Düşünce, Köşe Yazısı, Yazılar

MİSTİSİZM VE TASAVVUF

0 85
mistizm..

Mistisizm kelimesi bana göre iki temel anlamı içermektedir. Birisi gizlilik, diğeri akıl dışılık. Mistikler bir takım sırlara sahip olduklarını ve bunu ancak ehline açıklayabileceklerini söyler. Ayrıca onlara göre akıl hakikati kavramaya yetenekli değildir. Mistisizm dinde olabildiği gibi dindışında da olabilir. Dinde konu Tanrıdır ve onunla birleşmektir. Dindışı mistisizmde ise amaç varlığın esas ilkesiyle birleşmektir. İster tek Tanrılı ister çok Tanrılı olsun dinde mistik unsurlar bulunur. Dinin kendisi zaten irrasyonellik özellikler taşır. İrrasyonel öğeler taşımayan hiçbir din yoktur.

İslam mistisizminin adı tasavvuftur. Bu kelimenin kökeni ister kaba yün giymekten, ister kalbini saflaştırmaktan, ister Yunancadaki sofia (bilgelik) dan gelmiş olsun fark etmez. Amacım onun ne olduğunu anlamaya çalışmak ve açıklamaktır. Tasavvufla ilgilenenlere mutasavvıf veya sofi denir. Tasavvufun dışarıdan etkilendiği genellikle kabul edilmektedir. Fakat buna rağmen onun İslam içinde doğduğuna ve İslam’ın malı olduğuna inanılır. İlk başta yerli bir hareketti sonradan Hint, Yunan, Mısır ve İran mistisizmlerinden epey şeyler almıştır.

Tasavvuf ilkin bir takva ve züht yönelimiydi. Haramlardan sakınmak, çokça zikir ve ibadet etmek, İhtiyaçlarını azaltmak, dünyaya rağbet etmemek, dinin emirlerini zevkle yapmak amacını güdüyordu. Daha peygamberimiz zamanında bile bu meşrepte olan insanlar vardı. Fazla ileri gitmemek şartıyla peygamberimiz buna izin veriyordu. Ashabı Suffe denilen zatlar bunun çekirdeğini teşkil etmiştir. Bunlar mescidin bir köşesinde vakitlerini zikirle, ibadetle ve tefekkürle geçiriyorlardı. Dünya ile ilgileri en alt derece idi. Bunların ihtiyaçlarını başkaları görürdü.

Daha sonraları bu hareket tasavvuf adını aldı ve bununla tanınanlara sofi veya sûfi dendi. Hasanı Basri, İbrahim bin Edhem, Sırri Sakati, Cüneydi Bağdadi, Harisi Muhasibi, Beyazıdı Bistami bunların en ünlüleridir. Miladi on birinci veya on ikinci asra kadar bu kişisel bir çabaydı. Organize bir hareket değildi. Sofiler ve onların sohbetine katılan, onları seven ve onları taklit edenler vardı. Şeriata bağlılık esastı. Vecd ve cezbe ile ağızlarından bazı aykırı sözler çıksa da bunları ayık iken ret ediyorlardı. On ikinci asırdan sonra tasavvuf tarikatlar haline dönüştü.

İşte asıl bozulma ve özden ayrılma bu dönemde başladı. Yabancı etkiler kendini iyice gösterdi. Tasavvufa felsefe girdi. Bir takım usul, adap ve erkân icat edildi. Bazı terimler ve unvanlar doğdu. Bunlar kendilerini toplumdan ayırdılar. Ayrı mekânlar kurdular. Tekkeler, zaviyeler, dergâhlar, hanikâhlar vs. Her tarikatın başında bir şeyh veya mürşit vardır, bağlılarına mürit denir. Her tarikat kendini sahabelerden birine bağlar. Kendilerine arif, bilgilerine irfan veya marifet derler. Onlara göre bu bilgi doğrudan Tanrıdan alınan bir bilgidir ve herkese açık değildir.

Tasavvufa göre hakikate veya Tanrıya ulaşmak için nefsin istek ve arzularından arınması ve saflaşması gerekir. Kalpte hiç dünyevi istek ve arzu kalmayıncaya kadar mürit belli bir çalışma gösterecektir. Buna seyri sülük denir. Mürit şeyhinin verdiği görevleri harfiyen yerine getirir. Ölünün ölü yıkayıcısının önündeki gibi ona teslim olur. Halktan tecrit olmak, nefsin arzularını yerine getirmemek, çok yememek, çok konuşmamak, çok uyumamak esastır. Her tarikatta belli sürede inzivada kalınır buna halvet denir. Bu kırk gün veya daha fazla olabilir.

Tasavvuf kişisel tecrübeye dayanır. Bunlar aklı değil aşkı, bilgiyi değil marifeti veya irfanı esas alır. İbadetleri bir görev olarak değil, aşk ve şevkle yerine getirirler. Şeriat ilimlerini okuyanları küçümser, onlara zahir ehli derler. Kendilerine ilham ve vahiy geldiğini söylerler. Amaçları fenafillâha ulaşmaktır. Bunun için önce şeyhte, sonra peygamberde ve sonra Allah’ta fani olmak murat edilir. Fenadan sonraki makam bekadır. Buna beka billâh denir. Tasavvuf ehlinden doğan olağanüstü hallere keramet veya keşif denir. Medrese ehli onları dinden sapmakla itham eder.

Tasavvufun tarikatlar döneminden itibaren giderek yozlaştığı, bozulduğu ve ortodoks din anlayışından uzaklaştığı ileri sürülmüştür. Son çağlarda bu iddia büyük çoğunlukla doğrulanmıştır. Bugün tasavvuf adı altında cahil şeylerden, müritlerden ve şarlatanlardan başka bir şey göremiyoruz. Yüzde doksan beşi bozulmuştur. Fakat bütün alanlarında bu bozulma ve yozlaşma vardır. İslam’a ait sanki ne kalmış ki! Ben ilke olarak tasavvufa karşı değilim, yozlaştırılmış ve bozulmuş olana karşıyım. Ama yine de biraz düzgün adamlar tasavvuf ve tekke ehli arasından çıkmıştır. 

Tasavvufa felsefe “vahdeti vücut” adı altında Muhyiddin ibn Arabî ile girmiştir. Bu, panteizmin farklı bir yorumudur. Buna göre “la mevcude illahu” yani Allahın dışında bir varlık yoktur. Burada iki farklı anlayış vardır: 1. Heme ost (her şey odur). 2. Heme ez ost (her şey ondandır). İkincisi daha mutedildir. Vahdeti vücut daha sonra İmam Rabbani tarafından “vahdeti şühut” adı altında yumuşatılmıştır. İslam âleminde Kadirilik, Nakşibendîlik, Yesevilik, Rufailik, Melametilik, Şazelilik, Kerramilik, Bektaşilik gibi tarikatlar vardır. Bazıları cehri(açık), bazıları hafi(gizli) zikir yapar.

 

 

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...