Düşünce, Köşe Yazısı, Yazılar

KENTSEL MEKÂNDA HAK İHLALLERİ 1: REKLAMA (saldırıya) MARUZ KALMAK

0 21
tabela-bergen

“Yürüyüşünde mu’tedil ol. Sesini alçalt. Seslerin en çirkini, hakikat, eşeklerin anırışıdır” (31 Lokman 19).

Kent mekânının kapitalistleştirildiği, mekânın kent sakinlerinin “müşteri” olarak kabul edilmesine yönelik tanziminden anlaşılabilecektir. Kent büyük bir uğultu ile propagandaya maruz kalmakta ve görsel olarak da kentli insana “buyurgu, reklam, logo, ışıklı simge” gibi “ayartıcılarla” saldırmaktadır. Kentli insan ses ve görüntü saldırısında aldığı komutlarla görünüşte “demokratik” mal ve hizmet sunumunun seçenekleri arasında “tercih”te bulunmaktadır. Görünüşte demokratik olan düzen şöyle kurulmuştur: kamusala çıkma anlamında herkese eşit hak tanıyan kent sistemi küresel kapitalizmin örgütlü şirketleri ile bireyleri karşı karşıya bırakmakta ve aynı mekânda satıcı/alıcı kimlikleri ile mal/para değişimi yapmalarına “fırsat” vermektedir. Oysa mekân büyük sermayenin eline geçmiştir. Kentsel mekânın her zerresi metalaştırılmıştır. Bireyler emeklerinin ücreti ile aldıkları otomobilleri kent merkezine sokamayacak duruma gelmişlerdir. Çünkü kent merkezi, ara sokaklar, apartman bahçeleri bu otomobilleri park edemeyecek şekilde mülkiyet konusu haline gelmiştir. Merkezdeki binaların duvarları, yol kenarlarındaki tabelalar, metro tünellerindeki dijital billboardlar, belediye otobüslerine monte edilmiş monitörler küreselleşmiş sermayeye kiralanmıştır. Kent mekânında gözün göreceği her alan tüketici/müşteri sayılan kent sakinlerinin “yolunu kesmekte”, “malımı satın al!” komutu dikte etmektedir. Kent mekânı bir “malını sürekli öven bir satıcı tipin çığırtkan ısrarına” boyun eğdirilmiştir. Bu “yol kesme”nin muhatabı insan ise sessiz ve gösterisiz alıcı kimliğine iteklenmiştir. Dolayısıyla ilk eşitsizlik alıcının “müşteri”liğe maruz kalışıdır. Kentte yaşayan bireyler (person: kişi-şahıs-insan) mekânı görsel ya da sesle kaplayan başka bir person (kişi-şahıs-şirket) ile birlikte paylaşırlar. Böylece kimi zaman yaya yolunda (zeminde) boyanmış olarak, kimi zaman billboardlarda, kimi zaman ışıklı veya dijital tabelalarda “yaşayan” kişi (person) ile tüketici/müşteri kılınmış person arasında al-ver ilişkisi “eşit” şekilde kurulur (?).

Reklam saldırıları hakkındaki yorumumu aşırı bulacaklar için İmam-ı Azam’ın tatbikatından bir örnek vermenin faydası olacağı kanaatindeyim: Bir gün bir adam Ebu Hanife’nin dükkânına gelerek bir kumaş sorar. İmam, oğlu Hammad’dan kumaşı göstermesini ister. Hammad kumaşı çıkarırken farkında olmadan, “salli ala Muhammed” der. Bu sözü işiten Ebu Hanife oğluna “malı övdün satmak doğru olmaz” diyerek kumaşı satmaktan vazgeçmiştir.

İmam-ı Azam’ın bu konudaki tavrı, dinin menfaate alet edilmesini reddeden tutumdan beslendiği gibi, malı övmenin, rekabet konusu etmenin de karşısında duran üstün bir ahlâka da dayanıyor.

Musa kıssasında çoban kızlar Musa’ya iş tekliflerini bu ahlâka göre yapmışlardı. Burada iş teklifi kendilerinden geldiği halde “potansiyel işçi” olan Musa’ya yaklaşırken (üstelik Musa bir göçmendir) ona hürmet etmiş, tekliflerinden dolayı incitmemeye özen göstermişlerdir:

“İkisinden biri, haya ederek (utanarak) ona geldi: Muhakkak ki babam, bizim (sürümüzü) sulamandan dolayı bir ecirle mükâfatlandırmak için seni davet ediyor, dedi” (28 Kasas 25).

Bu kıssadaki iş teklifi, İmam-ı Azam’ın tavrı birlikte okunduğunda bize günümüz reklam saldırıları karşısında ilke getirmektedir. Fütüvvet/ahi düşüncesinin ahlâkî emirlerinden en önemlisi reklam yasağı ile ilgilidir. İşletmelerin sattıkları malın övgüsünü yapmaları reklam ve rekabet yasağı kapsamındadır.

Faruk Beşer’in MÜSİAD’ın “İktisat Tarih ve Zihniyet Dünyamız” başlığı altında yayınladığı derleme kitapta yer alan “Sanayi Fıkhı Ya Da İslâm Ve Sanayi” başlıklı makalesinde şu sorular sorulmaktadır:

“Tüketimi körüklemeden ve reklam yapmadan nasıl rekabet edeceksiniz? İsraftan kaçınarak bütün bunları nasıl gerçekleştireceksiniz? Küçük devletleri kültürel ve siyasî açılardan sömürgeleştirip kendinize bağımlı kılacak mısınız? Bunu yapmadan dünya piyasalarına nasıl gireceksiniz? Sanayiinizi kuracağınız sermayenizi nereden bulacaksınız?” (Beşer, 2006: 26).

Faruk Beşer’in yukardaki sorulara cevabı Mecelle delil gösterilerek şöyle olmuştur:

“Bu noktada çok önemli bir İslâmî kurala daha değinmemiz gerekir: “ehveni şerreyn ihtiyar olunur”, “zarar-ı âmmı def için zarar-ı has tercih edilir.” Bu kural aynı zamanda tabiatın da bir kuralıdır. Çünkü hangi iş için olursa olsun, yapılan bütün harcamalar ve alınan bütün tedbirler aslında zarar hanesinde gösterilecek kalemlerdir. Ama daha büyük zararları önlemek, ya da daha büyük gelirler (menfaatler) elde etmek için bunlara katlanılır. Mesela, daha çok kazanmak için reklam harcamalarında bulunmak, ya da arabasının çalınmaması için alarm tertibatına masraf etmek hep bu kuralın tabii görünümleridir. Bu itibarla bizzat zarar gibi görünen bazı sanayi türleri bile bazan bu kural gereği lüzumlu hale gelebilir. Tek mesele, Müslümanların sanayileşme felsefelerinin ve politikalarının bulunmasıdır. Neyi nasıl ve niçin yapacaklarını teorik planda halletmiş ve sermayelerini akıllıca yönlendirmiş olmalarıdır. Çünkü mal (sermaye) Kur’an ifadesiyle insanın “kıvam”ı, yani varlığını koruyabilmesinin aracıdır. Yani sanayiin ürünleri de dahil, mal dünyada insanın var olabilmesinin “kıvam”ıdır, zevku sefa aracı değildir. Aslolan öbür âlemdir. Üretmek ya da zevk almak için değil, yaşamak ve varolup öbür dünyaya hazırlanmak için üretilir” (Beşer, 2006: 28).

Modern Kent Düzeni’nin yapısını fıkha göre belirlemeyen bu yaklaşıma katılamıyoruz. İslam fıkhı, Batı’nın kapitalist hırslarının ürünü olan teknik/bilimin sonuçlarına göre tavır ve konum almayı vazife saymamalıdır. İslam’ı teknik/bilimin metalarına göre belirlemek fıkhın görevi değildir. İslam fıkhı kendi ilkelerini belirleyerek mekânı, beşeriyetin yaşama/geçim/üretim ihtiyaçlarını belirleyecektir. Kentin bir reklam panosuna dönüştürülmesi, insanların müşterileştirilmesi reddedilmelidir. Kent mekânının reklam panolarından arındırılarak, insana saldıran kapitalizmin diskurundan kurtulmak gerekmektedir.

 

-          Beşer Faruk, Sanayi Fıkhı Ya Da İslâm Ve Sanayi, MÜSİAD’ın “İktisat Tarih ve Zihniyet Dünyamız” kitabının içinde (Haz: Erhan Erken), Yeni Şafak Gazetesi, 2006


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...