Düşünce, Köşe Yazısı, Yazılar

İSLAM, DEMOKRASİ VE LAİKLİK TARTIŞMALARINA KATKI

0 109
yansima_soyut_sanat_14

Ak Parti, otoriter İslamcı “Milli Görüş” gömleğini çıkarıp “Demokratik Muhafazakârlık” kavramı ile Demokrasi ve Laiklik ile bir biçimde barışmaya başladıktan sonra, Hayrettin Hoca, çıtayı yükselterek İslamın gavur/batı icadı Demokrasi ve Laiklik ile asla uyuşamayacağını tekrar etmeye başladı. Örneğin, 29.05.2014 tarihli Yeni Şafak’taki yazısında şöyle diyor: “ demokrasinin oturduğu zihniyette. Felsefi temelde beşerin Yaratan’a denkliği, üstünlüğü veya bağımsızlığı vardır. Burada insan, Allahtan bağımsızdır. Demokrasinin esası budur ve bunun İslam ile katiyetle bağdaşmayacağı kanaatindeyim.” Hoca, asıl problemin, demokrasinin kökeninde beşeriyetin bulunması değil; onun ayrılmaz parçası olarak lanse edilen, devletin vatandaşlarına eşit uzaklıkta olması ve yasa yapmada dine baş vurmama anlamında Laiklik olduğunu belirterek şöyle devam ediyor: Laik demokrasinin İslam ile çelişen temel noktası:“ Allah’ı işe karıştırmaması, hâkimiyetin doğrudan ve kaynak olarak halka ait olduğunu ilke olarak kabul etmesidir… Demokrasilerde dinli dinsiz, eşcinsel olan olmayan, dini ahlak ve hükümlere riayet eden ve etmeyen her kişi, eşit değer, durum ve haklara sahip olarak bir arada yaşarlar. “Eşit değer, durum ve haklar”da, Batı tipi demokrasinin İslam ile bağdaşmaz oluşunun bir başka delilidir.” Ayrıca hoca aynı yazısında demokratik-laik bir toplum için İslami kaynak olarak gösterilen “Medine Vesikası”nın da yorumlandığı gibi olmadığı; onun Medine’ye hicret eden peygamberin zayıf döneminde yaptığı ve yine de iplerin kendi elinde olan bir güvenlik anlaşması olduğu ve topu topu 9 ay sürdüğü, sonradan hâkimiyeti bütünü ile ele aldığını söyler.
Hocanın yaptığı eleştirilerin benzerini yirminci yüzyılın başlarında İslamcılığın önemli temsilcilerinden biri olan Said Halim Paşa yapmıştı. Paşa, kanun yapma yetkisinin itidal, hikmet, ihtiyat, basiret ve bîtaraf olan ve faziletleriyle, ilimleriyle milletin hürmet ve itimadını kazanmış mütehassıslar sınıfına, şeriatı temsil eden ulemaya, erbabına, selahiyet sahiplerine verilmesi gerektiğini; bu mühim vazifenin, taraf tutan, adaletle fazla ilgilenmiyen, siyasi rekabet ve ihtirasların peşinden koşan siyasi erke, hükumete ve siyasi partilere verilemiyeceğini ileri sürer.( S.H.Paşa. Buhranlarımız.2012. İst. 248, 253-4)
Batıda da bir çok İdealist ve Romantik düşünürün(Nietzsche başta olmak üzere), Aristokrasiyi, seçkin elitler yönetimini demokrasiye tercih ederek; demokrasiyi sürünün, ayak takımının, anti kültürün iktidarı olarak eleştirdikleri bilinmektedir.
Karl Popper, “Açık Toplum ve Düşmanları” adlı kitabında, demokrasiyi ideal bir rejim olarak değil; fakat “kurucu-rasyonalist”(sosyalizm, faşizm) ve totaliter-teokratik rejimlere karşı, beğenmediğimiz yöneticileri belirli bir süre içinde kansız olarak başımızdan def etme ve yenileri ile değiştirme fırsatı veren insanlığın elinde denenmiş en iyi veya az kötü rejim olarak niteler.
Bu yazıda önce Fazlurrahman ve M.A. Cabiri’nin Demokrasi ve Laiklik konusundaki görüşlerini özetledikten sonra, İslam-Siyaset-Demokrasi ve Laiklikle ilgili görüşlerimi Hayrettin hocanın ve Said Halim paşanın yaklaşımlarını irdeleyerek ortaya koymaya çalışacağım.
Fazlurrahman, “Dinin Emrindeki Siyaset” adlı makalesinde “siyasi aksiyonun, İslam’ın ve onun kamu hayatını düzenleyen değerlerinin bir bölümü, açıklaması ve gerekli bir aracı olduğunu; devletin dinin şeffaf bir yansıması, aracı olduğu; dinin insan hayatının bütün alanlarına doğrudan nüfuz ederek oraları etkilediği; camide ve savaş alanlarında olduğu gibi pazarda, okulda ve meclis salonlarında da olduğunu” söyler. Rahman’a göre İslam’ın nihai amacı, yer yüzünde ahlaki pirensiplere bağlı sosyo-politik ve ekonomik bir düzen kurmaktır.
Kendi görüşlerini Cemalettin Afgani ve Namık Kemalin İslamdaki “Şura” prensibini halk iradesini temsil eden ve halkın kendi meseleleri için verilecek kararlara aktif olarak katılmasını sağlayan temsili hükumet anlamında doğru yorumlarına dayandırdığını söyleyen Rahman, kendisinin de Demokrasinin ortaçağ yönetimleri olan Saltanat ve Hilafetten İslam’ın hedeflerine daha çok hizmet edeceğini söyler.
Halim Paşa’nın ve Hayrettin Hoca’nın yasamanın halkın arzularına ve cehaletine bırakılamayacağı, uzmanlık gerektireceği itirazına Namık Kemale dayanarak Rahman şöyle cevap verir: Savaş, barış, vergi, eğitim… gibi umuma ait “iş(emr)”lerin çözümü için teknik ilahiyat bilgisine sahip olmak gerekmez; Kur’an’ın bu konulardaki tavsiyelerinin ortalama herkes tarafından anlaşıldığı ve bu gün de anlaşılabileciğini belirtir. Kur’an’ın amacının insanlardaki ahlaki enerjiyi ortaya çıkararak bunu uygun kanallarda kullanmak olduğunu belirten Rahman, ona teknik bir kitap olarak bakmanın şuurumuzu körelteceğini ileri sürer. Kitlelerin kararlarında ilahi iradeye değil de arzularına, keyflerine göre tercihte bulunacakları itirazına da Rahman şöyle karşı çıkar: “Eğer İslam ümmetini oluşturan kitleler İslam’dan habersiz ise, bu hata kime aittir? Sorumluluk, Müslüman hükumetlere, özellikle de Müslümanları eğitmeyi ihmal eden din âlimlerine, dini liderlere aittir.(Fazlurrahman, “İslam ve Siyasi Aksiyon” .İslamda Siyaset Düşüncesi.ist.1995. adlı kitabın içinde.8vd.)
Özetle, Fazlurrahman, İslam-siyaset ayrımına veya İslam-laiklik ayrımına gitmeden, Demokratik zeminde ikisini birbirine çelişik olarak görmemektedir.
Cabiri’ye gelecek olursak, o da İslam’ın devletten ayrılamıyacağını, her ikisinin de amaçlarının “Makasidu’şeria” bağlamında aynı olduğunu belirttikten sonra, Laikliğin Kilise kurumuna ait Batı toplumlarının bir icadı olduğu; onların din-devlet sorunlarını çözmek için üretildiğini; İslam toplumlarında bu kavrama ihtiyaç olmadığını; Müslümanlar için Demokrasi ve Akılcılığın yeterli olduğunu belirtir. Rahmandan farklı olarak “Şura” kavramının dilsel ve tarihsel analizini yapan Cabiri, Demokrasinin bu kavramdan doğrudan çıkarılamayacağını; onun modern bir tecrübe ve teknik olduğunu, ancak Müslümanların yönetim tekniğine ilişkin temel kaynaklarda belirlenmiş bir formun olmaması ve Peygamberimizin: “Dünya işlerini siz daha iyi bilirsiniz” hadisi uyarınca bu araçsal-teknik prosüdürü yönetim işlerinde kullanmalarının bir sakıncası olmadığını belirtir. Cabiri, Rahmandan farklı olarak günlük siyasette din istismarına ve tefrikaya-iç savaşa meydan verebileceği kaygısı ile dini topluma, eğitime, sivil alana bırakmak ve siyasetten ayırmak gerektiğini ileri sürer.(Cabiri, Yeniden Yapılanma.2001.İst. 77vd.)
Kendi değerlendirmelerime gelecek olursam, Halim paşanın ve Hayrettin hocanın kaygılarını anlamak mümkün. Ancak önerdikleri Allah’ın insanlar için korunmasını istediği maslahatların ne olduğunun kutsal kitaplardan çıkarılması ve yasa haline getirilmesi ve denetlenmesi için önerdikleri “faziletli seçkinler” gurubun hangi kriterlere göre seçileceği, bu kişilerin ilahi hakikatı ifade ettiklerini kendi dışlarında kimin denetleyeceği, bu kişilerin ahlaki karakterinin garantisinin ne olduğu açık değildir. Samimiyetlerinden nasıl emin olacağımız belli olmadığı gibi, -velev ki olalım- ilimlerinin yeterliliğini neye göre tayin edeceğiz? Yani demem o ki, Mutlak hakikatı aramızda temsil, tarif, teyid ve teşri imkanı yoktur; buna diakritik(diyalojik ve eleştirel) hermenötik yöntemle yaklaşabiliriz. Bu ilahi irade ve hakikat iddiasının ihtiras ve cehalet ile birleşmesinin trajik sonuçlarını Kilisenin kanlı tarihinden ve İslam’ın erken dönemindeki neredeyse iki yüzyılı alan iç savaştan ve son yıllardaki Şii-Sünni çatışmasından biliyoruz ve görüyoruz. Demokrasinin şeffaf, denetlenebilir, hesap verilebilir, hür basın ve muhalefetin eleştirisine açık mekanizmalarından ve kurumlarından sonra arta kalan kötülük, İran’da örneğini gördüğümüz kerameti kendilerinden menkul veya halkın hürmet gösterdiği “ulemanın” veya “faziletli elitler”inin yaratacağı çürümeden daha ehvendir.
Hayrettin hocanın Laikliğin ve Demokrasinin eksiği olarak saydığı devletin insanlara“Eşit değer, durum ve haklar” verdiği iddiasından, onun tasavvur ettiği “İslam Devleti”nin insanları kategorize edeceği ve totaliter devletlerde olduğu gibi “makbul vatandaş” ve “sakıncalı piyade”ler üreteceği anlaşılıyor. Allah’ın gözündeki değer ve değersizliği, hoca kolayca devletin gözüne transfer edebiliyor. Bunun yaratabileceği insan harcamalarını veya muhtemel tenkilleri varın hesap edin.
Bana göre de siyasette ayet ve sloganlar ile sesli konuşmanın, yani dini değer, sembol ve kavramlara aleni atıf yapmanın doğurduğu iç savaş, din sömürüsü ve totalitarizmden ve İŞİD benzeri zırvalardan, dehşetten kurtulmanın yolu, dilini vicdanından ve okuduğu Kur’an’dan anladığıni akla ve eleştiriye açmış, kendi adına konuşan ağırbaşlı bir “İslamcılık”tır. Sekülerizm tarafından çölleştirilmiş ve ocağı sönmüş dinin dumanın etrafı sardığı bir dünyada ne kadar mümkünse.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...