Düşünce, Köşe Yazısı, Yazılar

KADINI ÇALIŞTIRMAMAK

0 150
osmanlı evi

                                                                                                                                                                                        Semih Akşeker’e

 

Günümüz konutları “ev” değildir. Önce “ev” inşa etmek gerekmektedir. Evleri buzdolabı ihtiyacını minumuma indirecek kiler-soğukluk ile tasavvur etmeli. Ev’i inşa ettikten sonra gölge alan bir yerini “tabii buzhane” olarak kullanabiliriz. Ev, bir üretim birimi olduğuna göre üretilen yiyecekleri saklamanın yollarından biri olarak kiler düşünülmelidir.

“Çöp üretmeyen ev” tasavvuru hayata geçirilmelidir. Bu, bahçesinde mutlaka ağaç, kümes-ahır olan ev demektir. Ev’in iktisadî bir birim olması çöpün de çöp olmamasını gerektirmektedir. Ağacın budanması ile kışlık yakıt ihtiyacı karşılanacaktır. Eğer “ev”de hayvan bulunuyorsa bunların dışkıları gübre-yakıt olarak kullanılacaktır. Modern konutlar bu bakımlardan sürekli “hizmeti dışarıdan satın alan” yaşama alanı kurarlar, iktisadî birimler değildir; tüketim nesneleridir.

“Ev” inşa etmeyi hem Türkiye’nin inşaatçı siyasi yapısına ve hem de küresel kapitalizme radikal bir direnç üzerinden okumalıyız. Günümüz uleması iktidarın ve kapitalizmin konut arzını efendi-köle ilişkisi açısından analiz etmeden kadını konutlara sokmaya çalışıyor.

“Çöp üretmeyen ev” gıdamızı bahçede yetiştirmek, bu gıdanın artıklarını tavuk-kazlara vermek, kalanını kompost yaparak toprağı gübrelemek demektir. İlginç bir paradoks olarak modernite Müslümanları ekmek artıklarını çöpe atmayıp ağaçlara, bahçe demirlerine asıyor ve kente süt getiren köylülerin bunları hayvanlarına yedirmesini pratize ediyorlar. Şimdiki zamanda büyükşehir yasaları ile artık kent çevresinde köy bırakılmadığından ekmek artıkları güvercinlerin tekelci taamına dönüştürüldü. İbn Haldun bir kentte güvercin sayısı fazla ise bunu o beldede israfın ayyuka çıktığının delili sayıyormuş.

Modern konutun aksine Anadolu evi kapitalizme direniştir. Yakıt ihtiyacını kendi eko-sisteminden karşılamaktadır; hayvan gübresi-budanan ağaç bunu sağlıyor. Demek ki, bir zamanlar Anadolu kadın-erkeği Batı sömürgeciliğine kendi evinde ürettikleri ile direnen bir insanı temsil etmekteydi. Modernite, Anadolu insanını “evine suyu taşımayacaksın” diyerek ayarttıktan sonra damacana/pet ile su taşımayı rasyonelleştiren bir “din”e dönüştü. Su evlerimizin içine kadar girdi ama hala damacana ile dışarıdan içme suyu tedarik ediyoruz.

Modern konut sisteminde piknik yapmak ve doğanın içinde yaşayan hayvan-bitkileri görmek için kilometrelerce yol tepiliyor. İnsanlar sırf bunun için otomobil ihtiyacı hissediyor. Oysa Anadolu evi bir “saklı bahçe” olarak olabildiğince çok hayvan ve bitki ile birlikte yaşamayı başarmıştır, bir eko-sisteme aittir.

Ardahan’da Ermenilerin yaptığı bir taş ev görmüştüm; her odanın birbirine gizli bir baca sistemi ile bağlandığını söylemişlerdi. Merkezî ocaktaki ısının bütün odaları içten dolaşması böyle sağlanmaktaydı. Evi inşa ederken Allah’ın o evin inşa malzemesini de o beldeye ihsan ettiğini düşünmeliyiz. Yani bir beldede hangi eko-sistem varsa o sisteme ait bir malzeme ile ısı dengesi sağlamak gerekmektedir. Söz konusu Ardahan evindeki “kalorifer sistemi”nde gazın eve ters tepmesini engellemek için bir mekanizma var mıydı bilmiyorum. Ancak o evin asgari 100-150 yıllık olduğunu ve taştan yapıldığını biliyorum. Taş malzeme, kışın o evleri ısıtmanın en pratik yoluydu.

Ev’i “bahçeli (hayatlı)” yapmak bu maksatla bahçe duvarını da “eyvanlı” inşa ederek oda ihtiyaçlarını karşılamak mümkün olur. Böylece eyvan oda fonksiyonları ile hayat bütünleşir ve bu bütünleşme de asıl eve bağlanır. Ayrıca bu evleri tek başına değil “mahalle kurucu-mahallenin mütemmimi-cüzü” olarak düşünmemizi sağlayan bir zihniyetle ele almalıyız. Bunu sağlamak için kanalizasyon sistemi ev inşa etmeden mutlaka tesis edilmelidir. Osmanlı’nın iskân politikası gereği “ev-mahalle kurgusu” evlerin müstakil yapımını imkansız kılacak şekilde önce yerin altına kanal açılarak evlerin bir sisteme bağlanmasıyla sağlanıyordu. Yeni evlerin eko-sistemi sürdürebilirliğini sağlayan kanalı mahallenin kanal şebekesine bağlanmaktaydı. Kısacası “ev yapmak”, “mahalle inşa etmek” anlamındadır.

İnşa edilecek evlerde hayvan yetiştirilmesinin de mümkün olabileceğini düşündüğümüzde onların vücut sıcaklığından yararlanmayı da tasavvur etmeliyiz. Hatta onların gübrelerini kullanabileceğimiz bir bahçe gübreye para vermekten kurtarılmış bir bahçedir. Ardahan’da eski evlerin iki katlı olanlarının altındaki ahırlar için zeminde on-onbeş metre derinliğe bir çukur açılıyor ve hayvan sıvı dışkıları bu çukurlara gönderiliyormuş. Katı gübreler ise bahçenin bir bölümünde tezek yapılmak için imal edilmiş haznelere seriliyor. Bu evlerde “çöp” kültürü yok. Çünkü yiyeceklerin atıkları köpek-kaz-tavuk vs. hayvanların yiyeceği oluyor, hayvanlar tarafından yenmeyenler kompost yapılıyor (kompost aynı zamanda kurtçuk demektir ki bu da hem hayvan besini ve hem de posası toprağın gübresidir). Toprağın bir şekilde çürütemediği atıklar ise kışın soba-ocakta yakılıyor.

Bir diğer konu da, Anadolu evlerinin temel özelliğinin yaşamı alt katta değil de üst katta organize etmesine yöneltilebilecek dikkat çerçevesinde inşa edilmesidir. Bu nedenle üst kat 60 ve alt kat 40 m2 olarak planlanabilir. Günümüz evlerinden farklı olarak evi bu yapı biçimine uygun olarak yukarı çıktıkça daralan değil genişleyen bir mimari içinde kavrayabiliriz. Bunun şöyle bir sonucu da olacak: evlerin tabanı ile üst katları arasında m2 itibariyle aynı ölçekler bulunması halinde evler, “yükselmeye” müsait bir zihniyeti besliyor. Oysa zemin katın dar ve üst katın da zemine göre %50 oranda geniş olması bu iki kat üzerinde yeni bir kat atmaya fırsat vermeyecektir.

Fikret Başkaya: “Her teknolojik gelişme işçi sınıfının aleyhinedir; işçi sınıfının teknolojik dünyada kapitalist köleliliği aşma gücü yoktur” demişti. Biz de bu “fikrin genişlemesi”nin peşindeyiz. “Fikri geliştirmek” değil de “fikrin genişlemesi”ne yaptığım vurgu tesadüf değildir. Geleneksel hayat formlarının antikapitalistik vasfı fikir geliştirmekten el çekmemizi gerektirmektedir.

Günümüz fakihleri iktisat-din ilişkilerini analiz etmemekte ve kadının çocuğuna süt emzirmemesinin de hak olduğunu savunmaktadır. Ulemanın bu yaklaşımı fikri geleneğin içinden gelen bir fikir değildir, kanımca. Bir kadın kendi çocuğunu emzirmek zorunda değilse bir süt anne istihdam edeceğinden sınıflı toplumu kaçınılmaz kılacaktır. Kendi çocuğunu emzirmeyen ancak üst sınıflar ve elitler oluşturur. Biz İslam’ın sınıfsızlığını, sınıfsız bir toplumu inşa edeceğini söylerken günümüz fakihleri kadınların “temizlik yaptıran kadın” / “gündeliğe giden kadın” dikotomisine boyun eğiyor, sınıflı toplumu fetvalaştırıyor. Günümüz ulemasının “kadınlar çalışmasın” fıkhının temeli bulunmuyor. Kadının “proleter olarak çalışmamasını” kayıt düşselerdi bir itirazımız olmayacaktı. Zeyneb bint Cahş’ın deri tabakladığı ve bunları kullanılabilecek hale getirmek için diktiği hatırlanırsa Müslüman kadınlar tarihte “işletme” sahibidir. Proleter kadının çalışıp çalışmaması konusu günümüz fakihlerinin aşılmaz sorunudur. Yani İslam’da çalışan kadın “proleter mi, hür mü?” sorunsalı fakihlerin analizlerinin konusu içinde değil görünüyor. Sahabe kadınlardan Rayta bint Abdillah, Hz. Peygamber (av)’e: “Ya Rasûlallah ben zanaatkâr bir kadınım, kocamın (Abdullah b. Mes’ûd) ve çocuğumun bir şeyleri yok; zanaatımla elde ettiğim ürünleri satıyorum” diyerek “hane işletme” temelinde iktisadi tasavvurun ilk örneğini vermiştir. Dikkat edilirse bu rivayette kadın, “kendisi için emek”tir ve “piyasa meta emeği” ile yaşamamaktadır.

Hanefi-Yesevi-Bektaşi-Bayrami-Melami çizgide başat sorun toplumun “işletme / vergi birimi” olarak “hane sistemi”nden koparılmasıdır. Dolayısıyla Hanefi-Yesevi-Bektaşi-Bayrami-Melami çizgide erkek-kadın temelli olan hanenin yıkılmışlık sorunu vardır. Günümüz ulemasının da işçi-emek hareketinin de, “kadın özgürlüğü” teorisinin de verili kapitalist toplumu aşmak niyeti bulunmuyor. Özellikle Hanefi-Yesevi-Bektaşi-Bayrami-Melami çizgide kadının ticaret ehli olması, Bacıyan-ı Rum’u bu çizginin kurması kadın sorununun genel bir sorun olmadığını gösterir. Şafi fıkhında kadının erkekle temasının abdest bozucu olması içtimai hayatı kadın aleyhine kurgulamıştır. İslam’ın bir “kadın sorunu” getirmediği bu sorunun modernitenin sorunu olduğu açıktır. Modernite kadın sorununu kendi kurduğu endüstriyel üretimin ihtiyacı olan istihdamın fiyatlarını düşürmek ve meta tüketimini kışkırtmak için sürekli öne sürmektedir. Ulemanın “kadınlar çalışmasın” söylemi “ev” ve “evlerden oluşan mahalle”nin iktisadî bir üretim modeli olup olmadığına ne kadar rıza gösterecekleri ile ilintilidir. Ulema da modernite karşısında dirençli değildir. Modern konutlar insanlara sadece yatmak, yemek yemek, cinselliklerini yaşamak için fırsat vermektedir. Yaşamak ise “yiyelim içelim kâm alalım hayattan” zihniyetinden ibaret değildir. Ev, evlad-u iyal’in zırhıdır ve iktisadî bir eylemdir. İktisat bu manada cihaddır. Hz. Aişe: “Kadının elindeki ip eğirme aleti (eğirmeç), Allah yolundaki mücahidin elindeki mızraktan daha güzeldir” der. İslam düşüncesinde kadın da erkek de meslekî-geçimlik meşguliyetini “cihad” kavramının içeriğinde düşünmekteydi. Yoksa konut bir sermaye olmadığı gibi mesleki faaliyetler de kapitalizme eklemlenmenin aracı değildi.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...