Düşünce, Köşe Yazısı, Yazılar

ŞERİATİ VE OSMANLI

0 342
osmanlı tuğrası

Osmanlı devleti Kanuni döneminden sonra duraklama ve gerileme dönemlerine girmişti. Osmanlı’nın üzerine oturduğu milletler sistemi, Fransız İhtilalı’nın doğurduğu milliyetçilik akımının da baskısıyla iyice işlevsizleşmişti. Üçüncü Selim ve İkinci Mahmut tarafından çare olarak yürütülen yenileşme hareketleri çöküşü önlemede yetersiz kalmıştı.

            Fransız İhtilalı’nın ortaya çıkardığı en önemli siyasal sonuç olan ulusçuluk en fazla çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı’yı etkilemişti. Çöküşü önlemek üzere ortaya çıkan Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük çöküşü önlemede yetersiz kalmıştı.

            Osmanlı aydınlarından Namık Kemal İslam’ı bir ideolojik okumaya tabi tutan ilk aydınlarımızdandır. Namık Kemal, batı hukukuna karşı İslam şeriatını savunan bir zihin yapısına sahiptir. İslamcılar hem İslamı akılcı bir yoruma tabi tutmuşlar, hem de Batı’yı seçmeci bir yaklaşımla ele almaya gayret ediyorlardı.  Said Nursi ve Mehmet Akif gibi İslamcı düşünürlerde Batı medeniyeti ile İslam inancı arasında bir sentez yaratma anlayışını savunuyorlardı.

            Resmi olarak İkinci Abdülhamid, Batı sömürgeciliğine karşı İslamı bir barikat olarak kullanmaya çalışmıştır.

            Kur’an merkezli ortaya çıkan ve C. Afgani ve M. Abduh’la kendini ifade eden İslamcılık hareketi, kendini Kuran ve Sünnete dönüş, içtihat kapısının açılmacı ve cihat ruhunun uyandırılması üzerinden tanımlamıştı.

            Şeriati’nin Öze dönüş çabaları, özde dönüşümü hedefleyen yenileşmeci bir harekettir. Şeriati İslam tarihi ve İslam toplumlarını çözümleyerek yeniden değerlendirmiştir. Tarihte “Muhammedi İslam” ve “Ali Şia’sının” nasıl dönüştüğünü ve “Emevi Sünniliği” ve “Safevi Şia’sına” nasıl dönüştüğünü başarılı bir şekilde çözümlemiştir.

            Şeriati’ye göre yaşayan İslam, devrimci ve değişimci özünü yitirmiş bir durumdadır.

            Şeriati’nin Osmanlı değerlendirmeleri de diğer çözümlemeleri gibi kendine özgüdür. Ona göre “Osmanlı’nın yenilişi, sadece siyasi, askeri bir yenilgi değil, İslam kültürünün düşüşü, Müslümanların ruhsal ve düşünsel yıpranışı, İslam’ın toplumsal bir uyuşturucuya dönüşü, eşrafiyetin koruyucu tılsımı Türk ırkının onur ve sulta kaynağının kayboluşuydu da. Bu yenilgi, İslam’ın siyasi ve içtimai varlığının kesin olarak yok oluşunu da simgeliyordu.(İslam Nedir, Ali Şeriati)

            Ali Şeriati içeriden yaptığı eleştirileri sürdürürken, söz konusu düşmanlar ve Avrupa merkezli okumalar olunca savunmayı da sürdürür. “ Keşke o Şia karşıtı Selahaddin Eyyubi, Filistin’de yeniden ortaya çıksa, o kirli Halid bin Velid kılıcını Bizans’ın askeri gücüne karşı çekse; o reşid Selçuklular, kan emici haçlıları Akdeniz’e dökse; Sünni mezhepli fasit Osmanlılar Batı’nın sömürü gücünü Afrika’dan, Asya’dan ve çaresiz İslam topraklarından sürseler diye arzulayacaktır. Osmanlılara karşı yapılan bütün bu propagandalar, Batı’nın ve Hıristiyanlığın eski huzursuzluklarının tezahürü, o ezici kılıçlardan aldıkları yaraların ürünüdür. Ne yazık ki, bütün tarihsel, siyasal ve toplumsal yargılarını – hatta kendi dinini, kendisine ait tarihini, gücünü ve kişiliklerini- batılı yazarlardan, sanatçılardan, bilginlerden ve araştırmacılardan alan bizim aydınımız, Osmanlılara yöneltilen bütün o sövgüleri, suçlamaları, garazları ve yargıları aydınlık adına takip edip yinelemektedir.(Ali Şiası ve Safevi Şiası,Fecr yayınları). Ali Şeriati’ye göre Osmanlı’nın İslamiliği ve ne kadar adil olduğu değil, Batı karşısında İslam’ı temsil etmesi önemlidir. Osmanlı Batı’nın sömürge siyasetine ve saldırılarına karşı Müslümanları koruyan kılıç gücüdür çünkü.

            Şeriati’ye göre aydınların Osmanlı değerlendirmeleri tek boyutludur. Aydınlarımız Osmanlıyı Batı ve emperyalizm karşısında bile suçlamaktadırlar. İslam açısından baktığımızda Osmanlıyı haklı olarak eleştirebiliriz, ancak sömürgecilik söz konusu olunca Osmanlı’ya sahip çıkmak gerekir.

            Şeriati, Modernleşme sürecinin Türk insanında yarattığı travmayı ve nesilleri ne kadar tarihten kopuk hale getirdiğini, İsviçre’den İran’a dönüş yolculuğu sırasında karlılaştığı İzmirli ziraat mühendisi ile yaptığı sohbette göz önüne sermektedir. Şeriati Türkiye’nin mimarisi, dini, kültürel, sosyolojik yapısı hakkında aydınlanmayı düşündüğü mühendisin söyledikleri karşısında hayal kırıklığına uğrar. “İstanbul’a vardığımızda askeri bir geçit töreni yapılmakta olduğunu gördük. Ne oluyor diye sordum. O genç, Türk ordusu kuruluşunun kırkıncı yılını kutluyor dedi. Kırkıncı asır mı diye sorduğumda, gülerek hayır dedi, aklın nerede? Kırkıncı yıl. Tekrar sordum, kırkıncı ne? Vurgulayarak dedi ki, kırkıncı yıl. Türkiye’nin tarihinden habersiz olduğum için bana bilgince açıklamalar yaptı. ‘Türkiye; ülkesi, toplumu, üniversitesi, medeniyeti, sosyal ve kültürel kurumları, hükümeti ve ordusuyla kırk yıl önce kurulmuştur.’ Artık dayanamadım. Yeni doğmuş, yeni adam olmuş, tarihi, bir insan ömrünün yarısı olan bir millete sahip olduğunu zanneden bu adamla birlikte oturmaya dayanamayıp kaçtım! Sanki bu Kostantiniyye’nin göğü, en son büyük hadiseyi hatırlıyordu. Miladi 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in ordusu, Doğu Roma İmparatorluğu’nun kalbi ve Ortaçağın en büyük medeniyet merkezlerinden biri olan bu şehrin kapılarından içeriye girişi ve Hıristiyanlığı güçlü Doğu Roma kültür ve uygarlığı ile birlikte o tarafa atışı, sanki daha dünkü hadiseymiş gibi geldi bana. Bu yılın, Ortaçağın bitişi ve Batı için yeni bir çağın başlangıcı olarak sayılışı, sanki dünmüş gibi. Kaldı ki bu yıl bile, Türkiye’nin eski Müslüman ordusunun fiili kuruluş yılı değildir. İsviçre’de okumuş bay mühendis, yarın bu ülkenin üniversitelerinde profesör veya tarım bakanı olacak. Aydın tabakanın elitlerinden sayılacak bu bay mühendis bilmiyor ki onun ordusu, insanlık tarihine yön verecek bir biçimde en büyük tarihi askeri hamasetiyle altı asır önce tesis edilmiştir.”(Ali Şeriati, Öze Dönüş Fecr yayınları)

            İsviçre’de okuyan bu mühendis, Ali Şeriati’nin kavramsallaştırmasıyla bilgin –entelektüel safına düşmektedir. O, içinde yaşadığı toplumun kültür ve tarihinden haberdar olan, kendi toplumunun sorunlarını bilen ve onlara çözüm arayan, toplumuna hedef gösteren bir aydın değildir. Kendi toplumuna yabancılaşmış, sömürgeci aydın tipinin tipik örneğidir. Batının haçlı Seferleriyle başlattığı saldırılara göğüs geren bir geçmişe sahip olduğunun farkında bile değildir. Osmanlı’nın Akdeniz’e mutlak hâkimiyeti ile başlayan büyük bir medeniyet ve askeri gücün farkında bile değildir.

            Şeriati, Osmanlı’nın yenileşme sürecinde Avrupa’ya gönderilen, gönderiliş amaçlarının tamamen dışına savrulan ve kendi değerlerine yabancılaşan öğrencilerin ne hale geldiği konusunda açık bilgiler verir: “Osmanlı sultanının emriyle, Avrupa’nın askeri, ekonomik, siyasal ve kültürel saldırılarına karşı, İslam imparatorluğunun güç ve azametini savunmak amacıyla, Batı’nın modern bilim ve askeri tekniğine hâkim olsun ve yeni Avrupai bilimler öğrensinler diye ve bunların yanı sıra Batı dili tahsili yapmak, Avrupa medeniyetini tanımakla görevlendirilmiş Batıcı entelektüel gençler ve de Atatürk iş başına geliyor. Daha sonra o büyük dünya gücü zayıflıyor; geniş Osmanlı İmparatorluğu yenik düşmüş küçük bir ülkeye dönüştürülüyor ve ona bütün Batı, Asya ve Afrika ülkelerinden sadece İstanbul ve Ankara kalıyor! Sonra harfler Latin harflerine dönüştürüldü. Ondan sonra bu yeni harflerle eğitim gören yeni nesil, tarihlerinin kırk yıl önce başladığına inanmaya başlıyor! Buna göre Türk tarihi, Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren, yani mağlup olup bölündükleri ve parçalandıkları, sonuçta zaaf ve hakarete uğradıkları vakitten başlamış oluyor! Ordu da geçmişinde sahip olduğu o destanlara sahip tarihini, yenilgi anıyla başlatıyor! Ben bu işe şaştım kaldım!” (Ali Şeriati, Öze Dönüş, Fecr yayınları)

            Şeriate göre tarihini kırk yıl önce başlatan zihniyet, kültür ve geçmişini de o tarihten başlatmaktadır. Şeriati’nin de işaret ettiği gibi, Batılılaşma sürecinde İslam toplumları geçmişinden, kültüründen ve dini aidiyetlerinden de koptuğu için bölünmüş bir zihin yapısına sahip oldular. Bugün yaşanılan tartışmaların temelinde de bu travmanın etkisi bulunmaktadır.

            Şeriati, Osmanlı konusunda Pakistanlı düşünür Muhammed İkbal ile aynı paralelde düşünmektedir. Bu iki düşünür de Türklerin İslam kültürü içinde oynadığı rolün bilincindedir.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...