Düşünce, Köşe Yazısı, Yazılar

ALİ ŞERİATİ’NİN BİLİNÇ VE EŞEKLEŞTİRME KONFERANSLARI İLE DİKKATLERİ ÇEKTİĞİ SAPMALAR ÜZERİNE

0 311
yusuf-şeriati

Bilinç ve eşekleştirme, Ali Şeriati düşüncesinin merkezi kavramlarındandır. Şeriati, diğer İslam alimlerinde çoğunlukla bulunmayan, kendine özgü bir düşünce sistematiğine sahiptir. Hem İslami temel kaynaklara olan hakimiyeti üst düzeydedir, hem de daha da önemlisi Batı felsefesinin temel kaynaklarını da çok iyi bilmektedir. Bu durum ona düşünsel sorunları etraflıca analiz etmek bakımından büyük bir avantaj sağlamaktadır. Şeriati okumalarına yeni başlayan herkes onun batı ve İslam kültürüne ne kadar hakim bir aydın olduğuna kolaylıkla tanıklık edecektir. Ali Şeraiti’nin bir sorunu analiz ederken kullandığı kendine özgü yöntemi bilinç ve eşekleştirme konusunu incelerken de açığa çıkacaktır. Bilinç ve eşekleştirme birbirine karşıt kavramlardır. Eşekleştirme bir tür yanlış bilinç ya da bilinç yokluğudur.

Şeriati’nin kavramsallaştırmasında eşekleştirme, Türkçeye yabancılaşma diye tercüme edilen alienation kavramından türetilmiştir. İngilizce kökenli olan alienation kavramını alinasyon şeklinde de kullanır Şeriati.(Medeniyet ve Modernizm, Ali Şeriati, Birleşik yayıncılık) Yabancılaşma, “insanın kendisini belirleyen özünden uzaklaşmasında olduğu gibi, birbirlerine ayrılmaz bir şekilde bağlanmış olan iki şeyin ayrılmasının yol açtığı psikolojik veya sosyal uyumsuzluk durumudur. Yabancılaşma, bir varlığın, daha doğrusu insanın kendi doğal yapısından, benliğinden veya özünden uzaklaşmasını ifade eder. Bunu sözgelimi yabancılaşmayı, insanın doğasına uygun düşen cennetten atılması olarak ifade eden dini yabancılaşmada açıkça görebiliriz. Aynı şekilde Rousseau da yabancılaşmadan söz ederken, doğa durumundaki insanın toplum içine girmesiyle birlikte doğal özgürlüğü ve saflığını yitirmesinden söz eder. Hegel ise yabancılaşma bağlamında öncelikle özü hürriyet olan Mutlak İdeanın özünde zorunluluk bulunan doğada tamamen ayrı bir varlık alanına düşmesi olgusundan söz eder. İşte bu çerçevede Feuerbach, Tanrı’nın kendine yabancılaşmış insan olduğunu söylerken, Marx onu özünde üretim etkinliği bulunan işçilerin emeklerinin ürününden kopmaları durumu olarak tanımlamıştır. Yabancılaşmayı kapitalizme özgü bir durum ya da özellik olarak gören marx gibi, varoluşçularla Frankfurt Okulu teorisyenlerinin de onu modern toplumun bir hastalığı olarak değerlendirdikleri söylenebilir. Yabancılaşmanın çok çeşitli formları olmakla birlikte, onunla esas insanınöz-yabancılaşması, bireylerin kendi doğalarından,bilinçlerinden veya benliklerinden uzaklaşmaları ya da kopmaları anlatılmak istenir. O, kişinin bireysel bütünlüğünü ve bağımsızlığını yitirip, kendisine yabancı biri haline gelmesini ifade eder.”(Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Say yayınları,s:451)

Dini anlamda yabancılaşma insanın varoluş amacını unutarak sahte kutsallara bağlanmasını ifade eder. Hz. Adem’in insanlığın ilk atası olarak, şeytanın aldatmasıyla dünyaya düşmesi bir yabancılaşmadır. Şeytan aslında insanı özünden uzaklaştırarak yabancılaştırmaya çalışan bir kötülük odağı olarak adlandırılabilir. Allah, insanoğluna yabancı olarak düştüğü yeryüzünde onu özüne döndürecek ve yabancılaşmadan kurtaracak bilgiyi vermiştir. Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar gelişen tarihsel süreçte, yaratıcı sürekli olarak insana yabancılaşmasını önleyecek bilgiyi  göndermiştir. Bir anlamda yabancılaşma insanı kurtuluşa götürecek bilgiye, insanın çeşitli gerekçelerle sırtını dönmesidir.

Ali Şeriati yabancılaşma kavramını irdelerken bir yandan dini literatürü, diğer yandan batı sosyolojisi ve felsefesini temel almaktadır. Bu anlamda kullandığı kavramsal sistem son derece açıklayıcıdır.

Şeriati, bilinç ve eşekleştirme kavramlarını analiz ederken öncelikle toplumsal bilinç kavramından hareket etmektedir. “Aydın olma ile ilgili olarak söylediğim ikinci mesele Eflatuncu siyaset manasında siyasal bilinçtir. Jurnalist ve gündelik anlamda değil, aksine Eflatuncu anlamda politik mesele; yani siyasi hayvan olma, yani insanın toplumun hangi tarihsel ve toplumsal aşamada bulunduğunu bilmesi (Ali Şeriati, Ne Yapmalı, Ter: Doç. Dr. Hicabi Kırlangıç, Dr. Murat Demirkol, Fecr yayınları, s.175).

Bu noktada Eflatun’un “Mağara Alegorisini” hatırlamak gerekir. Eflatun felsefesini iki evren anlayışı üzerine bina eder: “İdealar evreni” ve “Görüntüler evreni”. Mağara alegorisi bu ayırımı açıklamada yeterli ipuçlarını verecektir. Bir mağaranın önünde yüzleri mağaraya dönük, ayaklarından ve boyunlarından zincirli insanlar vardır. Arkalarında idea evreni ve onun arkasında da güneş bulunmaktadır. Güneşin idealara vurmasından dolayı oluşan gölgeler mağaranın duvarına düşmektedir. Ömrü boyunca gölgeleri gören insanlar idea evreninden habersiz oldukları için onları gerçek zannetmektedir. Ne ki, gerçeği görmek için gölgelere bakmaktan kurtulup, arkalarındaki gerçeğe yönelmeleri gerekmektedir. Ancak ayaklarındaki ve boyunlarındaki zincirler onları engellemektedir. İnsanların gerçeği görmesini engelleyen bu zincirler, insanları bu dünyaya bağlayan arzu ve istekleridir. İnsan arzu ve isteklerinin esiri olmaktan kurtulmadıkça asıl gerçekliğin farkına varmadan yaşamaya devam edecektir. Eflatuna göre akıllı insanlar zincirlerinden kurtulup gerçek bilgiye ulaşabilirler.

Mağara alegorisinde “görüntüler evreni” içinde yaşadığımız ve duyularla algıladığımız evreni, idea evreni ise gerçek bilginin bulunduğu evreni sembolize etmektedir. Eflatun’a göre insanların çoğu ideanın yani gerçeğin farkında olmadan sürüler halinde yaşar.

Ali Şeriati’nin deyimiyle mağaranın içinde gerçeğin bilgisinden yoksun yaşayan insanlar eşekleştirilmiş insanlardır. Onlar arzu ve isteklerinin kölesi olmuş, varoluşun gerçek anlamını kavrayamamış insanlardır. Bir anlamda modern dünyada yaşayan insanlar Eflatun’un mağarasında gölgeleri gerçek zanneden insanlar gibidir. Bu insanların temel özelliği duyum bilgisi ile yetinmeleri ve bütün bilgilerini duyum üzerine inşa etmeleridir. Oysa Platon’a göre duyum bilgisi sadece görünür dünyanın bilgisini veren ve asıl gerçeklikler olan idealar hakkında hiçbir bilgi veremeyen bir bilgi türüdür. Ezeli ve değişmez gerçekler olan idealar evreninin bilgisi ancak akılla kavranabilir. Aklını kullanamayan insanlar Ali Şeriati’nin deyimiyle bireysel ve toplumsal bilinç sahibi olmadan yaşayan eşekleştirilmiş insanlardır.

Eşekleştirmenin en yoğun yaşandığı dönem sömürge faaliyetlerinin arttığı emperyalizm dönemidir. Emperyalist güçler sömürge faaliyetlerini rahatça gerçekleştirebilmek için eşekleştirmenin her türünü kullanmışlardır. Ali Şeriati sömürgeci emperyalist güçlerin faaliyetlerini şöyle açıklamaktadır: “Meğer bizi, biz Üçüncü Dünyalıları, biz Doğuluları, biz Müslümanları ne yaptılar? Önce dinimizi, dilimizi, edebiyatımızı, düşüncemizi, geçmişimizi, tarihimizi ve aslında ırkımızı ve her şeyimizi aşağıladılar. Onlar bizi ikinci sınıf insan kabul ettiler. Karşılığında onlar kendilerini o kadar üstün, yüce ve değerli gösterdiler ve bütün çaba, davet, arzu ve mücadelemizin Batı’ya uşaklık etmek olduğuna bizi öylesine inandırdılar ki sonunda onlar gibi davrandık, onlar gibi hareket ettik, onlar gibi konuştuk ve onlar gibi yürüdük.” (Ne Yapmalı, s. 174).

         Ali Şeriati’nin kavramsallaştırmasına göre, Batının sömürgeleşme faaliyetleri ile eşekleştirme dediği süreç at başı gitmektedir. Eşekleştirilen insan sömürüye açık hale gelmiş insandır. Bir anlamda kendi kendine yabancılaşmış insandır. Batı kendi özüne yabancılaşmamış insanların sömürülmelerinin imkansız olduğunu anlamıştır çünkü.

Ali Şeriati’ye göre “eşekleşme, insan zihninin, ister fert ister toplum olsun insanın bilgi, şuur ve yönünün insani bilinçten ve sosyal bilinçten sapmasıdır.” (Ne Yapmalı, s. 181). Dolayısıyla insanı insani ve toplumsal bilinçten uzaklaştıran her olay eşekleşmedir. Burada temel amaç insan olarak bizi, kendimizden ve toplumsal kaderimizden uzaklaştırmak ve bilinçsiz hale getirmektir.

Eşekleştirilmiş bireyler yaratmaya çalışan aktörler, kişinin bireysel özelliklerine göre, kötülük ve iyilik araçlarını kullanarak istenilen amaca ulaşmaya çalışırlar. Eşekleştirme, insanı en temel ihtiyaçlarının dışındaki ihtiyaçlara yönlendirmeyi amaçlar. Hiç şüphesiz bu noktada kişinin öncelikleri arasında bir bilinç kayması yaşanmıştır. “Bir evde yangın varken -iyi dikkat edin- seni namaza ve Allah’a dua etmeye çağıran kimsenin daveti haince bir davettir. Başkasının işi umurunda değildir. Kutsal olsun olmasın; bu durumda yangını söndürmek dışındaki her ilgi, eşekçe bir ilgidir. Eğer ilgilenirsen eşekleşmiş olursun, ister en güzel ilmi ve edebi eserleri incelemekle uğraşmak olsun, isterse büyük bir bilimsel keşifle ilgilenmek olsun! Bunun dışında yaptığın ve uğraştığın her iş seni eşekleştirir.” (Ne Yapmalı, s. 182). Ali Şeriati’ye göre insani ve sosyal bilinç dışında bir şeye yönelen insanlar eşekleştirilmiş insanlardır. Ne yazık ki, Müslüman toplumlar yaşadığımız modern dünyada geniş ölçüde onları bilinçten uzaklaştıran eşekleştirmenin tuzağına düşmüşlerdir.

Eşekleştirmenin ortaya çıkması için Şeriati’ye göre Peygamberce veya aydınca bilincin ortadan kalkması gerekir. Çünkü Peygamberce veya aydınca bilinç eşekleşmenin önündeki en büyük engeldir. Zaman içinde bu bilinç ortadan kalktığı için İslam toplumu, mücadele konusundaki bütün temel özelliklerini kaybetmiştir. İslam toplumunun Moğollar karşısında yaşadığı travmanın kökeninde de “Moğollar gelince artık ne medeniyet kalmıştı, ne de bilinç! Bütün ihtişam ve görkem, tüm İslam imparatorluğu tıpkı kurbanlık koyun gibi Moğol kırbacının ve kılıcının altına girmişti. Çünkü sosyal bilinç öldürülmüştü. Bundan dolayı Abbasiler zamanındaki eşekleştirme faktörünün ilim, medeniyet, sanat, edebiyat ve araştırma olduğunu görüyoruz.” (Ne Yapmalı, s: 185 )

Ali Şeriati’ye göre Peygamberler dönemi hariç eşekleştirmenin en önemli araçlarından biri din olmuştur. İnsanlığı özgürleştirici mesajı taşıyan peygamberlerin ardından azizler, şeyhler, sufiler, keşişler dini eşekleştirdiler. Din egemen sınıfların elinde artık özgürlüğe götüren bir araç değil tam tersine köleleştiren bir araç oldu. “Eşekleştirici din ile sapık dini, para ve güç ile işbirliği yapan dini, resmi bir sınıf ve mütevellileri olan dini kastediyorum. Mütevellilerin kartları, kazanma cevazları ve bu dinin, tekellerinde olduğuna dair özel alametleri bulunan bir din. Yani onlar tebliğ ederler ve başka iki ortakla işbirliği yaparlar.” (Ne Yapmalı, s. 186). Eşekleştirici din zulümle mücadeleye değil, sabretmeye çağırır, insanı pasifleştirir. Ali Şeriati bu konuyu “Dine Karşı Din” adlı eserinde ayrıntısıyla inceler. Dinin en büyük mücadelesinin dini olmayana karşı değil, bizzat eşekleştirilmiş dine karşı olduğunu savunan Şeriati son derece haklıdır. İslam’ın yara aldığı en önemli mücadeleleri kendi içinde gerçekleşmiştir. Cemel, Sıffin ve Kerbela olayı ne yazık ki, her iki tarafın da Müslüman olduğu gruplar arasında gerçekleşmiştir. Bu olaylar bugün bile Müslüman bilinci yaralamaya devam etmektedir. Aslına bakılırsa görünürde her iki gurupta İslam adına hareket etmektedir. Kerbela faciası, Ümeyyeoğullarının dini yorumu ile Hz. Ali’nin devrimci geleneği arasında gerçekleşmiştir.

Şeraiti’nin yabancılaşma konusunda dine özel bir önem vermesinin nedeni, din  ekseninde yaşanan yabancılaşmanın tarih boyunca insanlığın özgürlük arayışını engellemesinden dolayıdır. Özellikle “Dine Karşı Din” adlı çalışmasında bunun ipuçlarını verir. Şeriati’ye göre tarih boyunca dinin dinsizlikle bir savaşımı olmamıştır, dinin asıl karşılaştığı savaşım şirk dini adını verdiği karşı dinle savaşıdır. Bu savaş gerçekten zorludur, zira karşı din savaşım verirken tevhit dininin kavramlarını kullanmaktadır. Şeriati, bu dinin temel özelliklerini meşrulaştıran, tevil eden, kitabına uyduran ve temize çıkaran şeklinde tanımlar. Hiç şüphesiz bu özelliklerin en bariz şekilde görüldüğü dönem Hz. Osman döneminde başlayan iç karışıklıklar sonucunda Emeviler’in iktidara gelmesi sürecinde yaşananlardır. Özellikle Sıffin Savaşında bir savaş hilesi olarak sergilenen Hakem olayı, büyümeye başlayan karşı dinin işaretlerini vermektedir. “Mızraklarının uçuna Kur’an sayfalarını asarak kendilerini kalkan yapanlar, Lat ve Uzza uğruna Peygamber’e karşı koyan Kureyşliler değildi. Eski biçimini o şekilde koruyamadığı için içeriden sızıyor ve Kur’an’ı mızraklarına takıp Ali’yi, dolayısıyla Muhammed’i deviriyor. Yani kısa bir süre içinde şirk dini; İslam dininin kılığına girerek Peygamber ailesinin hilafeti adıyla; Allah resulü’nün hilafeti adıyla ve anayasası sözde Kur’an olan bir hükümet adıyla tarihte yönetimi ele geçiriyor. Halife cihada hacca gitse de yine de hakim olan din şirk dinidir.”(Ali Şeriati, Dine Karşı Din, Ter: Doğan Özlük, Fecr yayınlar, s:32)

Şirk dininin en önemli yanı, karşısındaki düşünceyle savaşırken tevhit dinini kavramlarını kullanıyor olmasıdır. Emeviler döneminde özellikle dinin temel kavramlarına yapılan semantik müdahale buna en iyi örnektir. Bu müdahaleler sonucunda aynı kavram kullanılmasına rağmen anlam olarak içi boşaldığı için, din kendi özüne yabancılaşmaya başlamıştır. “Kader ve kaza” kavramı ve “biat” kavramına yapılan semantik müdahale, kavramların siyasal iktidarı meşrulayacak şekilde nasıl kullanılabileceğine dair en iyi örneklerdir. “Biat” Hz. Peygamber döneminde bilinçli ve özgür iradeyle yapılan bir sözleşme olarak tanımlanırken, Emeviler döneminde baskı ve kılıç yoluyla alınan desteğe dönüşmüştür. “Kaza ve Kader” konusundaki semantik okuma ise çok daha büyük tahribat yapmıştır. Kaza ve kader üzerine yapılan semantik müdahale  o kadar etkili olmuştur ki, bugün yaşayan insanların düşüncelerini bile etkilemeye devam etmektedir. “Bugün bizim anladığımız manada ‘kaza ve kader’ Muaviye’nin maharetinin bir ürünüdür. Kader ve cebr inancını Emeviler’in icat ettiğine tarih şahitlik eder. Müslümanların cebre inanmakla her türlü sorumluluktan kurtulacaklarını,çaba gösterme ve eleştirme gibi bir mesuliyetlerinin kalmayacağını,evet, bütün bunları Emeviler’in ihdas ettiğini tarih bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır.”(Dine Karşı Din, s: 27)

İnsan eylemlerinin tümünün önceden belirlendiğini savunan ve insanın özgür iradesini yok eden Cebriye ekolünün, Emeviler döneminde yaygınlaşmasının, bu dönemin siyasal şartlarıyla yakın ilgisi vardır. Emeviler, yönetimlerini meşrulaştırmak ve kendilerine gelecek eleştirileri ortadan kaldırmak için cebr anlayışına sığınmışlardı. Eğer insan eylemleri önceden belirlenmiş ise buna karşı çıkmak Allah’ın kaderine karşı çıkmakla eşdeğerdi. Nitekim Muaviye, Allah’ın mülkü kendilerine nasip ettiğini ve herkesin Allah’ın kaderine boyun eğmesi gerektiğini savunuyordu. Ayrıca bu dönemde gelişen Mürcie mezhebi de ne kadar günah işlerse işlesin, insanların yargılanmasını ahirete erteleyen görüşü, Emevi iktidarı için kullanışlı bir anlayıştı. Böylece Muaviye, hem kendisine yönelik eleştirileri cebr anlayışıyla Allah’ın kaderine bağlıyor, hem de Mürcie’nin anlayışıyla suçlarını ahirete erteliyordu. Muaviye’nin temel amacı, iktidarının uygulamalarına yönelecek eleştirileri hem boşa çıkarma hem de muhalefetin arkasına geçecek halk kitlelerini, geliştirdiği dini retorikle boşa çıkarma gayretiydi. Çünkü “Şirkin amacı, mevcut durumu dini açıdan meşru göstermek, tevil etmektir.”(Dine Karşı Din, s: 42)

Şeriati’nin Dine Karşı Din adlı esrinde kavramsallaştırdığı şirk dini kavramı, tevhit dininin kavramlarını kullanarak mevcut durumu meşrulaştırma işlevini yüklenmişti. Bu nihayetinde dinin kendine yabancılaşmasıdır. Tarihte mücadelenin en zor olduğu alan şirk diniyle mücadele etmektir. Şeriati’nin deyimiyle “ Dost kisvesine bürünmüş bir düşman ile mücadele etmek; tevhid diniyle savaşmak amacıyla takva ve tevhit elbisesine bürünen şirk dini ile savaşmak zordur.”(Dine Karşı Din, s: 51)

Şeriati’ye göre şirk dininin etkisini azaltmak için, bu dinin kullandığı söyleme karşı amansızca mücadele edilmelidir. Bu bir anlamda dinin din ile mücadelesidir. Çünkü kaşımızda küfür ehli değil, tevhid dininin kavramlarını semantik bir müdahale ile bozan bir dini söylem bulunmaktadır. Tevhid dininin ilkeleri o kadar bilinçli anlatılmalıdır ki, bu dinin tağuta kullukla hiçbir ilişkisinin olmadığı anlaşılabilsin. 

Şeraiti’nin yaklaşımı ile Karl Marx’ın yaklaşımı birbirini andırsa bile aralarında önemli farklar vardır. Marx, dini, hiçbir ayırım yapmaksızın yabancılaşma sonucu ortaya çıkan bir kurum olarak görür. Yani din insanın kendine yabancılaşması sonucunda sığındığı bir afyondur. Oysa Şeriati, insanı özgürleşmeye götürmeyen ve yanlış yorumlanmış dini yabancılaşmaya götüren faktörlerden bir olarak görür.

İnsanı bilinçli olmaktan uzaklaştıran bir eşekleştirme aracı da zühttür. Züht insanı en küçük ihtiyaçlara mahkum eder, insanları sosyal sorumluluklarından uzaklaştırır ve mücadele bilincini yok eder. Zühtü temel alan yaklaşımlar halk düşmanları ve zalimlere karşı direnme yerine zühte davet ederler.

Ali Şeriati bir diğer yabancılaşma türünü de “İnsanın Dört Zindanı” adlı çalışmasında ele alır. Bu ad altında verdiği konferanslarında insanın özgürlüğünü engelleyen faktörlerden söz eder. Burada kullanılan zindan metaforuna dikkat etmek gerekir. Zindan karanlığı, tutukluluğu, özgürlükten uzak kalmayı betimler. Zindandan kurtulmak için yeni bir atılım, devrimci bir sıçrama yapmak gerekir. Çünkü zindan insanın insan olmasını engelleyen, onu kendine yabancılaştıran, kendisi olmaktan uzaklaştıran yabancılaşma araçlarıdır. İnsanın kendisi olmasını engelleyen zindanlar tabiat, tarih, toplum ve benlik zindanlarıdır. Şeriati’nin temel tezi şudur: “ İnsanın dört zorunluluğu vardır; insan dört zindanın tutsağıdır. Doğal olarak bu dört zorunluluktan (cebir,belirlenim) kurtulduğu zaman insan olabilir ve bu dört zindandan kendi özgürlüğünü elde ettiği zaman gerçek manasıyla insan olabilir.”(Kendisi Olmayan İnsan, İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati, Ter: Prof. Dr. Ejder Okumuş, s: 118) Şeriati’ye göre insan bilinçli, seçici ve yaratıcı bir varlıktır. Bu anlamda o, tabiatın, tarihin, toplumun ve benliğin zindanlarından kurtulma potansiyeline sahiptir. Naturalizm, insanın tabiat şartları tarafından kuşatıldığını; sosyolojizim, insanın  içinde yaşadığı toplum tarafından belirlendiğini; tarihselcilik, insanın tarih tarafından oluşturulduğunu ve onun dışında düşünülemeyeceğini; benlik zindanı ise insanın bizzat kendisinde var olduğundan kaçamayacağını iddia eder. Ali Şeriati insanın bu zindanlara mahkum olmadığını ve bu zindanların etkisinden kurtulmak için gerekli donanıma sahip olduğunu savunur. “ Şimdi insan ilk zindandan, tabiat zindanından,bilinç, irade ve yaratıcılığını,tabiatı tanımak suretiyle yani bilimle çekip kurtarabilir. İkinci zindandan, yani historizm zindanından, tarih felsefesini ve tarihin belirleyiciliğinin istihdamını, yani tarih bilimini tanımakla kendi kurtuluşunu temin eder. Üçüncü zindandan, yani sosyolojizim ve sosyal düzen zindanından ise bireyler kendilerini bilim ile kurtarabilir ve kendi toplumsal düzenlerinin kurucusu olabilirler.”(Kendisi Olmayan İnsan, s:144)

Şeriati’ye göre kurtulması en zor olan zindan insanın bizzat kendisinden kaynaklanan benlik zindanıdır. Öyle ki, günümüzde ilk üç zindanın etkisinden büyük ölçüde kurtulmuş olan insan, kendi zindanı karşısında eskisinden daha başarısızdır. Benlik zindanından kurtulmak ancak aşkla mümkündür. Ancak burada Şeriati bir uyarı yapar: kastedilen aşk irfani ya da sufice bir aşk değildir. Aşk “ her şeyi bir amaç uğruna elden çıkarmak, ve karşılığında hiçbir şey, hiçbir ödül istememektir. Bu büyük bir seçimdir. Ne seçimi? Başka biri yaşasın, bir ideali gerçekleştirsin diye kendine ölümü seçmesi”(Kendisi Olmayan İnsan.s: 150)

Tarih, tabiat ve toplum zindanından bilimle kurtulan insan, benlik zindanından ancak din ve aşk ile kurtulabilir. Çünkü çok ağır ve deruni olan benlik zindanından kurtulmak büyük bir çaba gerektirir. Böyle bir mücadele bilimsel bilgi ile değil, ancak güçlü bir aşk ile başarılabilir.

Ali Şeriati’nin eşekleştirme adını verdiği yabancılaşma süreci Şia düşüncesinin gelişim sürecinde de ortaya çıkmıştır. Bu süreci Şeriati “ Ali Şiası Safevi Şiası” adlı eserinde ayrıntılarıyla incelemiştir. Ali Şiasının temel özellikleri olan sevgi, vahdet, adalet, içtihat, sorumluluk, devrim, özgürlük, tevhid, insaniyet, bekleyiş, Hüseyin’in dostluğu, mücadeleci ve cesur takiye, Kerbela devrimi şiası; zaman içinde kendine yabancılaşarak temel özellikleri bilgisizlik, bidat, tefrika, isim ve övgü, donukluk, tapınma, Kerbela faciası, bozmak için vesile arama, şirk ve cebir, Hüseyin’e ağlama, kavmiyet ve olumsuz bekleyiş, pısırık ve işe yaramaz takiyye olan Safevi Şiasına dönüşmüştür. Sonuç olarak şeriati’ye göre “Ali Şiası hayır Şiası, Safevi Şiası ise evet Şiasıdır.”(Ali Şeriati, Ali Şiası Safevi Şiası, Ter: Hicabi Kırlangıç, Fecr yayınları, s: 253) Emeviler’in iktidarı sürecinde yaşanan İslamın temel kavramlarına yabancılaşma sürecinin benzeri Şia düşüncesi içinde de yaşanmıştır. Bu süreçte en çok semantik müdahaleye uğrayan kavramlar vesayet, imamet, ismet, velayet, şefaat, içtihat, taklit, adalet, dua, bekleyiş ve gaybet gibi şia düşüncesinin temeli olan kavramlardır. Böylece görünürde aynı kavramları kullanan ama öz olarak iki farklı Şia düşüncesi ortaya çıkmıştır.

Ali Şeriati, insanları özgürlükten uzaklaştırıp eşekleştiren diğer araçları şöyle sıralıyor: şiir, ahlak, tasavvuf, milliyetçilik geçmişi kutsama ve felsefe. Şeriati’ye göre bu eşekleştirme araçları içerisinde en çok dikkat edilmesi gereken ise şiirdir. Moğolların İran’ı işgal ettiğinde, mücadeleyi bırakıp şiir yazmaya yönelen şairleri, eşekleştirmeye örnek olarak verir. Daha açıkçası insanı toplumsal sorunlara eğilmekten alıkoyan şiir sahtedir ve eşekleştirme aracıdır. Ali Şeriati, İran’da eşekleştirilmiş bir şairin davranışını örnek olarak veriyor. Söz konusu kişinin “Sadece şairlik yeteneği vardı. Bu beyefendi ne yaptıysa da bir türlü şiirleştirecek bir konu elde edemedi. Sadece resmi kayıtlara dayanan bütün noterlik belgelerini, 1941- 1948 yılları arasındaki tüm tüzükleri şiirleştirmişti. Ne zaman? 1941’den 1948’e kadar olan, İran’ın dört yabancı ordu tarafından işgal edildiği dönemde. Ama bu adamın derdi böyle şiir söylemekten ibarettir! 1941-1948 yılları arasına bakın: Bu dönemde İran’ın kaderi, bağımsızlığı, varlığı ve bütün iç ve dış savaşlar gündemdedir. Ama bu beyefendi büyük bir şiir ve edebiyat şaheseri yazmakla meşguldür. İşte bu, şiir vasıtasıyla eşekleştirmedir.” (Ne Yapmalı, s. 190). İnsanı temel varoluş kaygısından uzaklaştıran, hakikatin bilgisiyle arasına mesafe koyan ve ülkesinin temel sorunlarından habersiz bırakan şiir ve edebiyat eşekleştirme aracıdır. Osmanlı toplumu bir sürü iç ve dış sorunla uğraşırken Lale Devrinin ünlü şairi Nedim, aşk şarkıları yazmakla meşguldür. Bir anlamda İran’da olan durumun aynısı Osmanlı topraklarında da geçerlidir.

İnsanın temel sorunlarına eğilmesini engelleyen eşekleştirme türlerinden ırkçılık, bireyin kendi etnisitesine yoğunlaşarak, diğer insanlara üstünlük sağlama gayretidir. Bir ideoloji olarak milliyetçilik de yeni bir kimlik inşa etme gayretidir ve hiç şüphesiz insanı hakikatin bilgisinden uzaklaştıran bir araçtır. Milliyetçiliğe bağlı olarak ortaya çıkan bir başka eşekleştirme türü de geçmişi kutsamadır.

Eşekleştirme araçlarından biri de yanlış kullanılan şükür kavramıdır. Şükür kavramına yapılan semantik müdahale ile bu kavram özgürlüğe değil eşekleştirmeye götüren bir araca dönüşmüştür. “Bilgi dininin, hak dinin sağladığı bilinçli şükür, insanın en büyük bilinç göstergesidir. Bu da insanın öz değerlerinden haberdar olmasından ibarettir. Nimete şükreden insan o nimete karşı bilinçlidir. Fakat sapık din felsefesinin bahsettiği şükür, zavallılık şükrüdür, bedbahtlık felsefesinin şükrüdür.” (Ne Yapmalı, s. 192). Bu tür şükür, Muhammed Abid Cabiri’nin ifadesiyle “Hermetik atıl aklın” ürettiği şükürdür. Bilindiği gibi Cabiri, hermetik atıl aklın tasavvuf şemsiyesi altında İslam dünyasına hakim olmasıyla, İslam dünyası günümüz sorunlarına yoğunlaşamamaktadır. Bugün Müslümanların hayati önemde sorunları varken atıl akıl bu sorunlar yerine, mehdi ne zaman gelecek, firavun iman etti mi, Kur’an yaratılmış mıdır? gibi teorik sorunlarla uğraşmaktadır.

Ali Şeriati, eşekleştirmenin yöntemleri üzerinde de durmaktadır. “Eşekleştirme metotlarının birisi doğrudan, diğeri dolaylıdır. Doğrudan eşekleştirme, zihinleri cehalete veya onları saptırmaya zorlamak yani zihinleri cahilliğe, sapıklığa ve azgınlığa sürüklemektedir. Dolaylı eşekleştirme ise zihinleri büyük, acil ve hayati olan haklardan ayırıp onları süslemek suretiyle küçük, önemsiz ve aciliyeti olmayan haklara yöneltmektir.” (Ne Yapmalı, s. 195). Bunun için her tür eşekleştirme aracı kullanılabilir. Din, dinsizlik, sanat, edebiyat, spor, kar, ilim… Tüm bunlar insanı acil sorunlarından uzaklaştırıyorsa birer eşekleştirme araçlarıdırlar.

Ali Şeriati’ye göre eşekleştirme araçlarından biri de “danışıklı dövüştür”. Danışıklı dövüş insanı gerçeklerden uzaklaştırmak için yalancı dövüşe çeker dikkatleri. Amaçları asıl gerçekliğin ortaya çıkmasını önlemektir. Ülkemizde özellikle 12 Eylül öncesi sokakların kan gölüne dönüşmesi bir danışıklı dövüş örneğidir. Sokaklarda ülkesini kurtarmak için mücadele eden genç insanlar, kendilerinin darbe yapmak için kullanılan birer aktör olduklarını anlamaları için çok fazla beklemediler. Aynı silahla hem solcu hem de sağcı gençlerin öldürülmesi danışıklı bir dövüş örneğiydi. Amaç darbeye uygun bir toplumsal zemin hazırlamaktı ve bu önemli ölçüde başarılmıştır. Danışıklı dövüş, asıl gerçekliği gözden kaçırmak için oynanan ve dikkatlerin başka yöne çevrilmesine neden olan sahte bir dövüştür. Kelimenin tam manasıyla provokasyondur.

Ali Şeriati’ye göre yeni eşekleştirme türleri şunlardır: uzmanlık, ilim, maddi güç, medeniyet, bireysel özgürlükler, cinsel özgürlük, kadın özgürlüğü ve taklit. Günümüz dünyasında eşekleştirme türlerine yenileri eklemlenmiş bulunuyor. Bu anlamda insanın bireysel ve toplumsal bilincini koruması her zamankinden daha zordur.

Ali Şeraiti’nin bahsetmediği futbol enstitüsü günümüzde eşekleştirmenin en önemli ayaklarından biri haline gelmiştir. Milyonlarca insan mabetlere koşar gibi futbol oynanan alanları doldurmakta, şiddete bulaşmakta, futbol maçlarının sonuçları üzerine kumar oynamakta, takımları lehine yürüyüşler düzenlemektedir. Toplumsal sorumluğundan uzaklaşmış insanlar kitleler halinde ibadet eder gibi kendinden geçmektedir. Günümüz Müslüman toplumlarının en çok ilgilenmesi gereken Filistin sorunu, Suriye’de akan kardeş kanı, Amerika’nın bölgeye yerleşme planları, Türkiye’nin temel meselesi olan Kürt Sorununu düşünmek yerine; televizyon dizileri ve futbolla günlerini geçirmektedir. Günümüzdeki eşekleştirme türleri arasında en önemlileri olan bu iki sektör, Ali Şeriati’nin tespit ettiği eşekleştirme türleri ile birlikte insanlığın bilincini etkilemeye devam etmektedir. Ali Şeriati’nin dediği gibi burada en büyük sorumluluk Peygamberlerin varisleri olan aydınlara düşmektedir. Çünkü aydınlar kendi toplumlarının sorunluluğunu yüklenen, tarihsel sorumluluğun bilincinde olan insanlardır.

Tarihsel süreçte insanlar kendi çabaları ile hakikati bulamayacak duruma geldiklerinde, tıpkı bir ipek böceğinin kendini ölüme mahkum etmesi gibi kültürün öldürücü paradigması içine sıkıştıklarında, Peygamberler vahyin kurtarıcı ışığını onlara ulaştırıyorlardı. Günümüzde artık Peygamber gelmeyeceğine göre bu sorumluluk toplumlarına önderlik edecek aydınlara düşmektedir. Onlar kültürel ve zihinsel bakımdan eşekleştirilmiş insanları, Peygamberin yolundan giden izleyicileri olarak uyarmalı ve bilinçli bir duruma getirmelidir. Çeşitli araçlarla eşekleştirilmiş kitleleri özüne döndürmek öncelikle aydınların sorumluluğudur.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...