Düşünce, Köşe Yazısı, Yazılar

BURJUVA, DİN VE YÜKSELEN DİNDARLIK

0 45
l.bergen

Hilmi Yavuz, ‘İslam, ‘gösterişçi tüketim’ ve ‘metâ-ı gurur’ başlıklı yazısında “Müslüman burjuvazi olunabilir; lakin haram yiyici, haksız kazanç elde edici, gösterişçi- kibirle tüketimci gürûh olunamaz. İkinci gurup (gösterişçi-tüketimci gurup) “meta ul gurur” kavramı içindedir ve lümpen müslümandır. Ama “müslüman burjuvazi”, İslam medeniyetine sahip çıkacak öncü bir sınıftır” (Yavuz, 04.01.2009) demişti. Lümpen burjuvayı eleştiren Hilmi Yavuz, “Kur’an-ı Kerim’in, ‘metâ-ı gurur’ diye olumsuzladığı, malıyla övünüp şişinmeyi, dünya malıyla tafrafurûşluğu, tefahürü, kısaca, gösterişçi bir tüketim tavrı(dır)” fikrindedir. Başka bir yazısında “lümpen müslümanlar” hakkında da izah yapar ve kavramsal çerçevesini şöyle tanımlar: “Lümpen İslam… köyden kopup gelmiş, ama şehirli de olamamış; bir başka deyişle sınıfsal olarak ne köylü kalabilmiş ne de işçi olabilmiş ve dünyevileşmeyi hırsızlık, vergi kaçırma, ihtilas, vurgunculukla eşanlamlı kabul eden sınıfsız (declassé) tabakanın dinidir” (Yavuz, 24.12.2008).  Hilmi Yavuz, “İslam’ı bir Medeniyet olarak yeniden üretecek olan Müslüman burjuvazidir ve bunun Lumpen İslam’ın bugünkü taşıyıcılarına (temsilcilerine) indirgenmesi, onlarla bir ve aynı şey sayılması düpedüz bir zihinsel maluliyetten ibârettir” hükmüne varmaktadır.

Bu hükümlerdeki ilk maddi hata köy-kent dikotomisi arasında kalan lümpenin sınıfsal olarak bir yere aidiyetsizliğini vurgularken “köylü kalamamış-işçi de olamamış, vurgunculukla eşanlamlı sınıfsız (declassé) tabaka” şeklinde tanımlanmasından kaynaklanıyor. Eğer lümpenler işçi sınıfına katılsalar “burjuva”lığa nasıl atlayacaklardı? Türkiye’de burjuvayı “meydana çıkaracak” etkenin “devlet-bürokrasi” mekanizması olduğu Hilmi Yavuz’un analizinden çıkmayacaktır

İkinci maddi hata ise Batı’da burjuva oluşumunun tarihinin kan dökerek (sömürgecilik) ve haram para yiyerek (emek sömürüsü) gerçekleşmiş olmasıdır. Yani burjuvalar sanıldığının aksine “yüksek kültür” ile ortaya çıkmamıştır. Burjuva, asaleti “satın almıştır.” Türkiye’de de bir burjuva ortaya çıkarsa lümpenlikten gelecektir. Burjuva-din ilişkileri bakımından da din “emperyal” ve “kültür değiştirici” bir etkene sahiptir.

Kemalizmin burjuva sınıfının oluşumu bakımından etkisi iki vechelidir: 1) Asker-bürokratların sermaye oluşumunu kontrol etmesi, 2) Din’in sermaye oluşumu bakımından yeniden yorumlanarak “kanaat-rıza”dan “çalışma-üretim-kazanç”a yönelik olarak yorumlanmasıdır. Sanıldığının aksine Türkiye’de dini söylemin/dindarlık tezahürlerinin en baskılandığı dönemde dahi “Din” hem de bütün versiyonlarıyla, devletin “Müslüman Milliyetçiliği”nin inşasını sağlayan bir araç olarak düşünülmekteydi. Kemalizmin İslamcılıktan farklı yönü dindarlığı görünür olmaktan çıkarmasıdır. Devletin laikliğinin “Din”e karşı değil “dindarlığa karşı” konumlanması “Laiklik” kavramının içeriğine de aykırı değildi. Kemalist seçkinler açısından “Laik”, “Ruhban Olmayan” anlamıyla, yani din kisvesi altında toplumu manipüle etmesi muhtemel kimliği bertaraf etmek şeklindeki tasavvurla anlaşılmıştır. Bu çerçevede Kemalist modernleştirme “ruhban olmamayı kanıtlama çabası”nı bir cinnete dönüştürmüştü. Ancak bu çaba dahi aile, görgü kuralları, namus, emek, çalışma, vs. gibi değerleri öne çıkararak kalkınmayı hedeflemişti. “Batı’lı burjuva ahlakı”nın yürüttüğü “dünya halkları sömürüsü”ne girişmemiştir. Kemalizm’in bu sömürüye girişmemiş olmasının nedeni,  Türkiye’nin “emperyalist paylaşım savaşı” sonrasında “kurulması”nın getirdiği şartlar gereği “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” politikasına hapsedilmesiydi. Ayrıca Türkiye, 1920’li yıllarda yaklaşık 10 milyon nüfuslu bir ülkedir. “On yılda 15 milyon nüfus” hedefi hatırlanacak olursa kadro, sanayisizlik, teçhizat yokluğu, fakirlik, bilgi üretememe, vs. gibi etkenler de seçkinleri “ülke içine” dönmeye mecbur etmiştir. Dolayısıyla erken Cumhuriyet döneminin burjuvalarının “bürokrat ve asker” tabakadan çıkması kaçınılmazdır. Bu tabaka aslında Osmanlı aydınıdır. Anadolu’daki tımar mültezimi ağa/şeyhlerin köylü üzerindeki asalaklığını bilmektedir. 1920’lerin başında “nüfus mübadelesi” sırasında Müslüman olmayanlara ait topraklar, çiftlikler ile Sultan’a ait tımar alanları eski aşiret reisleri ile yörenin etkili kişileri tarafından siyasi nüfuz kullanılarak ele geçirilmiştir (Köymen, 2008: 109). Dolayısıyla Türkiye’de burjuva, Anadolu’nun “Müslümanlaştırılması” siyasetinin sonucuna eklemlenmiştir. Kemalizmin “devletin demografik Müslümanlığı”nı siyaset etmeyi yeterli görmesi, kendisine “din adına gelecek eleştiri”yi bertaraf etmek için ise “Laik”liği araçlaştırması “din-devlet” ilişkilerinin oldukça sıkı kurulduğunu göstermektedir.

Yüz yıla yakın bir süreçte “Laik Devlet”in kamusal alanda “dini kimliği” görünürlükten men etmesi “Din”e yönelik bir saldırı olarak yorumlanması hatalıdır. Türkiye’de din “asker-bürokrat” kesimlerle “ağa-eşraf-şeyh”lerin arasında yürüyen ekonomik kavganın “savaş alanı”dır.

“Türkiye’de dindarlık artıyor” iddiası, dindarlığın değil “dini söylem ve görüntü”nün artması olarak okunmalıdır. Kentleşme ile dindarlığın arttığı hususuna değinen yazarların ülkedeki sabıkalı sayısı, senet protestosu, boşanma oranları, evsizler, borçluluk yüzdeleri konusundaki istatistikleri değerlendirmemesi doğru bir okuma fırsatı vermiyor. Din, 19. yüzyılda kalkınamamanın müsebbibi sayılırken 21. yüzyılda sadece zenginlerin sığındığı “servet aklama örtüsü”ne dönüştürüldü. Din ve dindarlık zenginliğin, köşe dönmenin, kökeni toprak ağası/taşra eşrafı olan bir yeni “burjuva sınıf bilinci”nin referansı olarak kullanılmaktadır. Bu nedenle görünürleşen “dindarlık” Kemalizmi yenemedi, Kemalizmin modernleşme ve kalkınma düşünü/ufkunu daha da büyüttü. Hatta giderek materyalist/pozitivist bir “dünya içi” yaşam algısı getirdi. Ahirette hesap vermeyi aklına getirmeyen dindarlık, tanrıtanımaz, ateist bir bağlanma oldu. Dindarlık çağdaş yaşama “görüntü yönetimi”, “göz ile algılanan” bir rol kesmenin aracı olarak katılıyor. Dinin kendi için din olmasını engelleyen ve “görüntü yönetiminin aracı”na dönüştürülen dindarlıklarla zuhuru “dini kirleten” bir algı oluşturmaktadır. Dindarlığın “söz verdiklerinde sözlerini yerine getirirler”, “emaneti ehline verirler”, “yalan söylemezler” vs. gibi değerlere değil de “güvenlikli sitelerde yaşıyorlar”, “yüksek gelir ve makam sahibi insanlar”, “filanca marka kullanıyorlar”, vs. gibi metalaşmalar ile anılıyor olması önemli bir kırılmadır. Erken Cumhuriyet döneminin “tutumlu ol”, “çalış”, “yerli malı kullan”, “tembellik bütün kötülüklerin anasıdır” söylemlerinde zenginlik “üretime”, “tembelliğin reddine” dayanan ve zımnen bir dini söyleme yaslanan algıdan beslenmekteydi. Günümüz dindarlığının söylemleri açıkça “acil zenginleşme” ve “taşranın hızlı sınıf atlaması”na hizmet eden “kenarın kollektif kimliği”ni yansıtmaktadır. Örtülü ve sakallı dindarlık, erken Cumhuriyet döneminin karikatür/sinemasında yansıtılan “itici” kimliğine üstelik dindarca tavırla döndü. Bu nedenle “modern dindarlık”, “gerici” olmaktan kurtuldu, artık yobaz diye anılmıyor; ancak “bezirganlık” aynı bezirganlıktır. Erken Cumhuriyet döneminde “bezirgan” adamların “Hacı” olması kaçınılmaz bir şeydi. Zira “Hacı olmak” zengin işi idi ve onlar İstanbul’u yurt dışını görürdü. Şimdiki zamanda ise dindarlık “gösterişçi” politik/ekonomik bağlarıyla kentleşme üzerinden kendi LÜKÜS HAYAT ideolojisini kurdu; “Şişli de bir apartıman”ı yoksa da milyonluk konutlarda “Müslüman zengin olmalı”, “her mahallede Müslüman zengin” idealini inşa etmeyi becerdi. Günümüz toplumunda da Umre’ye senede en az bir kere giden adamların Kent Zengini olması “bezirganlığın yaşadığı dönüşüm” ile açıklanabilir.

Hilmi Yavuz’un “İslam medeniyeti Müslüman burjuvalarla kurulabilir” hükmü kent rantından başka bir şey bilmeyen Müslüman sermayecilik yüzünden gerçekleşemedi. Kısacası Hilmi Yavuz’a bakılırsa “lümpenlik” Müslüman zenginlere yapıştı kaldı.

Tabii ki, biz başka bir yerden bakıyoruz.

İslamcılık “Batı’nın tekno-ilmini alalım, zira İslam kalkınmaya-terakkiye-refaha mani değildir” fikri nedeniyle burjuva/proleter ayrışmasına engel olamıyor. Burjuva kimliğinin karakteri sömürüdür. Dindarlık kentleşme üzerinden toprak/emek yağmasına dur durak diyemiyor. AVM’lerin Anadolu insanını iflasa ve proleterleşmeye sürükleyen yapısına ses çıkaramıyor. Bu nedenle kendi kalkınma/refah toplumu ideolojisinin ağırlığı altında ezilmektedir; geçmiş söylemlerini revize edemediği için de çıkmaz yoldan geri dönememektedir. Bu durumda “Batı’nın tekniği, İslam’ın ahlâkı” terkibinin akıbeti ne olacak?

Dine bağlılıklarımız ahlak, namus, şeref, haysiyet, adalet, hakkaniyet, can-mal güvenliği, düşmüşe hürmet, gibi değerleri hayatî kılmayacaksa niçin dindarlaşıyoruz?

 

           

-          Köymen Oya, Kapitalizm Köylülük-Ağalar Üretenler Patronlar, Yordam Kitap, 2008

-          Yavuz Hilmi, İslam, ‘gösterişçi tüketim’ ve ‘metâ-ı gurur’, Zaman Gazetesi, 04.01.2009,http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=791478

Yavuz Hilmi, ‘Köylüleşen’ İslam mı, yoksa ‘Lumpenleşen’ İslam mı? Zaman Gazetesi, 24.12.2008,http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=772623


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...