Akademik Bakış, Edebiyat, Haberler, Köşe Yazısı, Yazılar

ARAFTA BİR ŞAİR: CAHİT SITKI TARANCI’NIN ŞİİRLERİNDE HAYATTAN ÖLÜME VAROLMA TRAJEDİSİ

0 452
???? Vol.23 ???????????

Özet

Dünyada bulunuyor olduğunu fark ederek yaşayan insan, canlılardan eşyaya varıncaya kadar tüm davranış biçimlerini denetim altında tutar ve her yaptığı eylemin anlamı üzerine bir düşünme biçimi geliştirir. İnsanın kendi varlık alanlarına doğru hareket ederken önemli bir kazanım olarak beliren bu düşünme biçimi, aynı zamanda insanın sahip olduğu potansiyelin de açığa çıkmasına imkân tanır. Nitekim insan, yaratılışı itibariyle kendisine bitişik bulunan potansiyelini fark edip onu açığa çıkardığı ölçüde varoluşunu da anlamlandırmakta ya da Irvın Yalom’un “varoluşsal suçluluk” adını verdiği duyguyu yaşamaya başlamaktadır. Dikkat çekilen bu duygunun ağına düşüp zeminsizlik anksiyetesiyle baş başa kalmamak için insanın aynı zamanda ölüm düşüncesiyle de yüzleşmesi ve bu gerçekliği varoluşunun tamamlanmasında en önemli bir unsur olarak kabul etmesi gerekmektedir.

Cahit Sıtkı Tarancı da tüm sanatkârlar gibi, dünyada bulunuyor olduğunu fark etmiş ve çok erken yaşlarda bu fark edişin vermiş olduğu bilinçlilikle hayatı üzerine anlam arayışlarına girmiştir. Özellikle ölüm düşüncesi üzerine geliştirmiş olduğu zihinsel ayıklık şairi “herkes” gibi düşünmekten alıkoymuştur. Şiirlerinde ve “Evi”ne, “Nihal”e, “Ziya”ya yazmış olduğu mektuplarda Tarancı’nın bu düşüncelerinin nerelere uzandığını görmek mümkündür. Bu çalışmada, hayattan ziyade ölüme yakın duran fakat yaşamın cazibesi karşısında kayıtsız kalamayarak yer yer trajediye varan tıkanıklıklar yaşayan şairin durumu edebî metinlerinden hareketle tartışılmaya çalışılacak; özellikle şiirlerde yer alan ve sözü edilen tıkanıklıktan beslenmiş kimi metafor ve imgeler çözümlenmeye gayret gösterilecektir.

Anahtar Kelimeler: Metin Çözümlemesi, Metaforik Söylem, Örnek Okur, Varoluşsal Bilinç, Zeminsizlik Anksiyetesi

Summary

Human, being aware of his existence in the world, controls all kinds of behaviour from men to things and develops a way of thinking on all of his actions. It is this way of thinking as a vital earning for him whilst moving towards his own areas of existence which also enables him to unleash his potential. As a matter of fact, human gives meaning to his existence related to his awareness of his innate potential or starts suffering a sense called as „existential guilt’ by Irvin Yalom. In order not to suffer this feeling of being nowhere human should also face the fear of death and accept it as a milestone in the accomplishment of his course of existence.

Cahit Sıtkı Tarancı, like all the other artists, started searching for the meaning of life from his early ages becoming aware of his existence on this world. Notably, his intellectual awareness of thoughts on death refrains him of thinking like everyone else. It is possible to understand the extent of those thoughts in Tarancı’s poems and his letters to home, Nihal and Ziya. In this report, the poet, standing closer to death than life, who also can not feel himself indifferent against the lure of life and suffer tragic deadlocks will be discussed in accordance with his literary works; and an analysis of metaphors and images found especially in his poems supported by these tragic deadlocks will be studied.

Key words:         Literary Text Analyies, Metaphoric Discourse, Existential

Consciousness, Sample Reader

“Hakikaten ben bu dünyanın adamı değilim… ”

Cahit Sıtkı Tarancı

Cahit Sıtkı Tarancı, ailesinin ya da toplum içerisinde kendine uygun görülen bir hayatın değil; kendi varlık şartlarının gereği olan bir hayatın arayışı içerisinde olmuştur. Şair, Evine, kız kardeşi Nihal’e ve Ziya Osman Saba’ya göndermiş olduğu mektuplarda içerisine doğmuş olduğu dünyanın ruhunu nasıl sıktığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer. Tarancı’nın yaşanılan dünyanın sınırlarından uzaklaşarak farklı bir dünya arayışı içerisine girmesinin; dolayısıyla da hayatını Arafta geçirmesinin nedenleri anlaşıldığında, varoluşunu anlamlandırmasında şiirin de ne anlam ifade ettiği ortaya konabilecektir.

Henüz 14 yaşındayken ailesinden ayrılıp yatılı olarak Saint-Joseph Lisesi’nde okumaya başlayan Tarancı, bu yeni ortama bir türlü alışamaz. Büyük bir yabancılık duygusuyla anne şefkatine duymuş olduğu özlemini özellikle şiir kitaplarına yönelerek gidermeye çalışır ve Namık Kemal’den Tevfik Fikret’e, Corneille’den Moliere’e sanatkârların dünyasında soluklanmaya çalışır. Bu dönemden başlayarak Galatasar ay Lisesi’ne gelindiğinde şairin içerisine düştüğü yalıtılmışlık psikolojisi kendini iyice hissettirir. Cahit Sıtkı Tarancı bu psikolojiyle etrafında olup biten hadiseleri ve eşyayı değerlendirmeye başlarken yavaş yavaş şairliğin dünyasına da atım atar ve “hassas bir çocuk” kalbiyle, ayrı düştüğü ebeveynlerine 24.9.1929 ve 3.10.1929 tarihli mektuplarında şairane bir edayla şöyle seslenir:

“Sevgili anneciğim, kıymetini takdirden aciz olduğumuz üç aylık muammalı bir saadet devresinden sonra böyle birdenbire uzaklara atılmak, şefkatiniz ülkesinden uzak, yabancı bir yerde yatıp kalkmak, yiyip içmek, annesini mustarip hayatının biricik güneşi addeden hassas bir çocuk mukadderatın amansız bir fermanıdır. (…) Çok muhterem babacığım, iki buçuk aylık bir saadetten sonra sizlerden ayrılmak benliğimi oldukça sarstı.. Ara sıra bir zelzele halinde bütün mevcudiyetimi adetâ bir mahşere çeviren çılgın hasret ve iftirak ateşi elan tutuşmakta ve sönmemeğe yemin ettiğini bütün harekâtıyla bana iman ettirmektedir. Diyarbakır’ı terk edeli yirmi gün kadar oldu. Geçmiş ayın bu günlerinde beraber oturup kalktığımızı, yiyip içtiğimizi ve gülüştüğümüzü, mağrur kahkahalarımızın kulaklarımızda uzun müddet manalı çınlayışı, ruhumuza sığmayan ezelî sarhoşluk ve ilahî saadet, sizler, kardeşlerim, akrabalarım, hepiniz birbirinden ayrılmayan bu müstesna tabloda mazi diye karşımda sönmeğe mahkûm, zayıf bir mum gibi tüttükçe çıldıracağım geliyor ve bu denaeti, bu korkunç ve amansız harikayı tuğyan eden ruhum baştanbaşa lanetliyor…” (Tarancı 1989: 1-2)

20′li yaşların vermiş olduğu ergen cesaretiyle etrafında olup biten hadiseleri anlamak ve bunlara kendi ben’inin sınırları içerisinde kalarak bir karşılık verme kararlığıyla hareket etme cesaretini göstermeye başlayan Tarancı, poetikasının temelini oluşturan çok esaslı bir meseleyi, şiirin bir emniyet alanı olduğu meselesini, de fark etmeye başlar. Bu alanın içerisine dâhil olup beni’ne meşrûiyyet kazandırdıkça da kendini huzurlu hisseder Şairin Arafa doğru olan yolculuğunun ilk merhalesi olarak kabul edebileceğimiz burada önemli üzerinde durulması gereken bir nokta vardır. O da şairin dünyayı kendi beni ile karşılamaya çalışırken aynı zamanda kendini/kendiliğini, heveslerini, isteklerini, sınırlarını, çıkmazlarını, zedelenmişliğini, vücudunun sair azalarıyla ilgili olarak çirkinliğini fark ederek huzursuzluğu derinlemesine yaşamaya başlamasıdır.

Çocuk denecek yaşta ailesinden kopartılarak “iğneli beşiğe” kundaksız salıverilen şair, babası Bekir Sıtkı Bey’in ihtiras derecesinde bağlı kalarak önüne koyduğu “vali olma ideali” (Korkmaz 2002: 37) karşısında madde itibariyle yaşanılan dünyada kalsa da ruh itibariyle başka diyarlara yönelme arzusu içerisine girer. Yatılı okulun katı ve kuralcı yapısı içerisinde babasının “benim senden pek büyük ümitlerim vardır… Bu ümitlerimin boşa çıkmamasına gayret et…” (Tarancı 1989: 89) ihtarını sürekli akılda tutan ve babasına mahcup olmama adına derslerini ihmal etmemeye çalışan Tarancı, öznelliğini ezen, yaratıcı muhayyilesini baskılayarak onu istemediği insan olmaya zorlayan yitim alanlarına daha fazla boyun eğmez. Özellikle Galatasaray Lisesi’nde Ziya Osman Saba ile tanışıp Fransız şiirini ve şairlerini tanıdıkça şiirle olan münasebeti de derinlikli bir boyut kazanır. Fakat Arafa doğru yönelen ruhu, şimdilik nesnesinin büyüklüğünü taşıyabilecek potansiyele tam olarak ulaşamamıştır.

Cahit Sıtkı Tarancı, içerisinde sıkışıp kaldığı kalabalıklar arasından bireysel varlık alanına doğru ilerlerken, her yaratıcı sanatkârın uğramak durumunda kaldığı duraklardan geçer. Babasının önüne koyduğu hedef karşısında kendi içine yönelerek sınırlarının nerelere kadar uzanacağını keşfeden şair, çok önemli bir eşiği daha atlayabilmek için kendiyle yüzleşir ve kusurlu bulduğu, her aynaya baktığında zihnini ve ruhunu yaralayan vücudunun sair azalarını içselleştirir. Şairin, kardeşi Nihal’e yazmış olduğu 26.12.1929 tarihli mektup işaret etmeye çalıştığımız ruhun, içerisine doğmuş olduğu dünyayı hissedilir kılarak varoluşunu gerçekleştirme adına, trajedisini göstermesi bakımından çok önemlidir:

“Güzel! Çirkin! Uzun! Kısa! Zengin! Fakir! Şerefli! Şerefsiz! Bütün bunlar hiç, baştan aşağı saçma ve lüzumsuz… Ama tuhaf değil midir ki yaşayabilmek için bu evsafın iyilerini şahsında toplamak elzem ve elzemdir. Güzeli çizdim, uzunu çizdim, zenginliği çizdim, şerefsizliği çizdim, geriye ne kaldı: Çirkin, kısa, fakir, şerefli!. Görüyorsun ki bütün yaşamak ümitlerim şerefli olup yaşamakta… Mesut olabilir miyim? Yüzde yirmi beş…

Çünkü eğer çirkinlik, kısalık, fakirlik olmasaydı yüzde yüz mesut olmak şansı olurdu.

Vâkıa bazı zamanlar tâliimin bu müthiş haksızlığına bir aslan kükremesiyle haykırıyorum.

Fakat emin ol ki sükûtî zamanlarımda çirkinliğimden, kısalığımdan adeta şeytanî bir zevk duyuyorum ve aynanın karşısına geçerek ne kadar küçük, ne kadar maskara olduğumu görerek gülmekten katılıyorum. Sonra birden bire aklıma bir fikir geliyor… Gözlerimde parıltı, kulaklarımda uğultu, dudaklarımda asabî bir bükülüş halinde tecelli ediyor… Ciddi bir vaziyet takınıyorum ve kendi kendime diyorum ki: ‘Sen eğer yaşamış olmak istiyorsan, eğer hakiki saadete mazhar olmak ihtirasında isen, bu gülünç suratından ölmez bir çehre yap… Şimdi haline gülenler ilerde varlığın önünde el bağlasınlar… Şimdi gururunu ayakları altında çiğneyenler yarın gururunun zirvesine basamak olsunlar… Şimdi seni ölüme mahkûm görenler bir gün senin ölmeyeceğine iman getirsinler. Dünyalara sığmayan varlığın ebediyetin koynuna girip ilahî bir şehvetle çırpınsın.’ Kendimden memnunun Nihal’ciğim çünkü bir şeyler yapacağım. Hayatım mefkûre uğrunda sönse de ona acımam. Mefkûre uğrunda şehit düşmek harpte vatan uğrunda şehit düşmekten bin kat hayırlı ve bin kat büyük ve mukaddes bir sevaptır. O kadar zavallı değilim! Eğer düşündüğüm gibi olsaydım ilk ve son işim intihar olurdu. Fakat hayır yaşayacağım. Bütün bu mahzurlara rağmen tâliin bütün bu namussuzluğuna rağmen yaşayacağım ve Nihal sen kardeşinle iftihar edeceksin.”(Tarancı 1989: 10)

Böylelikle Tarancı’nın şiirlerinde sürekli karşımıza çıkan “ayna imgesi”nin de niteliği belirmiş olur. Şair, aynaya her bakışında aynanın gösterdiğinden daha fazlasını görmek ister. Ayna’nın işaret ettiği suretle problemini halleden bir ben’in sahibi olarak Tarancı, dış’tan/form’dan/beden’den yansıyanları değil, tüm çıplaklığıyla adeta iskeletiyle baş başa kalır ve ruhunu önemser. İşte dünyaya doğanların arasından sıyrılarak kendi kurguladığı dünyaya/Arafa yükselen şair, burada kendi emniyet alanını oluşturur. Bu alan şiirin alanıdır. Yayımladığı ilk şiirleriyle bu alanın sınırlarını yoklayan Tarancı, hayatının anlamını, dolayısıyla da varoluşunu, bu alanda tamamlama gayretine yönelir. Şiirleri takdir gördükçe de hem babasının istediği gibi bir evlat olamayışının hem de vücudunda kusurlu olduğunu düşündüğü yanlarının telafisini yapmış olmakta; şiirle önünde açılan alanı varlığının, vücudunun meşruiyet kazandığı alan olarak görmektedir. Peyami Safa’nın kendisinden bahseden bir yazısının yayımlanması üzerine şair, dikkat çekmeye çalıştığımız ruh haliyle Nihal’e şunlara yazar:

“Bütün emelim babama karşı olan mahcubiyetimi telafi edebilmektir. Belki bu hadise beni babamın nazarında bir santim olsun yükseltebildi. Derslerimde de aynı ihtimamı göstereceğim. Hakikaten Nihal, gözüm çok uzaklarda ve çok yükseklerdedir. Tuttuğum yolda çok muhterisim. Beni tanıyanların vücudumdaki kusurların yanında ruhumun da birçok meziyetlerinin olduğunu takdir etmelerini elbette isterim. Mesut olamadıktan sonra muvaffak olabilmek büyük bir tesellidir.” (Tarancı 1989: 48)

“Vücudundaki kusurları, ruhunun meziyetleri ile gizlemeye” (Korkmaz 2002: 166) çalışan şairin 1933 yılına kadar çeşitli dergilerde neşrettiği şiirleriyle birlikte “Ömrümde Sükût” adıyla yayımladığı ilk şiir kitabında yer alan metinlerini yukarıda dikkat çekmeye çalıştığımız bakış açısıyla okumamız mümkündür. Yaratıcı imgelemini, içerisinde bulunduğu huzursuzlukla dizelerine yansıtan Tarancı, umutsuzluğun, yalnızlığın birer izlek olarak bir biri ardına devam ettiği şiirler kaleme alır. Bunların ilkinden olan 1930 tarihli “Talihsiz” (Tarancı 2009: 38) adlı metninde şair, dünyaya doğduğu geceyi hayaletlerin sardığı bir gece; içerisine kundaksız/korunaksız konulduğu beşiği de “iğneli beşik” olarak görmektedir:

Arzunun, bir hayalet sardığı bir geceydi, Bir geceydi, hakikat yalanlara baş eğdi. Bu gecenin susuzluk mahsulüsün, bunu bil. Kundaksız uzatıldın iğneli beşiğine Ve böylece Azrail Istırabı mıhladı, küçücük benliğine. Ecelin kucağında erirken çocukluğun, Âleme sırdı senin varlığın ve yokluğun. Hâlâ bilinmez nedir kalbindeki bunalan. Lambanı yaktılarsa lambanı kendin söndür, Söndürmekle oyalan, Gir gecelerin koynuna, deme yarın gündüzdür, Belirecek gündüzler, sönenlerden yüzsüzdür.

Dünyaya doğmayı ıstırabın içerisine doğmak olarak kabul eden Tarancı, isminden başlayarak şiirinin tamamına, sahip olduğu bedbin ruh halini yansıtır. Henüz 20‟li yaşlarını yaşayan genç şair metninde gece, hayalet, yalan, susuzluk, Azrail, ıstırap, yokluk gibi kelimeleri sarmak, baş eğmek, mıhlamak, erimek, bunalmak, söndürmek eylemleri etrafında bir araya getirerek “Talihsiz”liğinin tam olarak anlaşılmasını ister. Bu şiirde asıl dikkat çeken husus, Tarancı‟nın 3. dizede bunu bil söz grubuyla kendisine ihtar ettiği durumdur. “Hakikatin yalanlara baş eğdiği gecenin susuzluk mahsulü” olduğunu varsayan şair, işaret ettiği eksikliğini huzursuzluk halinin devam etmesi adına adeta unutmak istemez ve bir bilinç ortaya kor. Bu bilinçle hareket ederken de kendinden emin bir tavırla “belirecek gündüzler, sönenlerden yüzsüzdür” diyerek doğmuş olduğu dünyada mutlu olamayacağını düşünür ve “Anne(sine), Ne Yaptın?” (Tarancı 2009: 42) diye sorar:

Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı? Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim? Senden istemiyordum ne tacı, ne sarayı; Karnında yaşıyordum, kâfiydi saadetim. Bir kere doğurdunsa, sonra niçin büyüttün? Kundakta, beşikte de bir zahmetim mi vardı? Koynundan niçin attın yavrunu bütün bütün. Bilmiyor muydun ki o yalnızlıktan korkardı? Sütünden tatlı mıdır, anne, sanki bu hayat? Bana sorsana anne yaşamak bir hüner mi? El aç, yalvar gündüze, geceye boyun uzat Bu uğurda bir ömür çürütmeye değer mi? Karnında yaşıyordum, kâfiydi saadetim!

Anne, istemiyordum ne tacı, ne sarayı! Anne, karnında fazla yaramazlık mı ettim? Anne, sana kim dedi yavrunu doğurmayı?

Yukarıya alıntıladığımız şiiri, yine 1931 yılında yayımlanan “Yalnızlık” (Tarancı 2009: 47) adlı metinle değerlendirdiğimizde Tarancı’nın doğmuş olmaktan dolayı duyduğu pişmanlık daha net anlaşılmakta; böylelikle de şairin annesine yöneltmiş olduğu soruların anlam alanı genişlemektedir. Kanatları açıldığında saran, kaplayan, dolduran ve üzerine eğildiğini gölgede bırakan özellikleriyle “Kartal”a benzetilerek işaret edilen “yalnızlık”, şairin hayatını boylu boyunca kuşatan bir metafor olarak karşımıza çıkar. Tarancı, bu “siyah gölge”/kartal kanadı altında baş başa kaldığı yalnızlığıyla annesinin huzur veren ve onu bedeniyle birlikte ruhunu da sarıp sarmalayan koynundan atılmış olmayı bir türlü kabullenemez:

Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan, Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık. Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık. Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü, Baharda yaşamanın bilmedim nedir tadı. Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüznünü Kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı. Bir ayna parçasından başka beni kim anlar, Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde? Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar; Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde?

Cahit Sıtkı, “kimsesiz bir gönlün” sahibi olduğunu düşündükçe huzursuzluğunun artmasına engel olamaz ve “başka bir dünya hasreti” içerisine girer. 1933 yılında kaleme aldığı “Bir Kapı Açıp Gitsem” (Tarancı 2009: 66) adlı şiirinde ihtiyacı içerisinde olduğu şeyin sadece okşanacak bir çift göz olduğunu belirtir. Fakat biyografisini yaşadığı bu dünyada isteğine karşılık bulamayan şair, korkulu rüyadan uyanır uyanmaz araf’a/başka bir dünya’ya gitmek ister:

Ben bu dünyaya yanlış gelmiş olacağım ben, Ben öyle her insandan, o kadar uzağım ben. Yine bu gözlerimdir okşanacak şey arar, Yoksa içimde başka bir dünya hasreti var. Uyanır gibi birden bir korkulu rüyadan, -O içimden sevdiğim, benim olan dünyadan, Bir ses bana: ´Gel! ´ dese, ben o sesi işitsem;- Kimsecikler duymadan bir kapı açıp gitsem!

Kendiyle yüzleşerek huzursuzluğunun farkına varan, dünyayı beni’yle yoklamaya çalışan şair, yayımlanan ilk şiir kitabıyla elde etmiş olduğu güvenlik alanının dışına çıkmak istemez ve daha sahici ve derinlikli bir biçimde şiirle irtibat kurmaya çalışır. Bir şairin “ancak yaşadığı şeylerden sıhhatle bahsedebileceğine” inanan Tarancı, böylelikle kendi sahiciliği ile şiiri arasındaki bağı da kurmuş olur. Sözü edilen bu bağ, şairin Ziya Osman Saba’ya Paris’ten yazmış olduğu 28.3.1940 tarihli mektupta “benim istediğim şey, içten geleni en tabii, en külfetsiz lisanla kâğıda geçirmektir. (…) Yani hep kendim, kavgam, öfkem, davam, her şeyim kendimdir. Kendi kendimle kozumu paylaşıyorum” (Tarancı 2007: 72) şeklinde ortaya konan ifadelerle düşünüldüğünde, Tarancı’nın şiirle ulaşmak istediği dünyanın sınırları daha net anlaşılmaktadır.

Cahit Sıtkı Tarancı, 1933′den sonra çeşitli dergilerde yayımladığı ve 1946 yılında “Otuz Beş Yaş” adını vererek bir araya getirdiği 2. şiir kitabındaki metinlerde, yukarıda dikkat çekmeye çalıştığımız duyarlılıkla şiire yaklaşmaktadır. Aslında şair, ilk dönem metinlerinde de yine kendi bireysel duygulanımın etrafında dolaşmış ve ruhunun

ihtiyacı olan varoluş alanını bulmaya çalışmıştır. Bu alan elde edilince güzelliği, saadeti, yaşamayı ve mutluluğu fark eden şair, bu sefer de büyük bir coşkuyla bağlandığı hayatın bir gün ölümle son bulacağı gerçeğiyle yüzleşir.

İnsanoğlunun mevcut olan diğer canlılardan farkı, sadece bir gün öleceğini biliyor olmasında değildir. En büyük fark, insanın ölümle karşı karşıya olduğunun bilincine varması ve varoluşunu ölüme doğru yaptığı yolculukta kazandığını bilmesidir. Dolayısıyla ölüm, hayatımızı “otantik” bir tarzda yaşamamız için olası kılan bir durum”dur. Her ne kadar ölümün fizikselliği insanı tahrip etse de ölüm fikri insanı korur” (Yalom 1999: 54) ve onun gündelik kazanımların peşi sıra tükenip yitmesini engeller. Bu bilinçlenme sayesinde insan diğer canlılardan ayrılmakla kalmaz, beşer içerisinde de farklı bir konuma yükselir.

Büyük bir cesaretle yüzleştiği ölüm düşüncesi karşısında Cahit Sıtkı’nın selamete ermesi bu sefer kolay olmaz. Varlığını/varoluşunu anlamlı kılma uğrunda çıkmış olduğu yolculukta çok önemli bir durağa uğrayan Tarancı, buradan huzursuzlukla ayrılır. Hayatın güzelliğini vecd içinde yaşamaya çalışan şair ölümü, “saadetten kopuş” olarak kabul ettiği için, hayattan ölüme giden yolda trajediyi yaşamaktan kurtulamaz. Cahit Sıtkı’nın olduğu gibi gerçek sanatkârın eserinin doğduğu yer de burasıdır. Sanatkâr, bireysel zedelenmişliklerini, sevinçlerini, hayallerini yaratıcı muhayyilesinin yardımıyla işaret etmeye çalıştığımız trajediyi yaşayarak dönüştürür ve sanat eseri formunda görünür kılar.

Kapımı çalıp durma ölüm / Açmam; diyen Cahit Sıtkı Tarancı’nın 1942 yılında yayımlanan “Ben Ölecek Adam Değilim” (Tarancı 2009: 110) adlı şiiri, araf’ta kaldıktan sonra yaşama sevincini keşfeden fakat ölüm fikriyle yüzleştikten sonra da içerisine sıkışıp kaldığı trajediyi yaşamaktan kurtulamayan bir ben’in feryadı olması bakımından dikkat çekicidir. Şair, kapısını çalıp duranın kendisini ölüme adım adım yaklaştıran hastalıkları olduğunun farkındadır. Gökyüzündeki bulutlardan kuşların cıvıldamasına, ağaçlardaki yemişlerden karlı dağlarda sürülmüş topraklara kadar yaşama sevinciyle dolup taşan Tarancı, hareketsiz kalmayı ölümle eş tutarak hayattan yavaş yavaş kopuyor olmasına dayanamaz:

Kapımı çalıp durma ölüm, Açmam; Ben ölecek adam değilim. (…)

Ya nasıl dururum olduğum yerde, Öyle upuzun yatmış, İki elim yanıma getirilmiş, Hareketsiz, Sükûta râmolmuş; Sanki devrilmiş bir heykel? Ellerim ne der sonra bana? Soğumuş kalbime ne cevap veririm? Utanmaz mıyım ayaklarımdan?

Kalkmalıyım,

Dolaşmalıyım,

Sokaklarda, parklarda.

El sallamalıyım

Giden trenlere,

Kalkan vapurlara.

Bilmeliyim,

Gölgelerin boyundan,

Saatin kaç olduğunu.

Islık çalmalıyım,

Türkü söylemeliyim

Yol boyunca,

Keyfimden ya hüznümden.

Geçmiş günleri hatırlamalıyım,

Dalıp dalıp akarsuya,

Hayaller kurmalıyım,

Güzel geleceğe dair.

Yanımdan geçenler olmalı,

Selâm almalıyım;

Robenson’u düşünmeliyim,

Garipliğini:

Şükretmeliyim

İnsanlar arasında olduğuma.

Nedir ki eninde sonunda ölüm?

Ayrı düşmek değil mi aşinalardan?

Kapımı çalıp durma ölüm,

Açmam;

Ben ölecek adam değilim…

Huzursuzluğunun farkında olan bir ben’in sahibi olarak şair, trajedisini yazmış olduğu şiirlerle açık ederken bir anlam arayışı içerisinde olduğunu ortaya kor ve aslında tüm insanların ölümlü yanlarına seslenir. Sanatkârın bu seslenişi, sanat eserinin doğası gereği herkeste farklı yankılanır.

Şiir ise bu yankılanmayı kendi sahiciliğimizle bir araya getirdiği için güzeldir.

Kaynaklar

Tarancı, Cahit Sıtkı (1989), Evime ve Nihal’e Mektuplar, haz. İnci Enginün, Ankara, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Dil Kurumu Yay.

——-, ——– (2007), Ziya’ya Mektuplar, İstanbul, Can Yay.

——-, ——– (2009), Otuz Beş Yaş – Bütün Şiirler, İstanbul, Can Yay.

Korkmaz, Ramazan (2002), İkaros’un Yeni Yüzü Cahit Sıtkı Tarancı, Ankara, Akçağ Yay.

Yalom, Irvın (1999), Varoluşçu Psikoterapi, İstanbul, Kabalcı Yay.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...