kıray da tarıma kapitalist ilişkilerin girmesiyle birlikte 250 dönümden az toprağı olan köylülerin büyük borçlar altına girdiğini ve bunun sonucunda bu köylülerin ya topraklarını yitirdiklerini ya tarımda ücretli işçi olduklarını ya da kente göç ettiklerini yazmıştır (Kıray, 2007: 96). Kıray’a göre bu üç süreç kırsal nüfusun köylülükten, topraktan hızla kopmasıyla sonuçlanmıştır. Göç nedeni olarak %52 toprak yitimi ve %22 işsizliği gösteren Kıray bu oranların kırsal çevrede insan toprak ilişkilerini temelden değiştirdiğini gösterdiğine işaret etmektedir.

1950 seçimlerini kazanan DP popülist köycü söylemler ile tarımı pazar ekonomisine açmıştır. Devletçi müdahale tarzı yerini kapitalist gelişme tarzına bırakır. Tarımsal üretimin geliştirilmesi politikası, tarımın makineleştirilmesi (traktör-biçerdöver), verimin artışına yönelik primler ve ihracatın artırılması ile sağlanır. Devletin ekonomiye müdahalesini minumum düzeye indiren bu politika ithal malların ülkeyi boğmasına neden olur. Tarımsal ürünün dolaşımını hızlandıracak otoyol yapımı, yabancı yatırımcılara verilen destekler, tarımın makineleşmesi iç göçü hızlandırır. Kent nüfusunun toplam nüfus içindeki payı %19,5’tan %22,2’ye yükselir. İstanbulu’un nüfusu 5 milyona çıkar. Ancak politika iflas eder. Yabancı yatırım düşük seviyede kalır. İç göçü istihdam edecek yeterli işletme kurulamaz. Dolayısıyla bu politikadan tek çıkar sağlayan kesim kent burjuvazisi, bankalar ve toprak sahipleri olur (Göle, 2008: 107-108).

Bütün bu tarihsel panaromayı dikkate aldığımızda Türkiye’nin (ister devlet kapitalizmi ister ise burjuva kapitalizmi vasıtasıyla olsun) dünya kapitalizmiyle eklemlenme sürecini yürütenlerin tarımın üretim ilişkilerini bozmaya çalışan bir politika güttüğü görülmektedir. Türkiye İşçi Partisi, tarımın sanayileşme/kalkınma politikalarına bağlanarak tasfiye edilmesinin reel sonuçlarından doğmuş görünmektedir. Diğer değişle köylülüğün mülksüzleştirilmesi sonucunda kentlere gelmesi TİP’in 1961’de doğumunun kaçınılmaz sonucu olmuştur. 1970’te Millî Nizam Partisi (MNP) adıyla ayrı bir siyasi gücün ortaya çıkışı da köylülüğün proleterleşmesi (ya da mülksüzleşmesi) sürecinin sonuçlarına bağlanmalıdır. DP’nin “kapitalistleşmeyi İslamî söylemle yürütmesi” kent varoşlarında sekülerleşmiş işçi kesimlerinin “teknokrat, devrimci, tepeden aşağı modernleşme” taleplerini tepkisel olarak genişletmiştir. Türk toplumunun “Sanayi Medeniyeti”nin bir parçası (periferisi) olması gerektiğine kanaat getiren bu “mühendis ideolojisi” işletmede uyguladıkları rasyonaliteyi toplumun bütününe empoze etme rolünü yüklenmektedir. Ekonomik politik bağımlılığa karşı işçi sınıfıyla, sanayi burjuvazisiyle ittifak yapabilecek; gelişme ve sanayileşme yanlısı olmayan sınıfsal kesimlere (tüccar sermayeye) karşı teknokrat-sınaî burjuvaziyle anlaşabilecek modernleşmeci güç olarak konuşan mühendisler toplumsal değişimin “tarihsel kaderine” başvurdukları gibi rasyonelleştirilmiş bir kalkınma/gelişme hedefinin de misyonunu yürütürler (Göle, 2008: 186-187). Ancak modernleşme, sınıflı toplumların yapısı gereği “laik”tir.  “Milli Nizam Partisi-Milli Görüş” kentlere gelmiş topraksızların (proleteryanın) kentlerde tutunmasını mümkün kılan başka bir “mühendis ideolojisi” olarak hayata geçmiş görünmektedir. Milli Görüş işçi sınıfının vicdanına seslenerek “Sanayi Medeniyeti”nin bir parçası olma fikrini zedelemeyen ama son tahlilde “kapitalizmin İslamîleştirilmesi” de denilebilecek bir siyaset dili olmaktan kendisini alamamıştır. Milli Görüş düşüncesinin köylülüğü kentlere itecek sürece itiraz etmemesi, köydeki toprak mülkiyeti sistemini eleştirmemesi, sanayi üretiminin köylü üretimine nazaran büyüklüğünü öne çıkarması onu kentleşmeye zorlamış ve adeta “kentli dindarlığı”na kıstırmıştır.

Nurettin Topçu, sanayi üretiminin artmasını toplum düzenini sağlayacak yerde onu tehdit eden büyük bir tehlike sayarak hem “refah toplumu İslamcılığı”nı ve hem de “sanayileşmeci mühendis ideolojileri”ni ikaz etmiştir. “Asrımızda dörtnal ilerleyen üretim hızıyla pazarda daima biriken işsizliği doğurması fazla üretim buhranına sebep olmaktadır (…) Üretimin artması, toplum düzenini sağlayacak yerde onu tehdit eden en büyük tehlikedir (…) Her türlü istihlâk maddesinin zamanla ihtiyaç halini alarak fertlerin sırtına pek ağır halinde yüklenmesi, alın teriyle geçinenleri büyük üretici azınlığın esirleri haline getiriyor. Bugünkü cemiyetimizde insanlık iki esaret boyunduruğu altında inlemektedir: Birisi büyük halk kütlesinin büyük üretim eşyasına esir olması, öbürü el emeğiyle çalışanların bu esirlikle birlikte aynı zamanda patronların boyunduruğu altında yaşamalarıdır (…) Büyük sermaye sistemi ruha ve ahlâka karşı koyulmuş bir suikast cihazıdır” (Topçu, 1997: 184-185).  Topçu’nun köycü “Ahlâk Nizâmı” ile “mühendis ideolojisi”nin sanayileşmeci toplum projesi birbiriyle çatışmaktadır. Gerek TİP ve gerek ise Milli Görüş ideolojik anlamda bir nizam tasavvuruna bağlanmaktaysalar da son tahlilde pozitivist-rasyonelleşmeci-progresivist bir toplum kurgusuna bağlanmaktadır. Köylülüğü kentlere doğru çözen bu ideolojilerin Ouvrieist (işçici) toplumları kapitalizmi kent içi emek/hak/adalet mücadelesi ile alt edemeyecektir. “Refah-kalkınma-ilerleme teolojisi” bütün dünyada ezilen/borçlanan/fukaralaşan yığınlar oluşturmuş görünüyor.

Kapitalizm bir teolojidir. “Köylüleri makineleştirerek kentlere çekelim, mülksüzleştirerek proleterleştirelim, çalıştırarak terbiye edelim” fikri Kilisenin fabrika ve kent düzeni içinde yeniden üretimiydi. Kıyamete yakın olan günümüzde İslamcılığın ve Sosyalizmin kentleşmeye-inşaatçılığa meyli ile Hz. Peygamberin (asv) fidan dikmeye/garipliğe çağrısı arasında bir çatışma bulunuyor. Sur üflenmeye az kaldığında elindeki fidanı toprağa dikmelisin; belki beton ve asfalt onun kökleriyle çatlayabilir.

Kent yeni bir Leviathan olarak dikilirken toprak ezilenleri çiftçilik ve çobanlıkla hürriyete çağırıyor.

 

 

-          Göle Nilüfer, Mühendisler ve İdeoloji-Öncü Devrimcilerden Yenilikçi Seçkinlere, Metis Yayınları, 2008

-          Keyder Çağlar –Yenal Zafer, Bildiğimiz Tarımın Sonu-Küresel İktidar ve Köylülük, İletişim Yayınları, 2013

-          Kıray Mübeccel, Kentleşme Yazıları, Bağlam Yayınları, 2007

-          Köymen Oya, Kapitalizm ve Köylülük, Yordam Kitap-Ağalar Üretenler Patronlar, 2008

-          Topçu Nurettin, Ahlâk Nizâmı, Dergâh Yayınları, 1997


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...