Düşünce, Köşe Yazısı

İSLAM ŞEHRİ VE HİCRET

0 128
bağdat

Şehir kurmuş iki vahyî geleneğin peygamberi (Hz. Musa [as]-Hz. Muhammed [asv]) kentlerden (Mısır-Mekke) kent olmayana (“medine”) ayrılmıştır. Hz. Musa (as)’nın Firavun boğulduğu halde Mısır’a dönmediği, Hz. Peygamber’in (asv) ise Mekke’de Kâbe bulunduğu halde Medine’ye hicret ettiği konusunda bir uzlaşmazlık olmadığını söyleyebiliriz. Musa (as) da Mısır’da kavminin “kentsel sömürge” sayılan bölgelerde yaşamasından doğan sıkıntıyı aşmak için gönderilmiştir. Musa (as) “kent içinde Medine” inşa etmiş ancak bu “Medine” sürekliliğini koruyamamıştır. Peygamber (asv) ise atası İsmail (as)’in babası İbrahim (as) ile yeniden inşa ettiği Kâbe’nin içinde bulunduğu Mekke’nin “kentleşme sapması”na uğraması nedeniyle kıblegâh-tavafgâh vasfı olan bu ibadethaneye rağmen Mekke’yi terk etmiştir.

Bir kent eğer içinde ahkâm uygulanır hale gelmişse “medine” olur ise de bunun yetmeyeceği söylenebilecektir. “Medine” vasfı, “Medine”dekilerin birbirinin can, mal, namus hakları ile kardeşlik vasıflarına riayet etmeleri şartını da getirmektedir. Hükmün uygulanması yetmeyecek, halkın bu hükmün kendisine uygulanmasını da istiyor olması gerekecektir. ‘Dinde zorlama yoktur’ ilkesi ancak “Medine”de kendisine tatbik alanı bulabilecektir.  Dolayısıyla ahkâmın iktisadî-içtimaî talebe bağlılığı kaçınılmaz durumdadır. Laikleşmiş bir toplumsal yapıda yaşayan zihinler için bunun gerçekleşmesinin imkân dışı sayılacağı açıktır. Bununla birlikte laiklik “din-dışı”lık değil “ruhban-dışılık” olarak yeniden kavrandığında “insanlar arasındaki ihtilafların çözümünün ruhbanlardan beklenemeyeceği” şeklinde anlam kazanmaktadır. Bu anlam, bizi, din’in “Medine”nin toplumsal mekânında “hakîm” değil “hakem” rolü üstlendiği fikrine götürmektedir.

Nitekim Yahudilerin Müslümanlarla aralarında çıkan anlaşmazlıklar için Hz. Peygamber’e (asv) başvurmayı kabul etmesi hususu Medine Vesikası’nda belirlenmişti.

Madde 23: “Üzerinde ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir.”

Bu konu sadece Medine’de kalmamış, İsrail Osmanlı’nın tasfiyesinden sonra dahi Mecelle’yi uygulamıştır. Bu konuda Mehmet Akif İnan, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde şöyle yazmıştır:

“Mecelle bugünkü Suriye, Ürdün, Irak, Lübnan, İsrail ve Filistin’de uygulanmış, Osmanlı Devleti’nin sona ermesinden sonra da bu ülkelerde bir süre daha yürürlükte kalmıştır. Bu uygulama Lübnan’da mülkiyet hukuku bakımından 1930, diğer hükümler açısından 1934, aynı şekilde Suriye’de mülkiyet hukuku 1930, diğer hükümler 1949, Irak’ta 1951, Ürdün’de 1977 yılına kadar devam etmiştir. Filistin’in Osmanlı Devleti’nden ayrılmasından itibaren 1948’e kadar süren İngiliz manda idaresi döneminde Mecelle ekseri hükümleri bakımından yürürlükte kalmış, İsrail Devleti’nin kurulması üzerine de hemen sona ermemiştir. İsrail Devleti, çeşitli bölümlerinin yerini alacak kanunlar hazırlanıncaya kadar Mecelle’yi yürürlükte bırakmıştır. Bunun 1970’li yıllara kadar devam ettiğini söylemek mümkündür” (İnan, 2003: 233-234).

Anadolu’da da tımar sistemine giren üretici/teb’a da şer’î ahkâmın kendisine uygulanmasını talep etmekteydi. Bilindiği gibi gayr-ı Müslimlere de tımar verilmekteydi. Bu tarihsel veriler İslâm hukukunun Yahudi-Hıristiyan-müşrik gruplara da “talepleri halinde” tatbik edildiğini anlatmak için nakledilmektedir.

Medine Vesikası’nda Medine’de kurulan toplumun Peygamber (asv)’in hakemliğinde bir ümmet oluşturduğu ifade edilmiştir:

Madde 1. “Bu kitap (yazı), Resulullah (AS) Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için (olmak üzere) düzenlenmiştir.”

Madde 2. “Bunlar, diğer insanlardan ayrı ve tek bir ümmet (cemaat) oluştururlar.”

Medine’deki putperestler de bu “ümmet”in içinde kabul edilmiştir:

Madde 20 b: “Hiçbir müşrik (putperest) Kureyşli birinin mal ve canını himayesi altına alamaz ve bu hususta hiçbir müminin Kureyşlilere saldırmasına engel olamaz.”

Medine Vesikası’nın kendisi “ümmet” kavramını Türkiye’de İslamcılık düşüncesinin yüklediği anlam dışında ele almaktadır. Vesika’ya göre “ümmet”; “imamı olan toplum” anlamındadır. Vesika ile Medine şehrinin dinî ve etnik toplulukları el-Emin bildikleri Peygamber (asv) etrafında “tek toplum” olmak üzere ahitleşmişlerdir. Bu ahdin temel kriteri Medine halklarının birbirlerinin can ve malına zarar gelmemesi konusunda Medine dışı ittifaklarını terk etmeleri konusundadır. Dolayısıyla Medine’yi Batı-Doğu kentlerinden farklı bir “şehir” kılan hususiyet şehrin iktisadî/sosyal/siyasi manada Mekke kapitalizminin yürüttüğü Arabistan Yarımadası politikasından kendisini tefrik etmesidir. Hicret bu manada o dönemin Bizans/İran/Arap devlet ve site devlet modellerini reddetmeyi başarmış halkların ittifakını yansıtmaktadır.

Diğer taraftan Hicret, o zamana kadar yürüyen zamana da müdahaledir. Hicret ile Yahudi/Hıristiyan/Müşrik/Müslüman halklar hak mefhumu ideali etrafında yardımlaşmak ve bu yardımlaşmayı mekâna taşımak iradesi ortaya koymuşlardır. O güne dek “kabilenin hakkı” kavramı etrafında birleşen halkların tarihi yürürlükte iken, Hicret ile can/mal/nesil/akıl/din emniyeti konusunda muzdarip halkların haklarının bir toplum inşa edeceği konusu gündeme gelmiştir. Hicret, bu yaklaşımla yeni bir tarih inşa etmiş; o güne kadar gelen tarihi sıfırlamıştır. Bu nedenle “Medine/şehir” bir İslam Devleti teorisi olmayıp yeni bir toplum kurgusu teorisidir. Bu toplumsallık nedeniyle Medine’de ahkâm ayetleri inmiştir. Mekke’de inzal edilmeyen ahkâm ayetlerinin Medine’de nüzulü Medine toplumunun tamamını “Müslüman” kılmaya, ahlâk polisliği yapmaya yönelik olmamış, kurucu vesikanın başlangıçtaki felsefesi gereği “kabile için din”, “din için kabile”, “iktisadî/içtimaî/siyasî hedefler için dindarlık” fikrinden koparak “hak için halk” fikrine dönmüştür. “Hak için halk” ile toplumlar “etnik, mezhebî, içtimaî, siyasal, sınıfsal, ideolojik” mensubiyetlerini öne çıkarmayacakları “hak” mefhumuna dayanan bir toplum inşa etmişlerdir. Bu kapsamda “Medine” bir sınıf/üretim/kavmiyet/zorbalık/sömürü kenti tasavvuru olmamıştır.

Önceki toplumsal hicretler de aynı esastan analiz edilebilecektir.

Musa (as) da “Mısır’da evler edin, orayı kıblegah kılın” emri gereğince İsrailoğullarını “medinetî/şehir” yapısında konumlamıştır. Dolayısıyla kentte İsrailoğulları açısından “medine/şehir” özelliği hâkim bir toplumsal mekân oluşturulmuştur. Musa (as), Mısır’da kendi kavmine ahkâmı tatbik etmeye başlamıştır. Firavun’un tebası ve kulu olan büyücüler de Kıptî oldukları halde Musa’ya ve Rabbine iman ederek onun ahkâmını kabul ettiler.

“İslam şehri” (medine) sınırlı ölçüde Musa (as) örneğinde “Mısır içinde” kuruldu. Bu yargımızın bize işlevsel neticeler vereceğini ifade edebiliriz. Özellikle Osmanlı yönetim yapısının laik/örfî temelleri ile “Müslüman teb’anın şehri”nin iktisadî yapısının “gayr-ı Müslimlerle bir arada” varlığı üzerinden modern dünyada Müslümanlar için “moderniteye bulaşmayan” bir “hak için halk” inşasından bahsedilebilmelidir. Nitekim Mısır’da mekân/toplum/Firavun “karye/kenti” kaybettiğini ve Musa’nın şehir/medine (deyne/borç/hüküm yeri) kurduğunu gördü. Musa’nın getirdiklerine inanmayan Firavun’un proleterleştirdiği İsrailoğullarını serbest bırakmak istememesi üzerine İsrailoğulları için hicret gerekti. İsrailoğulları nasıl kapitalist ve gelişmiş bir kentten (proletarya olmaktan) azatlığa çıktı ise Peygamber (asv) ve ashabı da kapitalist Mekke’den (köleci toplumdan) kurtuluşa, Yesrib’e çıkmıştır.

Mekke, Cuma kılınamadığı, tekelci Pazar sistemi kırılamadığı için Medine olamamıştır. Resul (asv) ahkâmla hitap edeceği bir topluma (Müslim-gayr-ı Müslim) ulaşmak, tarihin zaafa uğratılanlar hakkında sömürgeci-köleci kurgusunu kırmak için “kent olmayana hicret” etmek sünnetini yeniden hayata geçirmiştir. Bu yeni “şehir/Medine”de dinin inşa ettiği toplumun Arap Yarımadası halklarını sömürmeye, ticaretlerinde onlara haraç koyarak mallarını zayi etmeye yönelmediği ortaya çıkmıştır. Şehri; herkesin haklarını koruyan bir hakemlik, üretim ilişkilerini sömürüsüz tesis ederek topluma dengeli şekilde dağıtan bir pazar sistemi, insanları ortak değerler etrafında cem ederek herkesin Allah huzurunda burnunu yere sürtmesini ilkeleştiren bir inanç ile okuyoruz. Kent içinde mücadelelerin getireceği bir kurtuluşun bulunduğu fikrine katılmıyoruz. Bu nedenle “kent olmayan”ı, üretimi “endüstriyel olmayan”, emek gücü “proleteryalaştırılmayan”, pazarı “kapitalize edilemeyen”, barınma hakkı “topraksızlaştırılamayan”, toplumsal yapısı “bireyleştirilemeyen” gibi anlamların içinde ele almanın yaşadığımız dünyayı yeniden inşa etmek için fırsat olduğunu düşünüyoruz.

Bu kapsamda “kent”lerin sosyo-ekonomik doğasının (hâkimiyet mekânlarının, mekânla tecritin, mülksüzleştirmenin, gözetleme toplumu kurgusunun, dışlama mimarilerinin, kentsel sömürgeciliğin, kent sakinlerini müşterileştirmenin, kent kıtlığının, mağduriyet/suç-kriminalleşme mekânlarının, işsizlik/yoksulluk/evsizliğin, ekolojik bozulmanın, tabiatsızlığın, iklimsizliğin, alkolikliğin/müptelalığın/fuhşiyatın çökük bölgelerinin, vs.) “medine/şehir” toplumsallığının hak/adalet/erdem idealleriyle çatışmacı bir politik iradeden beslendiği ve “Hicret” ile gelen tarihe müdahalenin “kent olmayanı inşa”nın kaçınılmaz sünneti olduğu söylenmelidir.

İslam şehrinde mülk, “hane/ev”i teminat altına almaktadır. Tuncay Baykara’nın tanımına göre Selçuklu döneminde “şehir” terimi “idari merkez oluş” vasfına sıkı sıkıya bağlıdır. “Eğer bir iskân yeri, surlarla çevrili, Pazar yeri ve zanaat erbabının bulunmasına rağmen, idari merkez değilse, kasaba diye adlandırılmaktadır” (Baykara, 1985: 20). Baykara’nın şehir tanımını Âşıkpaşaoğlu Tarihi’nde de okumaktayız: Osman Gazi Karacahisar’ı fethedince “Şehrin evleri boş kaldı. Germiyan ilinden ve başka yerden hayli adamlar geldi. Osman Gazi’den ev istediler. Osman Gazi de verdi. Az zamanda mamur oldu. Birçok kiliseleri de mescit yaptılar. Pazar da kurdular. Halk toplanıp ‘Cuma namazı kılalım ve bir kadı isteyelim’ dediler. Dursun Fakı derler bir aziz kişi vardı. O halka imamlık ederdi. Hallerini ona söylediler. O da gelip Osman Gazi’nin kaynatası Ede Balı’ya söyledi. Daha söz bitmeden Osman Gazi geldi. Sorup isteklerini bildi. ‘Size ne lazımsa onu yapın’ dedi (…) Kadı konuldu. Subaşı konuldu. Pazar kuruldu ve hutbe okundu. Bu halk kanun ister oldular” (Âşıkpaşaoğlu, 2011: 30-31). Osman Gazi ile pazarın vergisini almak isteyenler arasında tartışma yaşandı. Sonunda Osman Gazi:  “Bir yük getirip satan herkes iki akça versin. Satamayan bir şey vermesin. Kim bu kanunumu bozarsa Allah onun dinini de, dünyasını da bozsun. Kime bir tımar verirsem elinden sebepsiz yere almasınlar. O ölünce oğluna versinler” (Âşıkpaşaoğlu, 2011: 30-31) diyerek İslam Şehri’nin hususiyetini tıpkı “Medine”nin vasıflarına uygun olarak yeniden ihya etti. Bu yaklaşımla İslam Şehri’ni “şehir” yapan şey metro/stadyum/sinema/yollar/alt-üst geçit/elektrik şebekeleri değildir. 

İslam şehri sınıfsız bir toplum olma hassasiyetini muhafaza ederek varolmuştur. Barınma hakkı esastır. İslam şehirlerinde ahilik bulunmaktadır. Pazar fıkıhla denetlenmektedir. Ahilik sermaye arttırmaya çaba harcayan bir iktisadî zümre olarak temayüz etmemektedir. Tam tersine ahilik piyasanın bir grup burjuva zümrenin tekeline geçmesini engelleyen “denge/bölüşüm (üleş)” iktisadını hayata geçirmektedir. Müslümanların “şehir/Medine”si “Cum’a kılınur, Pazar kurulur” hükmünce inşa edilmiş kendi şahsına münhasır bir adalet alanıdır. Ahi felsefesinde bir kimsenin esnaf ve sanatkâr olabilmesi için bir takım şartlara haiz olması gerekirdi. Gerekli şartları yerine getirmeyenlerin esnaf ve sanatkâr olmalarına imkân yoktu. Esnaf ve sanatkâr olacakların o sanata mensup bir ustadan “icrâ-yı san‘at etme” icazetini almaları gerekirdi. Bu sanatkâr adamlara hırfet ehli ve zamanla “herif” denilmiştir. El imalatı esası ile üretim ilişkilerinin içinde yer alan hirfet ehli, mesleğinin piri tarafından uygulanan kurallara göre meslek icra etmekteydiler. Bu pirlerin “şeyh” nitelikleri olup kurduğu meslek örgütlerinin Batı toplumundaki “Lonca” esasına dayalı kapitalist “sivil toplum” kuruluşları ile ilgisi yoktur. Meslek zümresinin başında ayrıca kethüda, yiğitbaşı gibi pir/şeyh’in astları bulunmaktadır. Bunlar meslekî zümrenin ustalarının oybirliği ile seçilir, seçim işlemi kadı siciline kaydedilirdi. Kethüda ve yiğitbaşı, meslek zümresini Şehir Divanı’nda temsil ederdi. Ayrıca meslek erbabının sorunları ile ilgilenirlerdi. Şehrin yönetiminde meslek zümrelerinin temsil edilmesi, kethüda ve yiğitbaşının şehrin yönetimine doğrudan katılması sermayenin palazlanmasını engellemiştir. İslam şehirlerinde üretim ilişkilerinin hedefi proleter emeği büyütmek ve tüketimi kışkırtmak olmamıştır. İslam şehirlerinde olabildiğince çok işletme ile üretime yönelmiş halk zümreleri oluşturulmuş, toplum hiyerarşik (Leviathan) bir sapmaya uğramaktan muhafaza edilmiştir.

Hz. Peygamber (asv)’in Medine’ye hicreti ile zamanın köleci/proleteryacı ekonomi politiğini yıktığını, küçük esnaf/zanaatkâr/köylü zümreleri oluşturarak toplumu “işletmeler-hane iktisadı” esasından hareketle inşa ettiği, Hicret’in kapitalist birikimin tarihine bir müdahale olarak ortaya çıktığını, bu müdahaleyi tarihe koyan Osmanlı’nın da Bizans-Moğol sarkacını kırdığını bugün biliyoruz.

 

-          Âşıkpaşaoğlu Tarihi, hazırlayan: Nihal Atsız, Ötüken Yayınları, 2011

-          Baykara Tuncer, Türkiye Selçukluları Devrinde Konya, Kültür Ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1985

-          İnan Mehmet Akif, TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Yayınları, c: 28, 2003

 


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...