Akademik Bakış, Edebiyat, Köşe Yazısı

SABAHATTİN ALİ’NİN K A Ğ N I HİKÂYESİ ÜZERİNDE BİR ÇÖZÜMLEME

0 4423
SABAHATTIN ALI

                                                                                           ABSTRACT

Sabahattin Ali, one of the master writers of Turkish story-telling, wrote stories and novels by keeping the social-realistic understanding. His story of Kağnı, which was analysed in this work, reflects the social life the Anatolian man live. The writer exploist the village life prevailing as a theme from the observing and realistic point of view 

Key words: Sabahattin Ali, Kağnı, social realism.

 

Sanat hayatına öğrencilik yıllarında yayımladığı şiirlerle giren Sabahattin Ali, daha sonra kendine faaliyet alanı olarak hikâye ve roman yazarlığını seçmiştir. Türk edebiyatında ününü sağlayan çalışma sahası da onun bu anlatma esasına bağlı kalem faaliyeti olmuştur. Sabahattin Ali, Sadri Ertem ve Reşat Enis ile birlikte edebiyatımızda sosyal gerçekçi çizgide gelişen köy hikâye ve romancılığının öncü yazarlarından birisi durumundadır. Denebilir ki, o, 1950’li ve 1960’lı yıllarda güçlü bir hareket hâlini alacak olan köy merkezli hikâye ve romanın şablonunu daha 1930 ile 1940’larda hazırlayan yazarların arasında yer alır. Bu düşünceden hareketle onun köy hayatını yansıtmada temsil değeri taşıyan Kağnı  hikâyesini çözümlemek istiyoruz.

1935′te Varlık dergisinde yayımlanan Kağnı[1] hikâyesi, bir cinayet hâdisesi etrafında şekillenmektedir. Küçük bir köyde işlenen cinayetten sonra bu hâdise etrafında gelişen olaylar ve davranış şekilleri hikâyenin konusunu oluşturuyor. Köylülerin yarı feodal hayat anlayışı içinde cinayete bakışı, köylü-ağa ve köylü-devlet ilişkisi hikâyede üzerinde durulan problem alanları olarak beliriyor.

Hâkim  b a k ı ş  a ç ı s ı na sahip anlatıcı, hikâyenin anlatımına “Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşında Sarı Mehmet’i vurdu.” şeklinde doğrudan doğruya bir haber cümlesiyle başlıyor. Köyde cinayet gibi önemli bir suç işlenmiştir. Ancak, hikâyenin merkezine, cinayet değil de cinayet sonrasında ceset etrafındaki gelişmeler alınır ve bu gelişmeler hâkim bakış açısından dikkatlere sunulur. Anlatıcının cinayetten sonra ceset etrafında gelişen hâdiseleri, köylülerin tavır alış şeklini ve devlet yetkililerinin probleme yaklaşış tarzını belirlemenin peşinde oluşu, onun dikkatinin insan davranışları üzerinde yoğunlaşacağını gösterir mahiyettedir. Anlatıcı, hâkim bakış açısının tanıdığı geniş hareket alanı içerisinde, olay örgüsüyle olan irtibatına bağlı olarak mekâna ve zamana ait ayrıntıların verilmesinde, yer yer geriye dönüş tekniği ile, farklı zaman ve mekândaki gelişmeleri nakletme yoluna da başvurur.

Hikâyenin  o l a y   ö r g ü s ü  oldukça basit bir yapı arz eder. Köyde işlenen cinayet ve ondan da çok ceset etrafında gelişen hâdiseler olay örgüsüne şekil verir. Sarı Mehmet, köyün nüfuzlu kişisi Mevlüt Ağanın oğlu tarafından öldürülmüştür. Geride yaşlı annesinden başka kimsesi yoktur. Yapılan baskılar sonucu yaşlı kadının şikayetçi olmasının önüne geçilerek cinayet ört bas edilmek istenir. Fakat, Sarı Mehmet’in cesedi, gömüldükten bir ay kadar  sonra kasabada oturan köylülerden birinin devlet yetkililerine yaptığı cinayet ihbarı üzerine mezarından çıkarılır. Mehmet’in yaşlı annesi, jandarmalar tarafından oğlunun çürüyen ve kokan cesedini kağnıyla kasabaya götürmeye zorlanır.

Hikâyenin kurmaca dünyası içerisinde, Sarı Mehmet’in öldürülmüş olması çekirdek vak’ayı oluşturur. Çekirdek vak’aya bağlı olarak iki temel çatışma alanı varlık kazanır ve hikâyenin olay örgüsü bu çatışma alanları etrafında şekillenir. Bunlardan birincisi sosyal düzene, ikincisi ise ekonomik yapıya dayanır.

Sarı Mehmet’in annesinin oğlunun ölümü karşısında suskun kalışında ve şikâyetçi olamayışında,  ekonomik sebepler ile devlet kapısına düşme korkusu rol oynar. Yaşlı kadının iç dünyasında yaşadığı çatışma alanını bu iki temel korku kurar. Onu, hakkını aramaktan alıkoyan, zor duruma düşüren faktörlerden biri, köyde merkez güç durumunda olan ve kasabada da nüfuzlu tanıdıkları bulunan Mevlüt Ağanın düşmanlığını üzerine çekme endişesidir. Diğeri ise “hükûmet kapısına düşmek” korkusudur. Yaşlı kadının hakkını arama yoluna gidememesinde bunlardan ikincisi daha etkili görünür. Çünkü böyle bir yola başvurduğu takdirde kolayca netice alamayacağını, mahkemenin sürüncemeye kalacağını önceki bir tecrübesinden bilmektedir.

Otuz sene evvel bir kere köylülerden biri bir torba bulgur çaldırmış ve bunu şahit göstermişti. O zaman tam altı ay mahkemeye gidip geldiğini ve tarlaların yüzüstü kaldığını düşünü”r. (s. 12) Halbuki, o zaman daha gençtir. Şimdi ise hem yaşlıdır, hem de dava, bir torba bulgurun çalınması gibi sıradan bir suça  değil, cinayete dayanmaktadır. Şikâyetçi olduğu takdirde mahkeme sürüncemeye kalacak, yaşlı kadın tarlasını işleyemeyecek ve açlığa mahkum olacaktır. Bu durum, kahramanın hayatında maddî varlığın ne kadar öne çıktığını ve ekonomik kaygının ne kadar önem kazandığını gösterecek mahiyettedir. Bu tür kaygılar yaşlı kadını yılgınlığa, karamsar düşüncelere sevk eder. Olumsuz şartlar altında şikâyetçi olmaktan vazgeçer. Çünkü şikâyetçi olduğu takdirde “Mehmet geri gelecek değildi, Mevlüt Ağa’yı düşman etmekten de hayır çıkmazdı; sonra köyde açlıktan ölürdü. Onun için hep inkâr”(s.12) eder. Yarı feodal düzenle devlet mekanizmasının dişlileri arasında ezilen kadın, böylece bir de psikolojik rahatlama sağlayacak mazeret bulmuş olur:  Şikâyetçi olursa hem “Mehmet geri gelecek değildi.” (s.12)

Hikâyede dikkat çeken unsurlardan biri, köylülerin bu fevkalade hâdise karşısında suskun kalması ve ilk şaşkınlığı üzerlerinden attıktan sonra hâdiseyi olağanmış gibi karşılamasıdır. Nitekim, cenaze toprağa defnedildikten sonra herkes gündelik işine döner. Hiçbir şey olmamış gibi hayatını olduğu yerden sürdürmeye devam eder. Sadece çocuklar kahvenin bahçesindeki peykede yatan ölünün etrafında meraklı bakışlarıyla toplanırlar. Aslında, ilk esnada köylüleri de bir telaş almıştır. Bu, “korku”nun yarattığı bir telaştır. Korku ve onun köylüler arasında yarattığı telaş, hikâyenin hemen başlangıcında, “Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşında Sarı Mehmet’i vurdu. 

Otuz evli köy birbirine girdi. Şaşırdılar. Herkes korku içinde candarmaların gelmesini bekliyordu.” cümlelerinde ifadesini bulur. Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi, köylülerin korkusu devletin kolluk gücü durumundaki jandarmaların köye gelecek olması endişesinden kaynaklanır. Anlatıcı, böylece bir iki cümle ile jandarmaların ve devlet mekanizmasının köylü üzerinde kurmuş olduğu baskıcı ve korkuya dayanan yönetim modelini sezdirmiş olur. Yaşlı kadının korkusu ile köylülerin devlet mekanizması karşısında kapıldığı korku aynı türden korkudur.

Marksist estetiğe bağlı olan Sabahattin Ali, hikâye dünyasında kurduğu bu tematik yapıyla sosyal gerçekçilerin sanat anlayışını da tayin eden Karl Marks’ın “alt yapı üst yapıyı belirler” ilkesine bağlı kalmış, onu sanat eseri seviyesinde uygulamış olur. Zira, Marks’ın teorisine göre ekonomi ve üretim araçları bir toplumun alt yapısını oluşturur; sanat, kültür ve moral değerler ise üst yapıyı kurar. İşte üst yapı denen unsurlar, alt yapı konumunda olan ekonominin ve üretim araçlarının etkisinde, ona bağlı olarak gelişmek ve şekillenmek durumundadır.[2] Nitekim Kağnı’da da cinayet hâdisesi karşısında köylülerin, hatta Sarı Mehmet’in annesinin tavır alışı alt yapı denen  ekonomik şartlara ve ilişkiler ağına göre şekillenmiştir. Yaşlı kadın ve köylüler ekonomik güçleri sınırlı bulunduğu ve Mevlüt Ağaya devamlı muhtaç oldukları için doğru karar almak ve onu uygulama alanına koymak gücünden mahrumdur. Hikâye bu noktada, bir tarafıyla köy realizmi çerçevesinde sınırlı bir sosyal tenkide yönelir. Hikâyenin üzerinde durduğu problemlerden birinin eskiden beri süregelen yarı feodal düzen, yani ağalık sistemi olduğunu söyleyebiliriz.  Nitekim, sebebi her ne kadar açık şekilde verilmemişse de cinayet mülkiyete ve ekonomiye bağlı bir problem, bir tarla meselesi yüzünden işlenmiştir.

Kağnı’da ikinci ilişki ve çatışma alanı devlet-köylü münasebeti üzerine kurulmuştur. Hikâyede devlet yetkilileri durumunda olan savcı, doktor ve jandarmalar, devlet denen mekanizmayı ve bürokrasiyi sembolize eden müşahhas kişilerdir. Savcının görevi gereği cinayet ihbarını soruşturmak için köye gelmesi gerekirken, sıcak yaz günlerinde yol zahmetini göze alamayarak gelmekten vazgeçmesi, yerine jandarmaları göndermesi, doktorun jandarmalara cinayet ihbarının doğru çıkması hâlinde cesedi getirmelerini “tembih”lemesi, jandarmaların yaşlı kadının arkasından tekmeyle vurarak ona emredici şekilde oğlunun cesedini götürmek için kağnıyı hazırlamasını söylemeleri ve bütün bunların karşısında suskun kalan, verilen direktiflere sessizce boyun eğen yaşlı kadın tipi, devlet ile halk arasındaki münasebetin çarpıklığını sergileyecek tarzda gelişir. Ayrıca mezardan ceset çıkarıldıktan sonra, “Candarmalar daha evvel muhtarı, imamı, Savrukların Hüseyin’i birbirine bağlayarak önlerine katmışlar ve yollanmışlardı.” (s.13) ifadesi,köylü-devlet münasebetini gösteren bir başka sahne durumundadır. Hikâyede ana çizgileriyle gösterilmeye çalışılan bu yapı, ezici ve emredici bir devlet modeli tablosu çizer. Bu tablo içerisinde devlete bağlı halk ise hak ve görevlerini bilen, vatandaşlık seviyesine yükselmiş fertler olma durumundan oldukça uzak bulunmaktadır. Halk diye isimlendirilebilecek büyük kitle, verilen emirlere uymak zorundadır. Böylece bir taraftan ekonomik gücü elinde tutan yarı feodal sistemin, diğer taraftan kanun koyucu ve uygulayıcı  devlet mekanizmasının ürünü bürokrasinin ezdiği ve sindirdiği bir insan kitlesi oluşmuştur. Bunu, Kağnı hikâyesi çerçevesinde şöyle şematize ederek gösterebiliriz:

 

A                                    B

üçgenn

               C

Tabloda A devleti, B yarı feodal gücü temsil etsin. C ise köy halkını göstersin. Yönetim gücünü elinde tutan devlet ile ekonomik gücü elinde bulunduran ağa, ekonomik ve kültürel bakımdan gelişmesini sağlayamamış geniş halk kitlesinin üstünde olduğu için, onun üzerinde kuvvetli baskı unsurları oluşturur. Hikâyenin kurmaca dünyasında yer alan yaşlı kadının, katı kurallarla yönetilen bürokratik devlet sistemi içerisinde ezilen çoğunluğun temsilcisi durumunda olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanında cinayet hâdisesinde köylülerin adaletin yerini bulması için hiçbir teşebbüse geçememesi, tam tersine oğlu öldürülen yaşlı kadının şikâyetçi olmasını önlemek için baskı uygulaması bu sistemin bir ürünüdür. Öyleyse devlet ile ekonomik gücü elinde bulunduran ağa arasında kalan köylüler varlıklarını sürdürebilmek için iki taraflı durumu idare etmek zorunda kalacaktır. Nitekim, köylülerden hiçbirinin cinayeti ihbar etmeyi bile düşünememesine karşılık, kasabada oturan, yani ağanın baskısından belirli ölçüde kurtulmuş görünen, cinayeti işleyen “Savrukların Hüseyin’le kavgalı olan ve kasabada pabuççuluk yapan Garip Mehmet, köylülerden duyduğu cinayet işini hemen hükûmete bildir“ir. (s. 12) Garip Mehmet’in cinayeti ihbar etmesinde iki önemli faktör rol oynar. Bunlardan birincisi cinayeti işleyen Savrukların Hüseyin ile kavgalı olması, ikincisi ise kasabada oturması sebebiyle Mevlüt Ağanın ekonomik baskı alanının dışında bulunmasıdır. Kasabada pabuççuluk yapmak gibi bir ekonomik uğraşın getirdiği güvence ile kavgalı olduğu Savrukların Hüseyin’i ihbar ederek fırsatı değerlendirmiş olur.

Yaşlı kadının, oğlunun öldürülmüş olması ve kimsesizliği ile mağdur duruma düşmesi bile devlet mekanizmasını temsil eden kişilerin ona karşı tavrını değiştirmez. Anlatıcı, yaşlı kadınla Mevlüt Ağa arasındaki ilişkiyi olduğu gibi, köylü-devlet arasındaki ilişkiyi de gözlemci gerçekçilikle dikkatlere sunar. Böylece Kağnı‘nın tenkide açtığı ve yöneldiği ikinci yapının devlet kademelerinin halka karşı sergilediği tutum olduğunu söyleyebiliriz.

Hikâyenin vak’a  z a m a nı tam belirmemekle birlikte yaklaşık bir ay kadar süreyi içine aldığı anlaşılmaktadır. “Bir ay kadar sonra idi, köye iki süvari candarma geldi.” (s.9) cümlesi, dikkatlere sunulan cinayet hâdisesinin üzerinden bir ay kadar sürenin geçtiğini gösterir. Vak’a jandarmaların köye gelmesi, cesedi mezardan çıkarttırması ve yaşlı kadının oğlunun cesedini kağnıya yükleyerek yola koyulması ve ölümü ile neticelenir. Hikâyenin zayıf taraflarından birini, itibarî zamanın metin içinde çelişkili ifadelerle yer alışı oluşturur. Ancak, asıl aksayan taraf mekâna ait bir unsur durumundaki köyün kasabaya olan uzaklığı noktasında toplanır. Kurmaca metnin çeşitli kısımlarında yer alan kasabanın köye olan uzaklığı köy hayatına uygun düşecek tarzda zaman ölçüsüyle verilmiştir. Fakat, mesafeyi göstermeye yönelik bu zaman ölçüsünde hikâyede yer alan ifadelerin tutarlı olduğunu söylememiz pek mümkün görünmemektedir. Zira, hâkim anlatıcıya ait ifade ile kahramanların uzaklık konusundaki zaman ölçüleri birbirinden farklılık gösterir.

Hikâyenin kurmaca zamanında atlama tekniği ile de karşılaşırız. Metnin  başlangıcında cinayet haberi verildikten ve ceset etrafındaki yarım günlük gelişmeler dikkatlere sunulduktan sonra, hâkim anlatıcı, bir ay kadar sonraki zamana geçerek cesedin mezardan çıkarılışı etrafındaki gelişmeleri nakleder. Çünkü, cesedin gömülmesinden sonra köyde süregelen hayat normalleşmiş, sıradanlaşmıştır. Asıl dikkat çekecek gelişmeler jandarmaların bir ay kadar sonra köye gelerek cesedi mezardan çıkarttırmak istemesiyle başlayacaktır. Öyleyse anlatıcının dikkati bu ilgi çeken zaman üzerinde toplanacak ve okuyucuya söz konusu bir ay sonraki zaman diliminde cereyan eden gelişmeleri sunacaktır.

Hikâyenin olay örgüsü gündüz saatlerinde başlar. Başlama zamanından bir ay kadar sonra gece saatlerinde kağnının peşinde koşan yaşlı kadının yere düşmesi, kalkıp koşması, tekrar bir daha kalkmamak üzere yüz üstü tozlu yola kapaklanmasıyla biter:

Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. Ayakları birbirine dolaşıyordu. Öküzlere “oooha” diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı; elleri kağnıdan kurtuldu, yere yuvarlandı, tozların içinde tekrar ayağa kalkarak koştu. Karşıdan doğru çıkan serin bir rüzgâr üç etekli entarisini ve şalvarının paçalarını uçuruyor, yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandırıyordu. Kağnıya yetişemeden tekrar düştü, yüzü yolun beyaz ve kül gibi ince tozlarına gömüldü. (s. 13)

Bu yapı, fert olarak yaşlı kadının,  toplum olarak köylülerin kötü yaşayışını ve hazin sonunu sembolize edecek türdendir. “Sarı Mehmet’in yaşlı anası; oğlunun acısı, yaşlılığın bitkinliği ve fakirliğin, kimsesizliğin çembere aldığı bir zavallıdır. O, tozlu köy yollarında bir bayrak gibi düştüğünde; insanda merhamet ve acıma hissi uyandırır.“[3] Aslında burada toprağa yüz üstü düşen ve öylece kalan yaşlı kadının şahsında Anadolu köylüsüdür. Özellikle “siyah bir bayrak” kelime grubu, bu sembolik ifadenin yüklenilmesini sezdirecek mahiyettedir. Gecenin karanlığında rüzgârın yaşlı kadının “yırtık yazma başörtüsünü siyah bir bayrak gibi dalgalandır”ması gece manzarasıyla uygunluk taşır. Gece etrafında kurulan renk kompozisyonu hikâyenin muhtevasıyla ve sonuyla da uygun düşer. Çünkü hikâye bir cinayet hâdisesi etrafında köylü kadının ve köy insanının hayatının olumsuz yanlarını sergiler. Olay örgüsü yaşlı kadının gecenin karanlığının içinde yüz üstü tozlu yola düşüp öylece kalmasıyla sonuçlanır. 

Anlatıcının dikkati olay örgüsü üzerinde yoğunlaştığı için hikâyede m e k â n fazla önem kazanmaz. Kağnı‘nın olay örgüsü Anadolu’nun adı belirtilmeyen “otuz haneli” küçük bir köyünde geçer. Olay örgüsünün Anadolu’nun bir köyünde cereyan ettiği fikrini yaşlı kadının tanıtılmasına ayrılan cümlelerden birinde geçen “… bütün Anadolu kadınları gibi…” (s.13) ibaresinden çıkarabiliriz. Bu köy, kasabaya ve şehir merkezine uzak bir yerdedir. Fakat, hangi köy olduğunun bilgisini elde edemeyiz. Yazar, böyle bir tasarrufla kurmaca hayatı ve hikâyenin dünyasından çıkan mesajı Anadolu’nun bütünlüğüne yaymak isteğiyle hareket ettiğinin intibaını verir. Nitekim hikâye dünyasında, bu görüşümüzü destekleyici, yeri geldikçe temas edeceğimiz, başka unsurlar da bulunmaktadır.

Hikâye dünyasında mekânın sınırlı da olsa fonksiyonel kullanıldığını söyleyebiliriz. Başta vak’anın geçtiği yer olan köyün kasabaya uzak olması, olay örgüsünü belirli ölçüde etkileyen role sahiptir. Bunun yanında tasvir ve tanıtmalar geniş yer tutmaz. Yazar, bağlı olduğu Maupassant tarzı klâsik hikâye tekniğini belli ölçüde uygular. Zaman ve mekân gibi unsurların anlatımına geniş olarak yer ayırmaktansa asıl vak’ayı, olaylar zincirini dikkatlere sunmayı tercih eder. Bu, Sabahattin Ali’nin hikâyelerinin genel bir özelliğidir.

Hikâyenin kurmaca dünyasında mekânın ve mekâna ait unsurların dört yerde önem kazandığını görüyoruz. Bunlardan birincisi cinayet sonrasında kasabanın köye uzaklığının olay örgüsüne belirli ölçüde tesir edecek şekilde vurgulanmasıdır. Bu, cinayetin devlet yetkililerine haber verilmemesinde etkili olduğu gibi, sonradan cinayet ihbarını alan savcı ile  doktorun köye gelmekten vazgeçmesinde de rol oynar. İkincisi, cesedin konduğu kahvenin bahçesindeki peykede terk edilmişliği ile yaşlı kadının sahipsizliğini gösterecek tarzda dikkatlere sunulmasıdır. Üçüncüsünü Sarı Mehmet’in cesedinin toprağın oldukça az kazılarak gömülmesi oluşturur. Bu da ölen kişinin ve annesinin kimsesizliğini, güçsüzlüğünü sezdirecek mahiyettedir. Dördüncüsü ise gece karanlığının içerisinde yaşlı kadının oğlunun cesedini  götürüşünde yakından ve uzaktan bakışla gerçek ile romantik manzara arasındaki tezadın verilmesinde fonksiyon yüklenir: 

İhtiyar kadın, iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküzün çektiği kağnının arkasında çıplak ayakları taşlara takılarak; elinde değnek, ağlamaktan kısılmış sesiyle öküzlere bağırmaya çalışarak, yürüyordu. Yaz gecelerinin parlak ay ışığı altında çakalların sesini bastıran bir gıcırtı ile ağır ağır ilerleyen bu kağnı, hiç de bir ölü taşıra benzemiyordu: Öküzler sırtlarına vuran aydınlık altında canlı ve gürbüz; yamalı yorgan ve köhne kağnı fevkâlede kıymetli bir madenden yapılmış gibi güzel ve yeni görünüyordu. Kadının gölgesi, elindeki değnekle beraber, beyaz taşların, çalıların üzerinden atlayarak metrelerce uzanıyor, raks eder gibi sıçrıyordu.  (s.  13-14)

Görüldüğü gibi bu anlatımda mekân ve mekâna ait unsurlar olay örgüsü ile olan ilgisi ölçüsünde hikâye dünyasına girer. Hikâye kişisi yaşlı kadının “çıplak ayak”lıolmasının yanında kağnı, “iki sıska ve küçük, birer eşek kadar küçük öküz”, cesedin üzerindeki yamalı yorgan, bu yaşlı kadının yoksulluğunu ve çaresizliğini verecek şekilde düzenlenmiştir. Bunun gibi mekâna ve cesede yönelen bir başka dikkatle cinayetten sonra kahvenin bahçesindeki peykede hasırın üzerinde yatan Sarı Mehmet’in cesedinin tasvirinde karşılaşırız. Her iki tasvir, yoksullukla beraber kadının sahipsizliğini ve kimsesizliğini de gösterecek tarzda belirir. 

Hikâyede, zaman unsurunda olduğu gibi mekânda da muğlaklık söz konusudur. Köye gelen jandarmaların kasabanın jandarmaları olmadığı, şehirden geldiği bildirilmesine rağmen “müddeiumumi” (savcı)nin ve doktorun jandarmaları nereden gönderdikleri pek açıklık kazanmaz. Buna benzer şekilde kasabanın köye olan uzaklığı da hâkim anlatıcının ve kahramanların cümlelerinde farklı ifadelerle dikkatlere sunulur. Hâkim anlatıcının, “Halbuki karakol buraya altı saat uzakta idi …” (s.7) cümlesiyle  belirttiği uzaklık mesafesi, köylü kahramanlardan birinin ağzında “Kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya uğra derler, mahkemen talik olur.” (s.7), şeklinde karşımıza çıkar. Müddeiumuminin köyün uzaklığını düşünerek zahmete katlanamaması hâkim anlatıcının dikkatiyle, “Sonra ağustosun bu sıcağında at  üstünde günlerce yolculuğu pek gözüne kestiremedi” (s.9) ifadesiyle sunulur. Bu da hâkim anlatının mesafe ölçüsünü vermede kendi kendisiyle düştüğü tezadı gösterir. Anlatıcının ve kahramanın bunun gibi ifadeleri uzaklık ölçüsünü çelişkili hâle getirir. Burada hâkim anlatıcıyla kahramanın ifadesi arasındaki mesafe farkı, kahramanın yaşlı kadının gözünü korkutmak için abartıya başvurması ihtimali düşünülerek bir dereceye kadar mazur karşılanabilir. Fakat, hâkim anlatıcının ifadelerinin kendi arasındaki tutarsızlığı gözden kaçmaz.

Kağnı‘nın  ş a h ı s l a r  d ü n y a s ı na baktığımızda anlatıcının olay örgüsünün merkezine aldığı ceset etrafında kişiler dünyasını şekillendirdiği görülür. Hikâye kişileri cesetle olan ilgileri ve bağlantıları çerçevesinde kurmaca dünyanın içindeki yerlerini alırlar. Bunlar, cinayete kurban giden Sarı Mehmet’in annesi yaşlı kadın, Savrukların Hüseyin, Mevlüt Ağa, muhtar, imam, köylüler, savcı, doktor, jandarmalar, Garip Mehmet ve köyün çocuklarıdır.

Hikâyede yazarın, bilhassa tematik güç durumunda olan yaşlı kadın çerçevesinde tip çizmek yoluna gitmek istediğini söyleyebiliriz. Hakkında fazla bilgi verilmeyen bu yaşlı kadın, “Halbuki altmışlık kadın …” gibi bir ifadenin dışında pek belirlilik kazanmaz. Onun fizikî özelliklerinin tasvir edildiği satırlar ile pek az temas edilen psikolojik dünyasının üzerine, bunları tamamlayıcı bir unsur olarak davranışları eklendiğinde yaşlı kadının portresi ortaya çıkar. Anlatıcı, yaşlı kadını âdeta titiz bir ressamın bakışıyla birkaç fırça darbesiyle canlandırmasını bilmiştir. Anadolu kadınını tanıyan bir ressam şu satırlardan hareketle yaşlı kadının portresini çizebilir:

Bütün bu sözleri oturduğu yerde başını sallayarak dinleyen ve çapaklı, ağlamaktan kızarmış gözlerini, budaklı bir dala benzeyen iri mafsallı, çatlak derili elleriyle silen kocakarı, imam lâfını bitirdikten sonra da hep aynı şekilde sallanmakta devam ediyordu. Bir demet kuru ot gibi başındaki yamalı ve kirli örtünün altından firlayan kınası solmuş kır saçlarını yüzünden ve ıslak yanaklarından çekti. Anlaşılmaz şeyler mırıldandı (s. 8).

İçe dönük bu kahramana asıl kimliğini kazandıran da yukarıda tasvir edilen davranışlarıdır. Yaşlı kadının yaşadığı iç çatışma, oğlunun ölümünden duyduğu acının baskısı altında şikayetçi olmak fikri ile aç kalmak ve hükümet kapısına düşmek korkusu arasındadır. Fakat, yaşlı kadının iç dünyasını, karar ve tereddütler arasındaki gidiş gelişlerini yansıtmayan anlatıcı onun dıştan gözlenen davarnışlarını aktarmakla yetinir. Bu da kadının yaşadığı iç çatışma konusunda bilgimizin sınırlı kalmasına yol açar.

Burada hikâyeden aktardığımız pasaj çerçevesinde asıl gözden kaçırılmaması gereken mekânın ve insanın poetiğidir. Bunlardan birincisi köylünün toplanma yeri olan kahvehaneye çağrılan yaşlı kadınla Mevlüt Ağa’nın yerine onun sözcüsü olarak imam ve diğer köylülerin konuşmasıdır. İkincisi ise yaşlı kadının kahvehanedeki konumudur. Bu iki problemi de açığa kavuşturmak gerekecektir.

Mevlüt Ağa’nın yerine onun sözcüsü olarak imam ve diğer köylülerin konuşmasında mağdur olan tarafla mağdur eden tarafın yüz yüze gelmek istemeyişinin anlamını çıkarmak mümkündür. İkincisi Mevlüt Ağa, ağalık statüsüyle yaşlı, kimsesiz  ve yoksul kadınla kendisi konuşsa onu kendi statüsüne çıkarmış olacaktı. Buna izin vermedi.

Yaşlı kadın kahvehanede yere çömelir. Oğlunun ölümünün acısı onun ayakta durmasına pek izin vermez. Acı çeken ve yaşlanan insan içe büzülme hâlini yaşar. Bu iki özellik de onda bulunmaktadır. Bu da onun oturmasına yol açar. Fakat, köylüler kahvehanede yaşlı kadına oturacağı bir sandalye yahut koltuk, ranza gösterdiklerini ifadeye yarayan ibareyle karşılaşmayız. Yaşlı kadının onlarla aynı sandalyeye yahut koltuğa, ranzaya oturması yüzyılların hazırladığı statü bakımından pek mümkün değildir. Mevlüt Ağa’nın onunla konuşma ihtiyacı duymamasındaki statü farkı burada da devreye girmiştir. Köylüler, yaşlı kadını kendilerinin oturduğu gibi bir sandalye veya başka bir nesne üzerine oturmasını sağlamamışlardır. Bunu üç sebeple açıklayabiliriz. Birincisi o, yoksul ve kimsesizdir.  İkincisi öldürülmüş olmasıyla köylüleri güç duruma sokan Sarı Mehmet’in annesidir. Üçüncüsü ise hayatın değersizleştirdiği yaşlı bir kadındır. Köylüler bu üç sebepten onunla kendilerini eşitleyen bir oturuş şeklini bile uygulama alanına koyamamışlardır. İmamın ve diğer köylülerin üsten konuşurken kadının oturduğu yerde alttan acı içinde salınarak söylenen sözleri, tavsiye, emir ve tehditleri dinleyişi de bu statü farkını gösterir.

Yaşlı kadının isminin bildirilmemesi onun sürdürdüğü hayatla, hatta varlık problemi ile ilgili bir anlam kazanır. Hikâyede adı bir defa bile geçmeyen bu kadının devlet katında ve köylüler arasında varlığının bir önemi yoktur. Zira o, yaşadığı hayat tarzının ve anlayışının önemsizliştirdiği, hiçleştirdiği birisidir. Devlet görevlilerinin değer vermediği bu yaşlı kadın, henüz toplum içerisinde fert olma seviyesine yükselememiş kalabalıktan birisidir. Köylülerin ve karşı gücü temsil eden Mevlüt Ağanın gözünde ise cinayet konusunda şikâyette bulunmaması gereken “koca karı“dır. O, bürokrasinin ağır işleyen hantal yapısı ile Mevlüt Ağanın acımasız gücü ve köylülerin vicdansızlığı arasına sıkışıp kalmış, hakkını bile aramaktan aciz  yalnız bir zavallıdır. Toplum tarafından haklı olduğu bir meselede bile desteklenmeyen, itilen yaşlı kadının yalnızlığı, kimsesizliği onu güçsüz düşürür. Nitekim suskunluğu, oğlunun öldürülüşü karşısında sessiz ağlayışı, konuşma yerine ağzından anlaşılmayan birtakım mırıltıların çıkması, onun sosyal hayat içindeki yerini ve devlet mekanizması karşısındaki durumunu gösterir mahiyettedir. Buna yaşlılığı ve fizikî şartlar da eklendiğinde trajik bir son hazırlanmış olur. Yaşlı kadının oğlunun cesedini kasabaya götürürken tasvir edilen hâli insanın tam bir tükenişini verir:

“Halbuki altmışlık kadın, kağnıdan yayılan ağır koku ile sersemlemiş, sendeleye sendeleye yürüyor, bazen birdenbire hızlanan öküzlerin yanında gitmeye çabalıyordu. Yavaş yavaş ayakları sürüklenmeye, ağlamaktan içine akıta akıta ağlamaktan daralan göğsü nefes alamamaya başladı.

Kağnının kenarına tutunarak biraz daha yürüdü. Ayakları birbirine dolaşıyordu. Öküzlere “oooha” diye bağırmak istedi, sesi boğazından çıkmadı”  (s. 14).

cümleleri, daha önce sesi hiç yükselmeyen, manen tükenmiş bu insanın sesinin bir daha hiç çıkmamak üzere fiziken de bitmesi demektir. Onun sonunun gelmesini oğlunun cesedinden yayılan koku hızlandırır. Denebilir ki, Sabahattin Ali, bu hikâyesiyle köy hayatının acımasızlığı içinde yalnızlığa mahkum edilen yaşlı kadının dramatizasyonunu yapmış, hikâyesini trajik bir sonla noktalamıştır.

Kağnı’da yaşlı kadının bu kötü sonunu hazırlayan temel unsurlar kimsesizliği ve ekonomik bakımdan zayıf durumda olmasıdır. Hikâyenin çeşitli yerlerinde yoksulluğunu dikkatlere sunan cümle ve tasvirlerle karşılaşılır. Kahvenin bahçesindeki peykeye konan oğlu Sarı Mehmet’in cesedinin tasviri bunu iyi bir şekilde verir:

“Üstüne eski ve pis bir keçe örtmüşlerdi. Başucunda iki üç sinek dolaşıyor, vınlıyordu. Biraz ötede, güneşten gözlerini kırpıştıran bir sürü ufak çocuk, ellerinde boylarından büyük değneklerle ve hiç ses çıkarmadan bu üstü örtülü ölünün, keçenin alt ucundan fırlayan ayaklarına bakıyorlardı. Tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorabın içinde donuk bir sarılık alan bu hareketsiz ayaklar ve bunların üzerinde uçan ve kalkıp inerken güneşe rastlayınca yemyeşil parlayan sinekler …“ (s. 11)

Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, üste örtülen “pis bir keçe”, “sonra ağustosun bu sıcağında” giyilmiş “tabanları ve topuğu tamamen delik kalın bir yün çorap”, Sarı Mehmet’in annesinin yoksulluğunu çarpıcı bir şekilde göstermeye yeter.

Hikâyede diğer kişilerin çehresi pek belirmez. Biz onları konuşma ve davranışlarıyla tanırız. Muhtar ve imam devletin köydeki uzantısı ve temsilcisi durumundadır. Ancak, onlar cinayet hâdisesinde gerekeni yapmak yerine köydeki merkezî güç durumundaki Mevlüt Ağanın yanında yer almayı, yaşlı kadını şikayetçi olmaması konusunda ikna etmeyi tercih ederler. Çünkü onlar gerçekte  köy insanıdırlar ve köyde sürdürülen hayata uymak durumundadırlar.

Feodal sistemin bir parçası hâline dönüşmüş olan imam, meslekî formasyonu çizgisinde yaşlı kadını ikna etmek için yaptığı konuşmada dini, sömürü düzeninin malzemesi olarak kullanır. Geliştirdiği skolastik retorik içerisinden cinayeti Allah’ın takdiri, kaza ve kader olarak değerlendirir. Hem, Allah’ın emrine mahkeme ile karşı konulamaz. Oğlunun ölümünü öylece kabul etmesi gerektiğini yarı emredici tarzda telkin etmek ister:

“Ülen kocakarı” diyordu. “Dâva edersen ne kazanacaksın? Kim gider de Mevlüt Ağa’nın oğlu adam vurdu diye şahitlik eder? Etse bile sen ayda bir iki defa kasabaya gidip her seferde dört beş gününü gâvur edersen tarlanı kim eker, işine kim bakar? Kasaba iki günlük yol, gidersin, şahitlerin gelmedi, haftaya uğra derler, mahkemen talik olur. Sen günün şaşırıp gidemezsin, candarma seni alır götürür, gayri kendin istesen bile yakanı sıyıramazsın, evin barkın yıkılır. İşte bir kazadır oldu. Cenabıhak böyle istemiş, Allahın emrine mahkeme ile mi karşı koyacaksın? Ne yapsan oğlun geri gelmez. Gel bu işi kapatalım. Sarı Mehmet’in zaten sana bir faydası yoktu ki, düğünde seyranda gezer, sattığın iki şinik ekinin parasını avratlara yedirirdi. Bak Mevlüt Ağa bundan sonra seni hep kollayacağını söylüyor. Ne dersin?” (s. 10)

İmamın bu konuşması ve tavrıyla kazandığı karşı güç kimlik, sosyal gerçekçi anlayışın dinî misyon yüklenmiş kişiyi değerlendirişine uygun düşer. Çünkü din, marksist ideolojiye göre insanları uyuşturan bir sömürü aracı olmaktan öteye geçmez.

Tıpkı imam gibi muhtar da Mevlüt Ağanın köydeki gücüne boyun eğmiş, onun çıkarları doğrultusunda hareket eden birisidir. Cinayeti devlet yetkililerine ihbar etmesi gerekirken bunu yapmamış, hatta yaşlı kadını şikâyetçi olmaması konusunda etki altına almaya çalışmıştır. Ancak, Garip Mehmet’in ihbarı üzerine bir ay kadar sonra “köye iki süvari candarma gel”ip kahvenin önüne indiklerinde bunları gören “muhtarın yüreği ‘hop’ der. “Çünkü bunlar karakolun candarmaları değildi, herhalde vilâyetten geliyorlardı.” (s.11-12) Böyle bir durum, işin ciddiyetini artırdığı kadar muhtarın konumunu da etkileyecektir. Çünkü, köydeki gelişmelerden öncelikle o sorumludur. Bu sebeple “muhtarın yüreği ‘hop’ demiş, yani korkuya kapılmıştır. Jandarmaların kasabadan gelen tanıdık jandarmalar olmaması, onlarla kendi lehine kurabileceği irtibatı da ortadan kaldırmış görünmektedir. Muhtar, bu hâliyle kişiliksiz ve kimliksiz bir karakter olarak karşı gücü temsil eden şahıslardan biri durumuna düşer.   

Hikâye dünyasında sahip olduğu gücü daima hissettirmesine rağmen Mevlüt Ağa öne çıkan karakterlerden biri olmaz. Hatta, hikâyenin başlıca kişilerinden birine dönüştürülmez. O, verdiği kararları ve tekliflerini daha çok aracıları vasıtasıyla yaşlı kadına dikte ettiren birisidir. Böylece köydeki konumuna göre hareket etmiş, yaşlı kadınla aynı seviyeden konuşan biri durumuna düşmemiş olur. Bu da onun “Ağa” kimliğine uygun düşer. Ayrıca onun hikâye dünyasında fazla tanıtılmaması ve öne çıkarılmaması, ismi etrafında belirli bir esrar perdesinin oluşmasına, buna bağlı olarak da karizmatik gücünün artmasına zemin hazırlar. İmamın yaşlı kadını ikna etmek için yaptığı konuşma da Mevlüt Ağanın köy toplumu üzerindeki nüfuzunu sezdirecek şekilde gelişir. Bu durumuyla da o, tematik yapı içerisinde  merkezî karşı güç kimliğine bürünür. Elinde bulundurduğu ekonomik güç ile vak’anın köy cephesinin şekillenmesine zemin hazırlar.

Cinayeti işleyen Mevlüt Ağanın oğlu Savrukların Hüseyin de hikâyenin kurmaca dünyasında geniş yer tutmaz. Bu, bakış açısı ve anlatım tutumuyla ilgilidir. Anlatıcı, cinayeti değil de cesedi merkeze aldığı için onun etrafındaki gelişmeleri dikkatlere sunar. Böylece hikâyenin başlangıcında bir cümlede beliren Savrukların Hüseyin, ceset etrafındaki gelişmelerin uzun süre dışında kalır. Ancak, jandarmaların cesedi mezardan çıkarttırıp yaşlı kadını cesedi kasabaya götürmeye zorlamasıyla yeniden ortaya çıkar. Devletin köydeki uzantısı durumundaki muhtar ve imam ile cinayet zanlısı Savrukların Hüseyin birbirine bağlanmış hâlde jandarmanın önünde kasabaya doğru sürüklenir.

Hikâyenin kurmaca dünyasında dekoratif unsur olmaktan öteye geçemeyen diğer köylüler, kendi kabuklarına çekilmiş, sinmiş, devlet çarkıyla yarı feodal düzenin arasına sıkışmış kimselerdir. Kasabada oturan Garip Mehmet’ten başkasının olay örgüsü üzerinde bir etkisinin olduğu söylenemez.

Savcı, doktor ve jandarmalar da devletin gücünü ve bürokrasiyi temsil eden kişiler olarak fazla öne çıkmazlar. Savcı ve doktor kendi görevlerini jandarmalara yükleyen kimliğe sahip kişilerdir. Jandarmalar ise köylülerin üzerinde devletin sert yüzünü ve gücünü temsil ederler. Baskıya dayanan bir sistemin kolluk gücü durumundadırlar. Üstleri olan savcının ve doktorun kendileri üzerindeki emir ve direktiflerini aynen köylülere yansıtırlar. Jandarmalardan birinin kâğıt kalem çıkarıp kahvede ifade almaya başlamasına karşılık, diğerinin köy meydanında aşağı yukarı yürümesi duruma hâkim olmanın, doğabilecek gelişmeleri kontrol altında tutmak arzusunun yanında köylülerin üzerinde sembolik olarak devlet otoritesinin kurulmak istendiğini gösteren bir değer kazanır.

Sabahattin Ali, hikâyeye adını veren “kağnı”yı âdeta teşhis ederek hikâye kişilerine yakın bir fonksiyon yükler. Kağnı, öncelikle Anadolu insanının hayatında kazandığı yer ile belirir. Onun Anadolu’da sürdürülen hayatı sembolize etme gücü vardır. Bu, Anadolu insanın hayatının vazgeçilmez ulaşım ve yük taşıma aracı Sarı Mehmet’in cesedini kasabaya götürme işinde kullanılmasıyla, gecenin karanlığı içerisinde romantik ve realist görünüşü sağlayışıyla; nihayet hikâyenin sonunu hazırlaması, yetişmek için arkasından koşan yaşlı kadının yere yüz üstü düşerek ölümüne sebep olması, kadının ölümünden sonra da yoluna ağır ağır devam etmesiyle anlam kazanır.

Sabahattin Ali,  d i l  ve  ü s l û p ta oldukça sade ve basit bir söyleyiş yolunu seçmiştir. Zira o, hikâyelerinin “anlatımında, ifadesini süslemeye değil, tabiat ve insanların özelliklerini sade bir dille belirtmeğe önem verir. Kuvvetini kelime oyunlarından değil, gerçeğin ayrıntılarına dikkat etmekten alır. (…) (Üslûbu) gerçeği bir örtü gibi değil, bir ışık veya hava gibi sarar.”[4] Onun külfetsiz üslûbu, hikâyenin daha ilk cümlesinde belirir: “Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşında Sarı Mehmet’i vurdu.” şeklindeki haber cümlesiyle hikâyeye giriş pek alışılmış bir hikâye başlangıcı değildir. Bu, basit bir cümle ile doğrudan doğruya konuya giriş, olayları söz kalabalığından ayıklama onun gerçekliği yansıtma çabasında başvurduğu metotlardan biri durumundadır.

Tasvirler realist bir bakışla yapılmıştır. Ancak kağnının ay ışığının altında gidişi romantik bakışla tasvir edilir. Bu da bir tarafıyla kağnının kendi gerçekliği ile uzaktan bakışta algılanması arasındaki zıtlığını vermeye yarar. Köy hayatı dışardan bakıldığında güzel ve rahat bir hayat gibi görünebilir. Fakat, içine girilince, yakından görülünce, bizzat tecrübe edilince durum değişir. Devlet kademeleri ve aydınlar köyü asıl itibariyle uzaktan görmüşler, onun içine gereği gibi girmemişlerdir. Sosyal gerçekçi sanatkârların yapmak istediği bu köy hayatının içine girerek onu bütün gerçekliği ile gözler önüne sermek, çürüyen, aksayan yanlarını göstermek  arzusundan başka bir şey değildir.

Sabahattin Ali, uzun tasvirler, psikolojik tahliller yerine birkaç fırça darbesiyle bakışını yönelttiği kişinin, eşyanın yahut şeklin genel hatlarıyla belirmesini sağlama yoluna gider. Şüphesiz bunda yazarın hikâyesinde genellemeye yönelme isteği içinde oluşu da rol oynar. Nitekim onun, “Kadın: ‘Yavrumu mezarında bile rahat komadılar!’ diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu.” (s. 13) cümlesinde yer alan “bütün Anadolu kadınları gibi” ibaresi, bu genelleme fikrinin bir ifadesi olarak değerlendirilecek cinstendir. Aslında hikâyenin zayıf taraflarından biri, bu benzetme öğesinde gizlidir. Zira, kendi içinde bir bütün olan hikâye, böyle bir ifadeyle hikâye dünyasının dışına da taşan mesaj değeri yüklenir. Şüphesiz edebî bir metnin mesaj değeri yüklendiği durumlar olabilir. Fakat bu, kendi dünyasıyla sınırlı kalmalı, edebî metnin içerisinden çıkan bir hüküm değerinde olmalıdır. Kanaatimizce yazarı böyle bir mesaja götüren başlıca faktör, bağlı olduğu sosyal gerçekçi anlayıştır.

Anlatıcı, köylülerin konuşmalarını kendi ağız özellikleriyle aktarır. Bu tür ifadelerde köylülerin yalın yaşayış şekli ve hayat anlayışı tabiî bir şekilde yansıtılmaya çalışılır. Yazar, realist bir bakışla gözlemlediği köylülerin davranışlarını, sözlerini değiştirme ve süsleme ihtiyacı duymaz.  Bu anlatış tarzı köylülerin hayat felsefesini ve sürdürdüğü yaşayışı daha iyi göstermeye yarar.

Hikâyenin bazı kısımlarında sanatlı anlatımın yolunun aralanmak istendiği satırlarla karşılaşırız. Anlatıcı, olayların yapısına ve akışına göre bazen dramatize etme, yaşanan hâdisenin psikolojik tarafını daha derinden sezdirme düşüncesiyle üslûp geliştirme yoluna gider. Heyecana, olayların akış hızına yahut vurgulanmak istenen durumun özelliğine göre anlatım temposu yükseltilerek olay örgüsüne yoğunluk kazandırılır ve böylece metin akıcı kılınır. Sabahattin Ali’nin anlatımında tempoyu yükselten başlıca unsur birbiri ardına sıralanan kısa cümleler ile kısa cümleler arasına konan “ve” edatıdır. Heyecana bağlı ifadeler ve hareket bildiren cümleler,  tabiat tasvirlerine, psikolojik çözümlemelere ayrılmış cümlelere göre daha kısa ve akıcıdır. Nitekim, yazar da bu yapıya uygun bir anlatım tarzı geliştirme peşinde olmuştur. “Ve” edatı, heyecana bağlı olarak yapılan hareketin veya  davranışın sürekliliğini ve seri bir şekilde yapıldığını göstermede başvurulan  bir dil öğesidir: 

“Kadın: ‘Yavrumu mezarında bile rahat komadılar!’ diye iki yanını dövüyor ve bütün Anadolu kadınları gibi ses çıkarmadan ve pek az hıçkırarak ve çömelerek ağlıyordu. Mütemadiyen sallanmakta ve çatlak, kuru yumruklarını ağzına ve gözlerine götürmekte idi.” (s.13).

Hareket bildiren kelimelerin ağırlıklı yer tuttuğu bu satırlar, verilen direktifi yerine getirmeye çalışan yaşlı kadının çaresizlik içerisinde çırpınışlarını ifadeye yönelik anlam kazanır.

Metinde “ve” edatı anlatıcının dikkatlere sunduğu kısımlarda ağırlık kazanırken hikâye kişilerinin konuşmalarını gösteren ifadelerde pek yer almaz. Bu kısa hikâyede “ve” edatının otuz defa kullanıldığını yahut tekrarlandığını düşünürsek, bu, hiç de az sayılamayacak bir tekrardır. Yazarın “ve” edatını bir ahenk unsuru olarak kullanmasının yanında romantik atmosfer oluşturmada da bu bağlama edatından faydalandığını görürüz. Heyecanın üst noktalara ulaştığı, aksiyonun yoğunluk kazandığı, gerçeklikle romantik atmosferin paralel bir şekilde yürüdüğü son paragraflarda “ve” edatı daha sık kullanılır. 

Hikâyede zaman ve mekânın kurgulanmasında ortaya çıkan bazı aksamalara ve karışıklıklara daha önce temas ettik. Zaman ve mekânda olduğu gibi hikâyenin kurgusunda başka bazı aksamalarla da karşılaşılır. Bunlardan biri hikâye kişisi yaşlı kadının cinayetle ilgili olarak jandarmalar tarafından sorgulanmasında kendini gösterir. Bu aksama, daha çok dilin yanlış kullanımından doğan bir hata olarak değerlendirilmelidir. Yaşlı kadın, oğlunun öldürülüp öldürülmediği konusundaki sorulara hep “Ben kimseden şikayetçi değilim” (s. 9) diye cevap verir. Önce hâkim anlatıcının, daha sonra yaşlı kadının başvurduğu “Onun için hep inkâr etti” (s. 12) ibaresi metin içi tutarsızlık olarak görünmektedir. Zira, yaşlı kadının sözleri inkârı değil, şikâyetçi olmadığını bildirmek suretiyle cinayetin işlendiğini ifadeye yönelik bir anlam değeri kazanır. İyi bir yazar kelimelerini seçerken ince ayrımlara, anlam farklarına dikkat etmek zorundadır. Sabahattin Ali’nin yer yer bazı unsurları kurgulamada dikkati kaçırdığına şahit oluruz. Bu da sanırım, belirli bir fikir örgüsü doğrultusunda hareket eden sanatkârın hikâye tekniğinden ziyade tematik yapıya ağırlık vermesinden kaynaklanır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Sabahattin Ali, Anadolu realitesine yöneldiği Kağnı‘da  kuvvetli gözleme dayanan gerçekçi bir hikâye vücuda getirmiştir. Bağlı olduğu sosyal gerçekçi anlayış doğrultusunda bir ceset etrafında köy hayatının olumsuz tarafları üzerinde dikkatini yoğunlaştırmış, köylülerin birbirleriyle olan münasebetini ve köylü-devlet ilişkisini eleştirel gerçekçilik anlayışına varan boyutlarda ele almıştır. Hikâye sanatı tarafıyla klâsik yapı özellikleri gösteren Kağnı’nın zaman, mekân ve kurgudaki bazı aksamalara rağmen, anlatılışındaki tabiîlik, samimiyet ve insanı yakalayışta yarattığı gerçeklik duygusu ile belirli bir başarıya ulaştığını ifade etmeliyiz.

 

Ali, Sabahattin, Kağnı-Ses, Cem Yayınevi, İstanbul 1994.

Kaplan,Mehmet, Hikâye Tahlilleri, Dergâh yayınları, İstanbul 1979.

Korkmaz, Ramazan, Sabahattin Ali İnsan ve Eser, YKY, İstanbul 1997.

Moran, Berna, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul 1972.

 

[1] İncelememizde hikâyenin  Kağnı-Ses adıyla Cem Yayınevi tarafından 1994′te yapılan 6. baskısı esas alınmıştır.

[2] Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İstanbul 1972, s. 32-33.

[3] Ramazan Korkmaz, Sabahattin Ali İnsan ve Eser, İstanbul 1997, s. 200.

[4] Mehmet Kaplan,Hikâye Tahlilleri, İstanbul 1979,  s.143.


İlgili Yazılar

Bir Cevap Yazın

Son Yorumlar

    İlkelerimiz

    Sitemiz, zararlı içerikler barındırmamaktadır. Sitemiz, üyelik sistemi içermemektedir. Yapılan yorumlarda sitemizde haber ve yazılarla ilgili yapılan yorumlarda tehdit veya küfür içeren, üçüncü kişiler ile ilgili rahatsız edici din,dil,ırk,cinsiyet ayrımına yönelik ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı ifadeler ve materyaller kullanılamaz.Aksi takdirde sitemiz gerekli yasal işlemleri başlatma hakkını saklı tutar. Doğabilecek yasal sorumluluklardan sitemiz sorumlu tutulamaz. Sitemiz , ”Basın Meslek İlkeleri” ne bağlı kalacağına söz vermiştir.

    Haberdar Olun

    Sitemiz ile alakalı güncel kalmak, sitemize ait tüm bildirilerden haberdar olmak için mail listesine abone olun.

    Üye olun, ve yenilikleri kaçırmayın...